Tom Chi’den Önce Üstad Hazretleri Demir İle İlgili Ne Demişti

⏱ Okuma Süresi 57 dk•Yayınlanma Salı, Ekim 13 2026
Paylaş
X Post
Tom Chi’den Önce Üstad Hazretleri Demir İle İlgili Ne Demişti


Dördüncü Nükte


بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ 1


âyetine dâir gayet ehemmiyet kesb etmiş. Mühim ve mütefennin bir adam bu sual ile bazı hocaları ilzâm ettiği bir suale muhtasar bir cevaptır.

SUAL: Deniliyor ki: “Demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki 2 اَنْزَلْنَا denilsin. Neden 3 اَخْرَجْنَا dememiş; zâhiren muvâfık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?”

ELCEVAP: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, “ihrac” desin. Belki demirdeki nimet-i azîmeyi ve nev-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir.

Sual: Deniliyor ki: “Demir, yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki, ‘İndirdik’ denilsin. Neden ‘Çıkardık’ dememiş; zahiren uygun görülmeyen ‘İndirdik’ demiş.”

Elcevap: Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan “İndirdik” kelimesiyle, demirdeki büyük ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için “İndirdik” demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, “Çıkardık” desin. Belki demirdeki büyük nimeti ve insanların demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki Rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette yüce, yukarı ve mânen yüksek mertebedir. Elbette nimet yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan insanın mertebesi aşağıdadır. Elbette ikram, ihsan, in’âm, ihtiyacın üstündedir. Onun için, nimetin Rahmet hazinesinden insanın ihtiyacına imdad için gelmesinin hak tabiri “indirdik”dir; “Çıkardık” değildir.

Hem yavaş yavaş tedricî çıkarmak insanın eliyle olduğu için “İndirdik” kelimesi, ihsan cihetini gaflet bakışına hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunsa, maddî mekân itibariyle çıkarmadır. Fakat demirin sıfatı ve burada kastedilen mâna olan “nimet” ise manevidir. Bu maddî mâna, mekâna bakmıyor, belki mânevî mertebeye bakar.

Rahman olan Cenab-ı Hakkın hadsiz yüce mertebesinin bir tecellisi olan rahmet hazinesinden gelen nimet, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak tabiri “İndirdik” dir. Bu tabirle insanlığa ihtar eder ki, demir en büyük İlâhî bir nimettir.

Evet, insanlığın bütün sanatlarının madenî ve terakki ve ilerlemenin kaynağının ve kuvvetinin vesilesi demirdir. İşte bu büyük nimeti ihtar için, ihsan, ikram ve nimetleri hatırlatma makamında, tam bir haşmetle “Mâhiyetinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok fayda bulunan demiri indirdik.” (Hadid Sûresi, 57/25) âyeti ferman ediyor.

Nasıl ki, Hz. Davud’a en mühim bir mucize olarak “Demir’i onun için yumuşattık.” (Sebe Sûresi, 34/10) ferman ediyor. Yani, büyük bir peygambere büyük bir mucize ve büyük bir nimet olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.

İkinci olarak: “Yukarı” , “aşağı” nisbîdir. Dünyanın merkezine göre yukarı ve aşağı oluyor. Hatta bize nisbeten aşağı olan bir şey, Amerika kıtasına nazaran yukarı oluyor. Demek, merkezden dünyanın yüzeyi tarafına gelen maddeler, dünyanın üstünde olanlara göre vaziyeti değişir… 

Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan mucizelik diliyle ifade ediyor ki: Demir’in o kadar çok menfaatleri, o kadar geniş faydaları vardır ki, insanın hânesi olan dünyanın mahzeninden çıkarılacak âdi bir madde değildir ve rastgele ihtiyaçlarda kullanılmış fıtrî bir maden değildir. Belki kâinatın Yaradan’ı tarafından rahmet hazinesinde ve KÂİNATIN BÜYÜK TEZGÂHINDAN hazırlanmış bir nimet olarak, “Yerlerin ve Göklerin Rabbi” haşmetli ünvanı ile de dünyada yaşayanların ihtiyaçlarına vesile olmak için demiri indirmiş diye; demirdeki umumî menfaati ifade için, güya demirin gökten gelen rahmet, hararet ve ziya gibi öyle kapsayıcı faydaları var ki, kâinat tezgâhından gönderiliyor, dünyanın dar ambarından değil. Belki kâinat sarayındaki büyük Rahmet hazinesinden hazırlanarak gönderilip, dünyanın ambarında yerleştirilmiş; o ambardan asırların ihtiyacına göre parça parça çıkarılıyor.

Kur’an-ı Azîmüşşan, bu küçük ambardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız “sarf etmek” mânâsını ifade etmek istemiyor. Belki büyük hazineden o büyük nimeti dünya ile beraber indirdiğini ifade etmek için; yani, bu dünya hânesine en lâzım şey demirdir ki, Cenab-ı Hak, güya dünyayı, güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber indirmiş ve insanların, ihtiyaçlarının çoğu, onunla temin edilmiştir. Kur’an-ı Hakim, “Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifade ediniz.” diye, mucizâne ferman ediyor. 

Bu âyette hem düşmanları def etmeye, hem menfaatleri celbetmeye vesile olan iki nimeti beyan ediyor. Kur’an’ın inmesinden önce demirle ehemmiyetli insanlık menfaatleri temin edildiği görülmüştür. Fakat istikbalde demirin gayet hârika ve akılları hayrette bırakacak bir surette, denizde, havada ve karada gezerek dünyayı emir ve idaresi altına alıp, öldürücü bir hârika kuvveti gösterdiğini ifade için, “Demirin mahiyetinde büyük bir kuvvet vardır.” sözüyle, gaybî ihbar nevinden bir mucizelik parıltısını gösteriyor.


