Yükselen Faşizm ve Tehditkâr Milliyetçilik

2026 FIFA Dünya Kupası'nda Norveçli taraftarlar stadyumları "Ru!" (Çek!) haykırışlarıyla inletirken, senkronize kürek çekme hareketleri yaptılar. Basit bir tezahürat gibi görünen bu sahne, Norveç solu tarafından eleştirildi. Nazizmin, faşizmin, menfi milliyetçiliğin ürkütücü bir yansıması olarak okunabilir.
Belki çoğumuz için abartılı bir tepki gibi görünebilir bu. Faşizm gibi özgürlükleri yok eden, farklılıklara savaş açan oluşumlar insanların çaresiz kaldığı, zulüm altında arayışlar içinde olduğu 'masum' anlarda sinsice süzülürler ve bir kurtarıcı gibi ortaya çıkarlar.
Aşırı sağ – ister "radikal sağ" deyin, ister "popülist sağ" – kendini hep aynı iddiayla sunar: bir ulusun, bir ırkın ya da bir dinin diğerlerinden ontolojik olarak üstün olduğu iddiasıyla ortaya çıkar. Göçmene karşı çıkar, kültürel çeşitliliği bir tehdit olarak görür, tek tip bir ulus-devlet hayali kurar. Ve bunu yaparken demokrasiyi, hukuku, eşitliği yavaş yavaş aşındırır. Bu söylemin en can alıcı tarafı da popülizmdir: "Ben halkın gerçek sesiyim, diğerleri sahte" iddiasıyla her geçen gün yükselen popülizme acı acı tanıklık ediyoruz. Avrupa'nın kurucu değerlerini de bu tür oluşumlar ve liderler tehdit ediyor.
Princeton'dan siyaset bilimci Jan-Werner Müller bunu çok net anlatıyor: popülist liderler kendilerini "gerçek halkın" tek temsilcisi ilan ediyor, kendileri dışındaki her iktidar talibini gayrimeşru sayıyorlar. Diğerleri hep "yozlaşmış", hep "çarpık". Bu bakış açısıyla bakınca Trump'tan Orbán'a, Putin'den Erdoğan'a, Wilders'tan Le Pen'e kadar birçok isim aynı kalıba oturuyor: kendini kurtarıcı, düşmanı ise her zaman hazır bir "öteki" olarak sunan bir siyaset tarzıyla zehirli bir dil kullanıyorlar.
Tarihçi Ruth Ben-Ghiat de benzer bir tespit yapıyor: Mussolini'den bugüne otoriter yönetimleri üç döneme ayırıyor – klasik faşizm dönemi, askeri darbeler çağı ve 1990'lardan bu yana süren "yeni otoriterlik" çağı. Bu son dönemde artık tank yok, ama manipüle edilmiş seçimler var. Ve en can alıcı tespiti ise: Putin'den Erdoğan'a, Trump'tan Orbán'a kadar birbirinden çok farklı görünen bu liderler aslında aynı "oyun kitabından" oynuyor. Önce düzen vaat ediyorlar, sonra kendi yasadışı davranışlarını meşrulaştırıyorlar, gücü ve erkekliği bir silaha dönüştürüyorlar.
Peki bu insanlar neden bu kadar kolay taraftar buluyor? İşte burada psikanalizin kapısını çalmak gerekiyor. Filozof Noëlle McAfee, Julia Kristeva'nın "abject" kavramından yola çıkarak ilginç bir açıklama sunuyor: kendi öznelliğinin sınırlarını netleştiremeyen, kimliğini sağlıklı bir şekilde inşa edememiş kişi, dünyayı katı bir "biz" ve "ötekiler" ikiliğine böler. Ötekini aşağılayarak, dışlayarak, "abjekte" ederek kendi parçalanmış benliğini bir arada tutmaya çalışır. Sömürgeci de, ırkçı da, faşist de aslında aynı savunma mekanizmasını işletir: kendi iç boşluğunu bir düşman icat ederek doldurur. Ve çevresinin onu yok edeceği paranoyaları ile oturur kalkar.
Bu ruh hali, bize yabancı değil aslında. Gülen'in "Paranoya İhtiyacı" yazısında, tarih boyunca güç sahiplerinin toplumları kontrol etmek için sistematik olarak korku ve paranoya ürettiği anlatılıyor. "İdeoloji tehlikede", "demokrasi elden gidiyor" gibi söylemlerin aslında halkı sindirmek ve bir azınlığın çıkarlarını meşrulaştırmak için kullanılan araçlar olduğu öne sürülüyor. Paranoya klinik bir kavram olarak ele alınıp aşırı benlik, sürekli şüphecilik, mantık dışı evham üretme ve herkesi güvenilmez görme gibi özelliklerle tanımlanıyor; bu ruh halinin "biz" ve "ötekiler" ayrımının, keyfi infazların ve toplumsal ayrışmanın kaynağı olduğu belirtiliyor.
