'YA MAHŞER!' DEYİP YATARCASINA

İzmir İmam-Hatip’te, Kur’an dersine giren Hocamız Refik Atlı, sınıfta herkesin bir Kur’an-ı Kerim okumasını mecbur eder ve hepsinin üzerine teker teker isimlerimizi yazardı. “Benim ismim Abdullah Aymaz” deyince, ismimi sonra soyadımı yazdı ve bana “Evladım, Aymaz, gâfil demek, sen pek gâfile benzemiyorsun ama bu soyadı nereden gelmiş?” dedi. Gerçekten ben Aymaz’ın ne mânaya geldiğini bilmiyordum. Sonradan öğrendim ki, zaten dedem Abdullah Çavuş, soyadı olarak AY ismini istemiş ama devletin bu iş için görevlendirdiği cabbar memur, zorla AY’ı Aymaz yapıp öyle yazdırmış. O zamandan beri zalim memurlar, istekleri dışında insanların isteklerine rağmen tam aksine çakal, sansar gibi soyadları vermişlerdir.
Mehmet Akif bile, İslam dünyasının gafletinden üzülürdü. Asya ve İslam dünyasının derin gafletine karşı, içten içe isyan etmiş “Ey ebedî meskenet…” “…leş mi kesildin!..” gibi ifadeler kullanmıştı.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi de İslâm Âleminin bu gafletinden son derece rahatsızdı. Bir uyûn-u sâhire sahibi olarak nasıl bu gafletten ayıltabiliriz diye çareler düşünüp duruyordu. Hocaefendi bazen lâtifeler de yapardı. Bir gün insanımızın bu gafletini tebessümle şöyle dile getirdi: “Bir zaman, dünya çapında en çok uyuyan insanı tespit etmek için bir yarışma yapılmıştı. Önce Fransız uykucu, ‘Bir sene!’ deyip uykuya yattı… Sonra Alman yarışmacı, ‘Beş sene!’ diyerek, uyku için uzandı. Üçüncüsü bir İngiliz idi. O da ‘On sene’ der demez kendisini yatağa attı. En sonunda Türkleri temsilen İncili Çavuş gelip ‘Yâ Mahşer!’ diyerek kendisini yatağa atmıştı. Jüri, daha fazla beklemeden hemen kararını vermişti. ‘Biz beş sene, on sene bekleyebiliriz ama mahşere kadar bekleyemeyiz. Onun için hiç beklemeden Türk’ü en birinci uykucu olarak seçiyoruz.’ demişler. İşte bu yüzden bizimkiler böyle derin bir gaflete düşmüşler ama imkânsız diye bu işi bırakamayız. Allah’ın izniyle eğitimle, çalışma ve gayretle bu durumdan kurtulmaya çalışacağız!”
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu tespitinden hareketle biz de şöyle düşünmeliyiz.
Bu dünya imkânları içinde bazı şeyler bize gücümüzün üstünde görünebilir ve biz artık bu İMKÂNSIZ diyebiliriz. Ama aslında imkânsızlık meselesi aynı zamanda henüz gerçekleştirilmemiş bir imkân demektir. Allah’ın izniyle her şeyin üstesinden gelinebilir. Bu açıdan, imkânsız diye bir şey yoktur diyebiliriz. Sadece zor şeyler olabilir. Ama büyük zorluklar tek hedef olursa, gözümüzde büyütebiliriz. O takdirde gerçekleştirilemez diye içinizde değişmez bir takıntı kalıcı olabilir. Onun için o büyük hedefi, gerçekleştirilmesi kolay olan küçük küçük hedeflere bölünebilir. Allah’ın koyduğu tedricilik kanunu, fıtratta, tabiatta en geçerli ilahî bir prensiptir. İşte hikmet-i İlahî’nin, sebepler altında gerçekleşecek prensiplerine uyarak insanlar bilhassa Müslümanlar Allah’ın izniyle kemâl noktaya ulaşabilirler…
Bu hususta başta Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ve M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ortaya koydukları hakikatlere, nurlu prensiplere dayanarak bütün insanlara faydalı ve yardımcı olabiliriz. Üstad’ın Kastamonu Lâhikasında beyan ettiği gibi biz sulh-u umuminin temsilcisi ve İNSANLIK KALESİNİN tamircileriyiz.
Bu hususta Mehmet Ali Şengül Hocamızın Hatıralarında güzel bir örnek var; arz etmek istiyorum:
Çardak Kur’an Kursu gayr-ı resmi olduğundan Kur’an öğrendikten sonra, köyde cenaze yıkayacak kimse kalmadığı için beni köye imam yapmak istediler. Peder büyüklerini kıramadığı için sıcak bakmıştı. Annem ise; “Oğlum cahillik çok kötü, kalma bu köyde git, oku” diye ısrar edip; bir saman veya koyun kamyonuna beni bindirip Denizli’ye gönderdi.
Kamyoncu beni Denizli’ye indirip, “Hadi işin rastgelsin evladım” deyip bıraktı. Hiçbir adresim yoktu. İlk defa büyük bir şehre geliyordum. Caddedeyken sakallı bir ihtiyar amcaya yaklaştım ve selam verdim.
“Amca ben okumaya geldim. Kur’an Kursu nerede, bana tarif eder misiniz?” dedim. İhtiyar heyecanla elimden tuttu:
“Gel evladım” dedi. Beni bir esnafa götürüp bu çocuk okumak istiyormuş, deyip teslim etti… O ihtiyarın beni teslim ettiği zat Kur’an Kursu dernek başkanı şekerci Mustafa amcaymış. Bana bir pusula yazarak, Denizli Merkez Kur’an Kursu Hocası Mehmet Aydınoğlu’na gönderdi. Aydınoğlu hocam İstanbul’da meşhur Hasan Akkuş Hocaefendi’nin talebesiymiş. Kendisine pusulayı verdim, okuduktan sonra benim Kur’an okuyuşumu kontrol etti ve bana hafızlığa başlayabilirsin dedi. Fakat Kur’an gözümde büyüdü, “Bu koca kitap kafama nasıl girecek?” diye üzüldüğümü arkadaşlarım hocama haber vermişler. Aydınoğlu hocam beni çağırdı, birinci cüzün birinci sayfasını göstererek, git bu sayfayı ezberle dedi. Bende bir kenara çekilip yarım saatte ezberledim. Beni çağırıp dinledi. “Şimdi daha yirmi üç buçuk saat var, sen yarım saatte ezberledin. Senin vazifen her gün bir sayfayı ezberlemektir” dedi ve Allah’ın izniyle bir buçuk yılda hafızlığı bitirip hocama yardımcı hoca olarak bir müddet devam ettim. Aynı zamanda İzmir Kestanepazarı’na gidene kadar Denizli Çarşı Camii’nde de altı ay kadar vekaleten imamlık yaptım. Tam o tarihlerde 1960 İhtilali oldu. Çarşı camiinde vazife yaptığım günlerde ailem köyden Denizli’ye göç ettiler.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ABDULLAH AYMAZ

ŞERİF ALİ TEKALAN

ARİF ASALIOĞLU

KADİR GÜRCAN