** * *


Aslında âyet bütün olarak ele alındığında demirin daha başka önemli yönlerine de aşina olmak mümkün olur: “Şu kesindir ki, Biz Resullerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti (ölçüyü) gerçekleştirmeleri için, resullerle beraber kitap ve adâlet terazisi indirdik. Mâhiyetinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok fayda bulunan DEMİR’i de, kullanmaları ve Allah’ı görmedikleri halde O’nun dinini ve peygamberlerini, kimlerin bu kuvvet ile destekleyeceğini bilip ortaya çıkarmak için, büyük bir nimet olarak indirdik. Muhakkak ki, Allah, kavî (çok kuvvetli) ve azizdir (mutlak galiptir; kimsenin desteğine ihtiyacı yoktur.)” (Hadîd Sûresi, 57/25)

Dikkat edilirse: “Peygamberler, semavî kitaplar ve adalet terazisinin” karşısına “mâhiyetinde büyük bir kuvvet ve insanlara bir çok faydası bulunan demir” konuluyor. Üzerinde iyice düşünülmesi lazım. Çünkü Kur’an ayetlerinin cümleleri ve kelimeleri arasında “mühefhef mantık” yani çok ince mantığı bir bağ vardır. Bunun bulunup çıkarılması gerekiyor.

Bu konuyu bir dost sohbetinde müzâkere ediyorduk. Fizikçi bir arkadaşımızın çok dikkatini çekti. Sonra da bunun üzerine bir yazı yazdı. Onun bu yazısını aynen nakletmek istiyorum.

Kâinatın Büyük Tezgâhından Hazırlanmış Bir Nimet  

Nebi İlker Sevim


Bediüzzaman hazretleri Kur’an-ı Kerim’de demir için kullanılan ENZELNÂ (indirdik) kelimesi ile alakalı yazdığı Yirmi Sekizinci Lem’a’nın bir bölümü için: ‘Kur'ân-ı Hakîmin bir harfi için bir sahife yazılsa, uzun olmuş denilmemeli. Çünkü kelâmullahtır. Onun için ENZELNÂ tâbiri için iki üç sayfa yazılmakla israf edilmiş olmaz. Bazan Kur'ân'ın bir harfi, bir hazine-i mâneviyenin anahtarı olur.’ diyor.

‘İki üç sayfa’ cevap yazmasına sebep olan soru ise Hadid süresinde  ‘Büyük bir kuvvet ve insanlara birçok fayda bulunan demiri de, indirdik.’ buyurulması ile alakalı. Soruyu bize şu şekilde aktarıyor:

‘Büyük bir kuvvet ve insanlara birçok fayda bulunan demiri de, indirdik.’ âyetine dâir gayet ehemmiyet kesb etmiş, mühim ve mütefennin bir adam bu sual ile bazı hocaları ilzâm ettiği bir suale muhtasar bir cevaptır. Deniliyor ki: "Demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki ENZELNÂ denilsin. Neden Ehracnâ dememiş; zâhiren muvâfık görülmeyen ENZELNÂ demiş?"

Verdiği cevapta özetle:

  1. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, ENZELN  kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için  demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, "ihrâc" desin. Belki demirdeki nimet-i azîmeyi ve nev-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette âlî, yukarı ve mânen yüksek mertebededir. Elbette nimet yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır… Rahmân'ın hadsiz mertebe-i ulviyetinin bir tecellîsi olan hazine-i rahmetten gelen nimet, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak tâbiri ENZELN  dır. Bu tâbirle nev-i beşere ihtar eder ki, demir en büyük bir nimet-i İlâhiyedir.

  2. "Yukarı," "aşağı" nisbîdir. Küre-i arzın merkezine göre yukarı ve aşağı oluyor. Hattâ bize nisbeten aşağı olan bir şey, Amerika kıt'asına nazaran yukarı oluyor. Demek, merkezden sath-ı arz tarafına gelen maddeler, sath-ı arzda olanlara göre vaziyeti değişir.

buyurduktan sonra meseleyi şu orijinal ifadelerle bağlıyor:

‘Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân i'câz lisânı ile ifade ediyor ki: Demirin o kadar çok menâfii, o kadar geniş fevâidi vardır ki, insanın hânesi olan küre-i arzın mahzeninden çıkarılacak âdi bir madde değildir. Ve rastgele hâcâtta istimâl edilmiş fıtrî bir mâden değildir. Belki Hâlik-ı Kâinatın tarafından rahmet hazinesinde ve kâinatın büyük tezgâhından ihzâr edilmiş bir nimet olarak, "Rabbü's-Semâvâti ve'l-Arz" ünvân-ı haşmetiyle de küre-i arz sekenesinin hâcâtına medâr olmak için demiri inzâl etmiş, indirmiş diye, demirdeki umûmî menfaati ifade için, güya demirin gökten gelen rahmet, hararet ve ziyâ gibi öyle şümullü faydaları var ki, kâinat tezgâhından gönderiliyor, küre-i arzın dar anbarından değil. Belki kâinat sarayındaki büyük hazine-i rahmetten ihzâr edilerek gönderilip, küre-i arzın anbarında yerleştirilmiş; o anbardan asırların ihtiyâcına nisbeten parça parça ihraç ediliyor…. Belki Hazine-i Kübrâdan o nimet-i azîmeyi küre-i arz ile beraber indirdiğini ifade etmek için; yani, bu küre-i arz hânesine en lâzım şey demirdir ki, Hâlik-ı Zülcelâl, güya küre-i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzâl etmiş ve ekser ihtiyâc-ı beşer onunla temin edilmiştir.’