Paranoyak lider kendi söylemiyle topluma yalan ve fesat bulaştırırken kendini akıllı ve haklı sanıyor; güçlüyken acımasız, güçsüzken sahte itaatkâr olabilen bukalemun bir karakter sergiliyor. Evrensel bir ağa bağlanarak, dünyanın dört bir yanında güç sahiplerinin işgal ve sömürülerini meşrulaştırmak için toplumsal paranoya inşa ettiği, gerekirse kiralık teröristler veya kandırılmış insanlar aracılığıyla yapay tehdit senaryoları üretildiği resmediliyor. Sonuç olarak "irtica" gibi yaftaların da bu paranoya ikliminin bir ürünü olduğu vurgulanıyor. Yalan, aldatma, ihanet – hepsi bu iç çöküşün dışa vurumu. Ve en acısı: bu hâl kendini akıllı, kendini haklı sanır; oysa bitişin, ümitsizliğin ta kendisidir yaşadığı.
Faşizmin gücü zaten burada yatıyor – akla değil, duyguya sesleniyor olması. Tarihçi George Mosse'nin dediği gibi, faşizm bir "sivil din"dir; insanları argümanla değil, kitle mitingleriyle, bayraklarla, marşlarla, tekrarlayan ritüellerle bağlar kendine. Walter Benjamin bunu "siyasetin estetize edilmesi" olarak adlandırır – kitlelere gerçek bir toplumsal değişim yerine, sadece kendini seyretme, kendini ifade etme hissi verilir. Susan Sontag ise Leni Riefenstahl'ın görüntülerini incelerken şunu fark eder: faşist estetik bedeni, itaati, hiyerarşiyi kutsar; ve bu estetik, siyasi olarak yenilse bile spor sahalarında, reklamlarda, modada sinsice hayatta kalmayı başarır. İşte belki de o stadyumdaki kürek çekme sahnesi bu yüzden bu kadar rahatsız edici: estetik, siyasetten çok daha sinsi bir taşıyıcı olabilir.
Roger Griffin'in tabiriyle bu ideoloji hep bir "yeniden doğuş" (palingenesis) vaadiyle gelir – "biz çürüdük ama yeniden doğacağız" miti. Ve Umberto Eco'nun uyardığı gibi, "Ur-Faşizm"in bütün unsurlarının aynı anda bulunması gerekmez; tek bir madde bile – gelenek kültü, eylemi düşünceden üstün tutmak, farklılık korkusu, machismo – faşizmin etrafında pıhtılaşmasına yeter. Bu yüzden Eco'nun sözü bugün hâlâ kulağımızda çınlamalı: bu hastalık en masum kılıkla geri gelebilir, her gün her yerde teşhis edilmesi gerekir.
Peki biz ne yapacağız bütün bunlarla? Kendimiz bu sinsi düşmana teslim oluyor muyuz? Farkında olmadan, bir "biz" ve "onlar" çizgisi çiziyor muyuz? Çünkü mesele sadece stadyumdaki ırkçı ve hegemonik tezahürler, sadece Avrupa'daki göçmen düşmanı partiler değil. Mesele, insan denen varlığın kendi iç boşluğunu, nefsini bir düşman icat ederek yok sayma eğilimi. Ve bu eğilim, doğru zeminde, doğru korkuyla beslendiğinde herkesi –evet herkesi– esir alabilir.
Bunun bir çaresi de: kendi kimliğimizi bir ötekini aşağılayarak değil, kendi değerlerimizle, kendi vicdanımızla inşa etmek. Farklılığı tehdit değil, zenginlik olarak görebilmek. Ve en önemlisi, bu "yeniden doğuş" hamasetine kapılmadan önce bir durup düşünmek: bu vaat gerçekten bir gelecek mi vaat ediyor, yoksa sadece bir düşman mı?
Sonuç olarak ne faşizmin ayak izlerine, ne paranoyaya, ne menfi milliyetçiliğe, ne de ırkçılığa, tenkile, bir yalanla milyonların hayatlarını karartanlara teslim olmamak! Sağduyunun ve hakikatin yanında olabilmek ve hep insan olarak kalabilmek…
https://www.buzzsprout.com/1745031/episodes/19492614
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar
ESRA BÜYÜKCOMBAK

HÜSEYİN ODABAŞI

ŞERİF ALİ TEKALAN

HARUN TOKAK