Yirmisekizinci Lem’a’nın 1935 yılında Eskişehir hapsinde yazıldığını aklımızda tutarak modern bilimin elementlerin yaratılışını anlamaya çalışma serüvenine hep beraber bir göz atalım:

Atomda bulunan üç temel parçacıktan önce elektron 19. yy sonlarında  ardından da proton 20 yy. başlarında keşfedildi. 1932 yılında ise nötron keşfedildi. Bu tarih nükleer fiziğin doğuşu kabul edilir. Fakat bu tarihte bilim dünyasında kimyasal elementlerin nerede ve nasıl yaratıldığı ile alakalı hiç bir bilgi ve çalışma yoktu. Nükleer fiziğin karşılaştığı ilk sorun nasıl olupta atomun çökmediği idi: Çekirdeğin içindeki protonlar artı yüklüdür ve aynı yükler birbirini iter. O zaman onları orada tutan nedir? Araştırmalar neticesinde yeni bir kuvvet çeşidi keşfedilmiş oldu: Güçlü nükleer kuvvet (strong nuclear force). O güne kadar sadece kütle çekim kuvveti (gravity) ve elektromanyetik kuvvet biliniyordu. Her Bir kuvvetin etkili olduğu bir ölçek vardı ve o sınırlar dışında etkisi hissedilmiyor,bu şekilde denge sağlanmış oluyordu. Kütle çekim kuvveti büyük ölçeklerde hissediliyor ama mikro ölçekte etkisini yitiriyordu. Güçlü nükleer kuvvet ise sadece atom çekirdeği içinde etkiliydi. Herşeye bir hadd konulduğu gibi kuvvetlerin de etkilerine bir hadd konulmuştu. Aksi takdirde eğer kütle çekim kuvveti ile değilde güçlü nükleer kuvvetle dünya bizi çekseydi bir insan bütün samanyolu galaksisinden daha ağır olurdu. Güçlü nükleer kuvvet bir mm’nin sadece trilyonda birinden küçük ölçeklerde etkili olur ve atomun tutkalı olarak bilinir. Atom çekirdeğinde iki kuvvet etkilidir. Aynı yüklü protonları iten elektromanyetik kuvvet ve onları bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet.


Atom çekirdeğinde aynı kutupta olan protonlar elektromanyetik kuvvetle (electromagnetic repulsion) ile birbirini iterken, güçlü nükleer kuvvet ( strong residual attraction ) protonları bir arada tutar.


Özetle şunu diyebiliriz. Bütün nükleer hareketler bu iki kuvvetin birbirleri ile mübarezesi ile izah edilebilir. Atom çekirdeği adeta bu iki kuvvetin mübareze meydanıdır. Kanun-u mübareze burada da geçerlidir.

II.Dünya Savaşı için yapılan hararetli çalışmalar neticesinde tabiatta bulunan 92 elementin nükleer stabilitesi tamamen aydınlanmış oldu: Atom çekirdeği içindeki mübarezede eğer elektromanyetik kuvvet galebe çalarsa o atom radyoaktif elementtir (mesela 92 protonlu uranyum ), güçlü nükleer kuvvet galebe çalarsa o atom stabil bir elementtir (sodyum, bakır, gümüş vs. gibi ). Kuvvet dengeleri yönü ile tabiatta bulunan 92 element içinde bir tanesi çok dikkat çekiciydi: DEMİR

Demir atomun çekirdeğinde 26 proton vardır ve bu sayı çekirdekteki iki farklı kuvvetin birbirini tam olarak dengelediği sırlı bir sayıdır. Bu da demiri tabiatta bulunan en stabil element yapar. (fihi be’sün şedid… yani mâhiyetinde büyük bir kuvvet, bir vuruş bulunan demir) Diğer bütün elementler demirin stabilitesini arar. Bediüzzaman’ın ifadeleri ile kainatta her şeyin bir kemala sevkettirilmesine ve her unsur içinde mümtaz bir ferdin seçilmesine esasen DEMİR güzel bir misal olabilir. Bu zerrelerden insanlık âlemine kadar  kâinatta câri külli bir kanundur. Nasıl insanlar içinde peygamberler seçilmişse elementler arasında da demir seçilmiş diyebiliriz.Atom numarası (yani çekirdeğindeki proton sayısı) 26 dan küçük olan elementler birleşerek (füzyon), 26 dan büyük olan elementler parçalanarak (fizyon) demire benzemeye meylettirilir. Belli bir atom numarasından sonrada güçlü nükleer kuvvet artık protonları tutamaz ve bu elementlere radyoaktif elementler denir (mesela 88 protonlu radyum ve 92 protonlu uranyum gibi)

Demirle ilgili en şok edici bilgi ise hiç umulmadık bir yerden, uzaydan geldi:

Nükleer fizikçilerin hazırladığı stabilite grafiğinin tepe noktasında demir vardı. Astronomların yıldızların parlaklıklarına (her bir elementin ayrı bir parlaklığı  vardır) göre hazırladığı elementlerin bulunabilirlik (bolluk) grafiğinin en üst noktasında yine demir bulunuyordu.

Özetle en stabil element olan yani çekirdeğinde iki kuvvetin en iyi dengelendiği demir kainatta en bol bulunan elementlerdendi. Ayrıca bu bütün elementler için geçerliydi; az stabil olan radyum az bulunuyor, izafi olarak ondan daha stabil olan alüminyum daha bol bulunuyordu. Adeta çekirdeğe atılan aynı imza kozmosa da atılmıştı.

Mesnev-i Nuriye’de dendiği gibi : “Sâniin vahdetine en sadık şahitlerden birincisi, cüz'î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi bir şey, ne olursa olsun, zerreden âleme kadar vahdetle muttasıf ve alâkadardır. Öyleyse, Sânide de vahdet var. Öyleyse Sâni Ehaddir.”

Mikro ve makro alemdeki bu vahdet, hem ‘her iki kısmın da bir kalem-i vahidin yazısı olduğunu izhar’ ediyor hem de yeni vahdaniyet delillerinin araştırmalar sonucunda bulunmasınada kapılar aralıyordu ve birçok bilim adamının elementlerin nerede yaratıldığı sorusunu sormasına sebep oldu.

Bunlardan en hırslısı  ise meşhur ateist astronom Fred Hoyle’dı. Fred Hoyle kainatın ezeli olduğuna  inanıyor ve yine 1940’lı yıllarda ortaya atılan  Büyük Patlama ( Big Bang ) i, kainatın bir başlangıcı olduğunu göstermesi ve dolayısı ile bir Yaratıcı’ya işaret etmesinden dolayı şiddetle reddediyordu. Hatta istihza  niyeti ile bu teoriye bir “balon gibi patlayacak” manasında Big Bang ( Büyük patlama ) ismini takan ve BBC’de o yıllarda yayınlanan radyo programlarında alay eden de kendisi idi. Fakat kaderin çok garip bir cilvesi olarak O’nun elementlerin nerede yaratıldığı ile alakalı çalışmaları yıllar sonra  ironik bir şekilde Big Bang’in en büyük kanıtlarından biri olarak kabul edilmeye başlandı.

Hoyle ve arkadaşları elementlerin nerede yaratıldığı sorusuna cevabı ilk olarak güneşte aramaya başladılar. Esasen 1920 yılında Eddington’la gelişmeye başlayan  güneşin ve yıldızların enerjilerinin Hidrojenin Helyuma çevrilmesi ( nükleer füzyon ) sonucunda elde edildiği fikri 1939 yılına kadar devam eden çalışmalarla kesinlik kazansa da elementlerin nerede yaratıldığı ile alakalı ilk çalışma 1946 yılında Hoyle ve arkadaşları tarafından başlatıldı. 1946 yılına kadar bilimadamları elementlerin yerin merkezinde teşekkül ettiğine inanıyorlardı. Bu yıl başlayan araştırmalar uzun sure devam etti. Hoyle ve 3 arkadaşı ( Margaret  ve Geoffrey Burbidge ve William Fowler ) çalışmalarını 1957 yılında yayınladılar. Artık bilim dünyasında ağır elementlerin yıldızlarda yaratıldığı kabul edilmeye başlanmıştı ve yıldızlarda ki bu prosese ‘Stellar nucleosynthesis/Supernova nucleosynthesis’ adı verildi. Bu gruptan Fowler çalışmalarını devam ettirdi ve nucleosynthesis ile alakalı çalışmalarından dolayı 1983 yılında Nobel ödülünü kazandı.

Çalışmalar sırasında, güneşteki sıcaklık ve basıncın ağır elementlerin teşekkül ettirilmesi için yeterli olmadığını buldular. Güneşte bile bu şartlar sağlanmıyorsa elementlerin dünyada teşekkül ettirilmediği anlaşılabilir. Demir gibi stabil elementlerin yaratılması için çok yüksek sıcaklık ve basınç gerekliydi. Araştırmalar neticesinde nikel, demir gibi ağır elementlerin ( oksijenden ağır elementlerin ) güneşten 100lerce kata kadar büyük ve hayatlarının sonuna yaklaşmış büyük yıldızlara verilen ad olan red supergiant (kırmızı süper dev ) yıldızlarında yaratıldıklarını keşfettiler. Bütün yıldızlar hayatlarının sonuna doğru Red Giant safhasına uğrar; küçük yıldızlar (mesela güneşimiz büyüklüğünde olanlar ) bu safhadan sonra patlama safhasına (supernova) geçemez. Büyük yıldızlar ise bu safhada red supergiant adlandırılır. işte demire kadar olan ağır elementler yıldızların bu safhasında yaratılır. 


Güneş-ömrü yerese- Red giant safhasına geldiğinde, halihazırdaki boyutu ve diğer gezegenlerle mukayesesi. Şekilde de görüldüğü gibi güneş ve dünyamız bir red giant yıldızına göre çok küçük kalmaktadır. Kaldı ki güneş dünyadan bir milyon kat daha büyüktür.


Elementlerin yaratıldığı, hayatlarının sonuna gelmiş ihtiyar yıldızlardan olan Red giant yıldızının bir başka mukayesesi. Red giant yıldızının merkezine güneş yerleştirildiğinde dünyanın güneş etrafındaki yörüngesi yıldızın yarıçapına denk geliyor. Demir gibi ağır elementlerin yaratıldığı ihtiyar yıldızlar (red supergiant) ise bundan çok daha büyüktür.


Oksijenden ağır elementlerden periyodik tablodaki demire kadar olanları hidrojen ve helyumdan, güneşimizden çok büyük olan  red supergiant adı verilen devasa yıldızlarda yaratılıyordu.

 

red supergiant yıldızının merkezine doğru elementler yaratılır. En merkezde demir elementi (Fe), Nikelin füzyon yolu ile demire dönüşmesi ile yaratılmış olur.

İzafi olarak küçük yıldızlar ( güneşten 8-10 kat ağır olanlar ) red giant safhasından sonra -ki bu safha bir yıldızın ölümünden önceki son safhadır- dış çeperini etrafına fırlatarak bir toz bulutu olarak dağıtır. Bu devasa toz bulutlarına NEBULA (planetary nebula)adı verilir. Nebulalar aynı zamanda büyük yıldızların red supergiant safhasından sonra patlaması neticesinde de oluşur (supernova remnant).


Helix Nebulası. Bu nebula supernova olarak patlayacak kadar büyük olmayan bir red giant yıldızının kalıntıları (planetary nebula). Göze benzediği için batılılar tarafından yanlış bir tabirle ‘tanrının gözetleyen gözü’ olarak adlandırılır. Yıldızlar öldükten sonra oluşan devasa bulutlar olan nebulalar yeni doğan yıldızların da yaratıldığı yerlerdir. Yani adeta ‘ ölüden diri çıkarılır’. ‘Bazan da cemal, celâlden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemal o kadar celîldir.’ şeklindeki Üstad Hazretlerinin harika tesbit ve veciz ifadesini tasdik eder. 


En stabil ve atomaltı parçacıkları en yüksek bağlanma enerjisine sahip element olan demir ( be’sün şedid ) , red supergiant adı verilen yıldızlarda ekzotermik olarak nükleer reaksiyonlarda yaratılan en ağır elementtir. Yani demir elementinin yaratılmasına kadar olan nükleer reaksiyonlarda çevreye ısı yayılır. Demirin teşekkül ettirilmesi bir sınırdır. Nasıl atomun içinde partikülleri bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet ve iten elektromanyetik kuvvet dengelenirse, red supergiant yıldızlarında da merkeze doğru çeken çekim kuvveti (gravity) ve bu ekzotermik nükleer reaksiyonlar sonucunda meydana çıkan ısı (yaklaşık iki buçuk milyar derece) neticesinde oluşan dışa doğru  basınç birbirlerini dengeler. (İşte bir vahdaniyet delili daha; nasıl mikro alemde atom çekirdeğinde zıt kuvvetler birbirini dengeliyorsa, makro alemde de yıldızlarda zıt kuvvetler birbirini dengeler). Demirin yaratılmasından sonraki bütün nükleer reaksiyonlar endotermiktir, yani red supergiant yıldız ısı kaybetmeye başlar ve çekim kuvveti (gravity) galip gelerek yıldız merkeze doğru büzülmeye başlar; kısa bir sure içerisinde de müthiş bir enerji yayarak patlar.


Bir red supergiant yıldızının yeterli miktarda demir elementinin teşekkülünden sonra merkeze doğru büzülüp sonra süpernova olarak patlamasını gösteren merhaleler. Bir super red giant yıldızının yarıçapı nükleer reaksiyonlar sonucunda güneşin yarıçapının 1000 katına kadar büyüyebilir.

İşte red supergiant yıldızlarının bu patlamasına Supernova adı verilir.Bu patlama o kadar şiddetlidir ki çok kısa sürede güneşin milyarlarca yıl boyunca ürettiği enerji açığa çıkar ve demirden daha ağır elementler de ( altın, uranium gibi) yaratılmış olur. Bir süpernovada açığa çıkan enerji ‘trilyon kere trilyon kere trilyon’ atom bombasından daha dehşetlidir; ortaya çıkan ışık bütün bir galaksiyi aydınlatacak kadar güçlüdür. Bu patlama ile red supergiant yıldızında yaratılan demir, kalsiyum, altın, demir vs. gibi bütün elementler 30.000 km/sn e varan bir hızla (saniyede 30 bin km ki bu ışık hızının yüzde 10’u kadar hızlıdır) kainatın her tarafına dağıtılır.


SN 1604 supernovasının değişik dalga boylarında çekilip uyarlanmış fotoğrafı. Bir süpernova 10 saniyede güneşin bütün ömrü boyunca yayabileceği enerjinin 100 katını etrafına yayabilir. Bazı süpernovalar patlarken içinde bulunduğu galaksideki bütün yıldızların yaydığı enerjiden daha fazla enerji yayar ve içinde bulunduğu galaksiyi haftalarca bir kandil gibi aydınlatabilir. (Mukayese için: kainattaki milyarca galaksiden, içinde bulunduğumuz samanyolu galaksisinde 100 milyardan fazla yıldız vardır ve her bir yıldız dünyamızdan milyonlarca kat büyüktür).


Şimdi Bediüzzaman Hazretlerinin 1935 yılında (ki o yıllarda bilim dünyasında elementlerin yerin merkezinde teşekkül ettiği zannediliyordu) yazdığı: “Belki Hâlik-ı Kâinatın tarafından rahmet hazinesinde ve kâinatın büyük tezgâhından ihzâr edilmiş bir nimet olarak, ‘Rabbü's-Semâvâti ve'l-Arz’ ünvân-ı haşmetiyle de küre-i arz sekenesinin hâcâtına medâr olmak için demiri inzâl etmiş, indirmiş….., kâinat tezgâhından gönderiliyor, küre-i arzın dar anbarından değil…. Hâlik-ı Zülcelâl, güya küre-i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzâl etmiş…” ifadelerini tekrar hatırlayalım.İşte demir gibi insan için çok önemli bir nimet inzal edilmiş, indirilmiş ve Kur’an-ı Mu’ciz-il Beyan demirin nimet olma yönünü de nazara veriyor.

Şimdi bir de demirin bu nimet olma yönüne bakalım:

Âyette ( ve menâfiu linnâs) ‘insanlara birçok fayda bulunan’ ifadesi ile anlatılan demir  gezegenimiz dünyada en bol bulunan element olduğu gibi bütün kainatta en çok bulunan 6. elementtir. Yine Seb’e suresinde Hz. Davud (a.s) ‘ın bir mucizesi olarak "Demiri de onun için yumuşattık." buyurluyor. Bediüzzaman ‘yaş ve kuru her şey içinde bulunan’ Kur'ân-ı Hakîm’in, beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyatlarının neticesi olan sanat ve fen harikakalarına ‘mucizât-ı enbiya (peygamberlerin mu’cizeleri) suretiyle’ işaret ettiğini belirttiği 20. Sözde “Telyîn-i hadid (demirin yumuşatılması) en büyük bir nimet-i İlâhiyedir ki, büyük bir peygamberinin fazlını onunla gösteriyor” diyor. Sünuhat adlı eserinde de Avrupa’ın İslam alemine geçtiğimiz asırda galebe çalmasının sebeplerini anlattığı yerde ise “Bütün sanayiinin mâderi (anası) olan demir madeni, kesretle içinde bulunduğundan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silâh-ı kuvvet vermiştir ki, dünyanın bütün enkaz-ı medeniyetlerini gasp ve gârat edip gayet ağır bastı, mizan-ı zeminin muvazenetini bozdu.” diyor. Yani tarih boyunca demire sahip olanlar büyük bir maddi güç elde etmişler. ‘Büyük bir kuvvet ve insanlara birçok fayda bulunan demir’ gezegenimizde en bol bulunan elementtir ve bugün bile bütün metaller arasında en çok kullanılan metal olup dünya çapında sanayide üretilen metallerin 95% ini teşkil eder. Makine, otomotiv, gemi ve uçak yapımında kullanılan demir ayrıca inşaat sektörünün en temel yapı malzemelerindendir. Demirin genleşme katsayısının betona eşit olacak kadar yakın olması başlı başına bir harikadır ki eğer genleşme katsayıları çok farklı olsaydı beşer betonarme binalar yapamayacaktı.

Demir aynı zamanda bakterilerden bitkilere, hayvanlardan insana kadar  biyolojik hayat için vazgeçilmez bir elementtir. Potansiyel olarak toksik-zehirli olabilen bu element insan vücudunda  son derece hassas dengelerle kullanılır. Vücudda en çok kandaki alyuvarlarda bulunan hemoglobin proteinlerinde demir vardır. Öyle ki insan vücudunda hergün 20 mg demir yeni alyuvarların yaratılmasında kullanılır. Demir hem elektron alabilme hem de verebilmedeki sıradışı esnekliğinden dolayı biyolojik  hayat için vazgeçilmezdir. Bu özellik vücudumuzdaki hücrelerin enerji üretmesinde temel teşkil eder. Demir ayrıca kandaki hemoglobinde, solunumda oksijenin ciğerlerden dokulara taşınmasında ve dokularda artık olan karbondioksitin tekrar ciğerlere geri taşınmasında kullanılır. Son derece stabil -Kur’an tabiri ile ‘şedid’ – olan, devasa yıldızların en merkezinde yaklaşık iki buçuk milyar derece sıcaklıkta yaratılıp fezaya süpernova patlaması ile saniyede 30 bin km’lik bir hızla dağıtılan demirin hem elektron alabilme hem de verebilmede sıradışı bir esnekliğe sahip olması aldığımız her nefeste bu kadar önemlidir. Bu kadar şedid bir element adeta yaşam için yumuşatılmıştır. Belki de ayette geçen ‘telyîn-i hadid’i bu şekilde de anlayabiliriz.

Astronom Dr. Phil Plait’in dediği gibi kanımızdaki hemoglobindeki demir, kemiklerimizdeki kalsiyum… yıldızlarda yaratıldı. Bu noktaya parmak basan Nobel ödüllü meşhur fizikçi Richard Feynman “Her ne kadar biz kainatın içinde bulunsak da bir yönüyle kainatta bizim içimizdedir zira vücudumuzu teşkil eden elementler yıldızlarda yaratıldı” diyor. Manevi olarak kainat ‘insan-ı ekber’, insan da ‘alem-i asgar’ olduğu gibi esasen maddi olarak da bu böyle. Yine Kur’an-ı Kerim  “Hem  geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay’ı sizin hizmetinize verdi. Diğer yıldızlar da O’nun emri ile size raam edilmiştir. Elbette aklını çalıştıran kimseler için bunda alınacak nice dersler vardır.” (Nahl, 12) buyurarak Bediüzzaman’ın ifadeleri ile beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, sema dahi onun istifadesine teshir edildiğine işaret ediyor. (i.i’caz)

Bu noktada yine Bediüzzamanın enfes tesbitine kulak verelim : “Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dâvâ-yı halk ve iddiayı icad edemez. Zira her şey her şeyle bağlıdır… Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenâhi lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın herbir harfinin, bâhusus zîhayat her bir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.” Yalnızca insanın kanında ki demir değil o kanla beslenen bir pirenin rızkı bile bu yönüyle yıldızlarda yaratılıyor. Mektubatta geçen bu ifadelerde yine Bediüzzaman’a ait: “Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi (güneş sistemini) de o tanzim etmiştir.”

Risalelerden öğrendiğimiz gibi Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin hem Celâlî hem de Cemâlî tecellileri vardır. Demirin ve diğer elementlerin yıldızlarda yaratılması celalî bir tecellî olduğu gibi onun insanlara ve diğer canlılara rızık olarak indirilmesi de cemali bir tecellidir. Yine Bediüzzaman kainata bakış açısı verirken şöyle diyor : “Hâlıkın âsârından cemâdata (mesela demirin yıldızlarda yaratılmasına) baktığın zaman azamet ve kudreti kastına hedef yap, başka isimlerin tecelliyatını teb'an düşün. Hayvanata bakarken (mesela demirin rızık olarak indirilmesi) merhamet kasdıyla bak, sair tecelliyata tebeî bir nazarla bak.” Yine bu mesele ile alâkalı olarak ‘İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemal ise, mevcudatın cüz'iyatına tecellî eder. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemal dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemal, celâlden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemal o kadar celîldir.’ diyor. Bir yıldızın supernova olarak patlaması kainattaki en müthiş celali tecellilerinden biridir ve o celalden cemal tecelli eder. Astronomlar bir yıldızın supernova olarak patlamasını o yıldızın ‘ölmesi’ tabir ederler.İşte celali tecelli olan o ölümden cemali bir tecelli olan rızık indirilmiştir. “Ölüden diriyi,diriden ölüyü çıkaran” ( Al-i imran, 27) her şeyin Yüce Yaratıcısı rahmet hazinesinde ve kâinatın büyük tezgâhından ihzâr edilmiş bir nimet olarak, "Rabbü's-Semâvâti ve'l-Arz-Göklerin ve yerin Rabbi" ünvân-ı haşmetiyle demiri inzal buyuruyor ve o demirle yeryüzündeki bütün canlılara hayat bahşediyor. Burada Mesnevi-i Nuriye’de geçen şu ikaza da kulak vermemiz gerekir : “Bazı insanlar şahıslarına âit hususî nimetlere karşı Allah'a şükrederlerse de, şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi, fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki, en büyük nimet, âmm (umûmî) ve dâimî olan nimetlerdir. Umumiyet kemal-i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.”

Umumi bir nimet olan demir aynı zamanda belirli dönemlerde yağan yağmurlarla (ülkemiz için bahar yağmurları ile) yeryüzüne inzâl edilir, indirilir. Demir tabiatta daha çok Fe+3 (ferric ) iyonu şeklinde bulunur fakat bu hali ile canlı organizmalarda kullanılabilmesi için Fe+2 (ferrous)  indirgenmesi gerekir. Bu ise canlı vücudunda çok ciddi enerji gerektiren reaksiyonlarla olur. Fakat belli yağmurlarda Fe+2 iyonu hazır olarak indirilir. Çöllerden kalkan kum bulutlarındaki Fe+3 iyonları atmosferde Fe+2 iyonlarına indirgenir ve bu yağmurlarla yeryüzüne indirilir. Bu dönemlerdeki yağmurlarda bitkilerin daha gür çıktığı gözlemlenebilir. Ayrıca besin zincirinde çok önemli bir yeri olan okyanuslardaki basit canlılar olan planktonlar da hatta balıklarda bu indirilen demir iyonları ile beslenmektedir. Hasılı yine demir inzâl edilmiş, indirilmiş olur ve Kur’an’da ENZELNA tabiri çok yerindedir.

Daha birçok harika yönü olan demir ve diğer elementlerin yaratılışını  rastlantılara, tesadüflere vermek ise başlı başına bir cehalettir. Evvala bilim adamlarının mikro alemdeki atomda aradıkları soruların cevaplarını uzun araştırmalardan sonra makro alemdeki süpernovalarda bulmaları, oradan da maddenin ezeli olmadığı ve kainatının yaratıldığı gerçeğine ulaşmaları apaçık bir vahdaniyete işaret eder. Hem makro hem mikro alemde aynı kanunların cari olması ve birbirlerini tefsir etmeleri Sâniilerinin de Vahid olduğununu isbat eder. “Evet, nasıl ki Kur'ân-ı Hakîmin sûrelerinde, âyetler birbirine bakar, işaret ederler. Öyle de, Cenab-ı Hakkın bir Kur'ân-ı Kebîri olan şu kâinatın ulvî, süflî sûreleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini izhar eder.” (Barla Lâhikası). Kainatın bir Vahid-i Ehad tarafından yaratıldığı hakikatini kabul etmeyen ve her şeyi tesadüflere havale edenler bu muhteşem birlik delillerini acaba ne ile izah edecekler? Ayrıca bu araştırmaları yapan bilim adamları belli ilmi prensiplere dayanarak ve değişik bilim dallarından faydalanarak bu neticelere vardılar. Hoyle ve Fowler elementlerin yıldızlarda yaratıldığını izah eden nucleosynthesis’i bulmak için o güne kadar tespit edilen fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik vs. prensiplerinden ve yüzlerce bilim adamının çalışmalarından yaralandılar. İnanmayanların iddia ettiği gibi eğer her şey bir tesadüften ibaret olsaydı, kainatta herhangi bir şeyi anlayabilmemiz mümkün olabilir miydi? Bu noktaya dikkatleri çeken Einstein “The most incomprehensible part of the universe is that it is comprehensible - kainatın en anlaşılmaz tarafı, anlaşılabilir olmasıdır” diyerek esasen her şeyi hikmetle yapan bir Sânii-i Hakim’in varlığını kabul etmeyenlerin ne derece kendileri ile ‘çeliştiğini’ ifade ediyordu. Her şey bir tesadüf, her şey kendi nefsine malik, her şey kendi kendine oluyorsa, o zaman biz kainatı nasıl anlayabiliyoruz?

Elementlerin nerede ve nasıl yaratıldığı sorusuna cevap arayan Fred Hoyle 1946 yılında nucleosynthesis’i araştırmaya başladığında iflah olmaz bir ateistti. Yıldızlardaki reaksiyonları anlamaya çalışırken, karbon (C) elementinin yaratılmasında,  triple-alpha process adı verilen  bir nükleer reaksiyonun meydana gelebilmesi için, karbon atomunun çekirdeğinin son derece hassas ve özel bir enerjiye sahip olması gerektiğini tesbit etti. Kainatta en bol bulunan elementlerden olan  ve hayatın en temel elementlerınden olan karbonun yaratılması için sadece bu enerji seviyesi sağlanmalı idi. Sayısız enerji ihtimalleri içinden bu özel enerjinin sağlanması, hem de reaksiyona giren diğer elementlerin enerjilerinin de, karbonun bu enerjisi ile rezonansı, tam olarak denk gelmesi, Hoyle’ı kendi tabiri ile şok etti (“greatly shaken”). Kaldı ki bu reaksiyon bir defa tesadüfen olup kaybolmuyor, kainatın yaratılışından beri aynı hassas düzeyde hem de yıldızların bağrında, müthiş sıcaklık ve basınç altında, devamlı tekrarlanıyordu. O güne kadar çok meşhur bir ateist olan Fred Hoyle “Araştırmalarım neticesinde ortaya çıkan gerçekleri salim bir akılla izah edecek olursak, her şeyi en hassas noktasına kadar hesaplayan muhteşem bir güç, karbon atomun özelliklerini bu reaksiyonun olması için dizayn ettikten sonra fizik, kimya ve biyolojinin kanunlarında yeryüzünde karbon bazlı bir yaşam için ayarlamıştır ve kainatta kör tesadüfe yer yoktur”  itirafında bulunmak zorunda kalmıştır. Artık Fred Hoyle bir ateist değil, intelligent design –akıllı tasarım savunucusudur. Aynı zamanda iyi bir matematikçi olan, Hoyle çalışmalarını bu yönde sürdürür ve  en basit bir hücre için gerekli enzimlerin tesadüfen meydana gelme olasılığının 1040.000 de 1 ihtimal ( 10 üzeri 40 binde bir ihtimal ) olduğunu bulur. Bunu şu şekilde izah eder: “Değil dünya, bütün kainat, enzimleri meydana getiren maddelerin karışımı bir çorba ile dolu olsa bile o çorbadan en basit bir hücreye gerekli enzimlerin tesadüfen  meydana gelmesi mümkün değildir.” Hayatın bir tesadüf eseri olduğunu reddeden şu misallerde Fred Hoyle’e ait : “Bir hurdacı yığınını süpüren bir fırtınanın tesadüfen bir Boing 747 meydana getirmesi bile sadece bir tane, en basit hücrenin tesadüfen meydana gelmesinden daha muhtemeldir… Sadece bir tane çalışan proteinin, amino asitlerden tesadüfen meydana gelmesi, bütün güneş sistemini dolduracak kadar sayıdaki kör insanların ellerine verilen zeka küplerini aynı anda çözmelerine benzer’’

Evet “Cenab-ı Hakkın bir Kur'ân-ı Kebîri olan şu kâinat” ta da aynen Kur’an-ı Hakim’de olduğu gibi bir i’caz (mucizelik) vardır ve en muannid inkarcılar bile önyargısız kainatı mütâlaa ettiklerinde “Kâinatta tesadüfe tesadüf edilemeyeceğini” göreceklerdir. Gelişen ilmi çalışmalar belki de ENZELNÂ tabirinde olduğu gibi daha nice Kur’an hakikatlerini anlamamıza yardımcı olacak : "Onlara, gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi (delillerimizi) göstereceğiz-tâ ki Kur'ân'ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" (Fussilet, 53)

İşte Risale-i Nur, inkarcıların talihsizce ‘Kur’an’da demir çelişkisi’ diyerek boğulduğu noktada, ENZELNA kelimesindeki i’cazı (mucizeliği) böyle gösteriyor; “Tefekkür-ü imanî dersiyle, tabiiyyun ve maddiyyunun boğulduğu aynı meselelerde tevhid nurunu gösteriyor, iman hakikatlerini madde âleminden temsiller ve deliller göstererek izah ediyor. Liselerde, üniversitelerde okutulan ilim ve fenlerin aynı meselelerinde iman hakikatlerinin ispatını güneş zuhurunda gösteriyor.” (Barla lahikası)

Elbette araştırmaları neticesinde Fred Hoyle gibi mutlak inkardan vazgeçen hatta bazıları itibari ile iman eden birçok bilim adamı olduğu gibi, dünya bir imtihan meydanı olduğu için, sathi nazarla baktıklarından, önyargılardan, kibirden sıyrılamadıklarından, hiçbir şey anlamayanlar da olacaktır. Bu akılları gözlerine inmişlerden bir tanesi olan Sovyet kozmonot Gagarin’in,  ilk defa uzaya gidip döndükten sonra “Uzayda Tanrı diye bir şeye rastlamadım” dediğini duyan Necip Fazıl’ın O’na cevaben yazdığı şiirle bitirelim:


Yirminci Asrın ablak yüzlü  feza pilotu!

Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu? 

Bir odun parçasına at diye binen çocuk!

Başında çelik külah, sırtında plâstik gocuk. 

Uzaklıkları  yenmiş fâtih edasındasın!

Dipsizliğin dibini bulmak sevdasındasın!.. 

Allah’a dil çıkarır gibi küstah bir yarış…

Farkında değilsin ki, Ay dünyaya bir karış 

Fezada milyarlarca ışık, yol, mesafe;

Seninki, saniyelik zafer, ilmî  hurafe! 

Kavanozda, kendini deryada sanan balık;

Ne acı  vahşet, mağrur ilimdeki kabalık; 

Fezada “Allah diye bir şey yok”  iddiası!!!

Gel gör, kaç  füzeye denk, bir müminin duası; 

Rafa kaldırmak için ruhlarını  dürdüler;

Güneş  diye kalbteki güneşi söndürdüler. 

Bilmediler; kalbtedir, kalbtedir asıl feza;

Kalptedir, ölümsüzlük kefili kutsî imza. 

Sayıdan sonsuzluğa sınıf geçirtecek not;

Bizdedir, ve bizdedir Arş’a giden astronot, 

Ve mekândan arınmış ve zamandan ilerde,

Fezayı  teslim alma sırrı bizimkilerde. 

Bizimkiler ışığa gem vurur da binerler;

Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler… 

                                                         Necip Fazıl





KAYNAKLAR



-Schawinski, K.; et al. (2008). "Supernova Shock Breakout from a Red Supergiant". Science


-P. A. Seeger, W.A. Fowler, D. D. Clayton (1965). "Nucleosynthesis of heavy elements by neutron capture". The Astrophysical Journal Supplement


-E. M. Burbidge, G. R. Burbidge, W. A. Fowler, F. Hoyle, Synthesis of the Elements in Stars, Rev. Mod. Phys. 29 (1957)


-Atom, BBC Four documentary series,2007


-Hoyle,Fred, A Theory of Cosmic Creationism (1984)