Gurbette 12. Ramazan - 2. BÖLÜM

O'nu bu Ramazan'da en çok üzen ve en çok sevindiren neydi?

Gurbette 12. Ramazan - 2. BÖLÜM

GURBETTE 12. RAMAZAN - 1. BÖLÜM İÇİN TIKLAYIN

Aksiyon Dergisi’nden Mustafa Sungur Bey’in sorularına cevap veren Herkul İnternet Dergisi yayın yönetmeni Osman Şimşek Bey, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hüzünlü gurbetini ve dâussıla duygularıyla idrak ettiği on ikinci ramazanı anlattı. Fakat herkes bu kadar hassas davranmıyor. Hele Hocaefendi’ye karşı saygısızca denecek şekilde yazıp çizenler ve her menfi hadiseyi hizmet hareketine bağlayanlar oluyor? Öncelikle, onlar bizim muallimimiz değil; herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. İnancımıza göre, misliyle mukabele etmek dahi bir yönüyle zâlimce bir kaidedir; dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalbsizlere karşı bile gönülsüz davranmak ise Hocaefendi’nin sürekli dile getirdiği esaslardan. Esefle ifade etmeliyim ki, sayıları az da olsa sesleri çok çıkan bir kesim dediğiniz gibi davranıyor ve belki de bunu bir kara propaganda olarak kullanıyorlar. Geçen gün de bir felsefeci, diğer tarikatlerde olduğu gibi hizmet hareketinde de “özgür iradelerin kapıda bırakıldığını” ve “robot yetiştirildiğini” söyledi; dahası bir cümlede belki on tane iddia sıraladı ama hiçbiri hakikati yansıtmıyordu. Maalesef ekseriyetle uzaktan ve ezbere konuşuyorlar. Hareketi araştıran bir Amerikalı akademisyen demişti ki: Bir kitap çalışması için Hocaefendi’yi sevenlerle de onun müzmin muhalifleriyle de görüştüm. Hayretle gördüm ki, sayın Gülen hakkında atıp tutanların hiçbiri onun tek bir kitabını bile baştan sona okumamış ve hareketin gönüllüleriyle birkaç saatliğine olsun biraraya gelmemişler. Sadece gazete küpürleriyle konuşuyorlar, duyduklarıyla hüküm veriyorlar.” Gerçekten, Hocaefendi’yi yakından tanıyanlar ve ilhamını ondan alan kurumların çalışmalarına az çok vakıf olanlar, sadece o felsefecinin iddialarının bile ne kadar tutarsız, önyargılı ve genellemeci olduğunu görürler. Zannediyorum, bu türlü insanlar İslam medeniyetindeki istişare, müzakere ve muhasebe geleneğinden habersiz. Halbuki, selefleri misillü Hocaefendi de çocuğu yaşındaki insanlarla bile her şeyi istişare ediyor. Dahası kendileri her dönemde ilahiyat mezunlarından oluşan en az on kişilik halkaya doktora seviyesinde ders okutmaktadır ve şimdiye kadar okuttuğu onlarca talebeyle hemen her meseleyi müzakere masasına yatırmıştır. Latife ile karışık söyleyeyim; enaniyeti en kavi meslek gruplarından olan ilahiyatçıların her duyduklarına inanmaları mümkün değildir. Ayrıca, Türkiye’de fikirleri en çok müzakere edilen insanlardan biri yine Hocaefendi’dir. Bu açıdan da, ilhamını ondan alan hareketin özü mutlak itaat ve robotluk değil, makuliyette bir araya gelme ve teklif edilen hizmetin mantıklı oluşunda buluşmadır. İddia sevimli bir şey olmasa da, bu konuda iddiaya bile girebilirim: Şayet her teklif sadece Hocaefendi’nin dudaklarından döküldüğü şekliyle kabul edilip uygulansaydı, bazı meselelerde ve yerlerde belki şimdikinden çok daha başarılı olunacaktı. Fakat hakikat öyle değil. Büyükler fikirlerini söylerler, sonra insanları muhayyer bırakırlar, hatta bazen yanlış olduğunu göre göre -hayati bir mevzu değilse- muhataplarının deneme yanılma yoluyla yetişmelerine fırsat verir ve insanların önlerini açarlar. Hocaefendi bu tenkit ve ithamlar karşısında üzülmüyor mu? Tavrı nasıl oluyor? Mutlaka üzülüyor; fakat, muhterem Hocamızın üzüntüsünün kat’iyen kendi şahsıyla alakalı olmadığına inanıyorum. O, kendilerine hizmet madalyası verilmesi gerekirken bir mücrim muamelesi gören adanmış ruhlar adına müteellim oluyor. Şahsından dolayı o insanların ve hayırlı hizmetlerinin ademe mahkum edilmesi karşısında ızdırap duyuyor. Hatırlayacaksınız, Sinan Çetin bey, sırf Hocamızı takdir etti diye nelere maruz kaldı; adeta bir nevi medyatik linç girişimine ve mahalle baskısına/saldırısına uğradı. İşte sayın Çetin gibi insanların rencide edilmesinin Hocamızı kendisinin maruz kaldığı zulümlerden daha çok üzdüğünü görüyorum. İşin bir de vicdan ve muhasebe boyutu var. Hocaefendi gibi insanlar maruz kaldıkları haksızlıklar ve musibetler karşısında kendi nefislerinden başka suçlu aramazlar. “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınız haline getirdikten sonra dalâlete düşmüş kimseler size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) ayetinden, her olumsuz hadisede önce kendilerini sorgulamaları gerektiği dersini çıkarırlar. İnsanlar haksızlık yapsa da kaderin adalet ettiğini düşünür ve menfi her hadise neticesinde istiğfara yönelirler. Bu konunun açıklığa kavuşması açısından müşahhas bir misal verebilir misiniz? Bu konuda size çok yeni bir örnek anlatmak istiyorum: Biliyorsunuz geçtiğimiz gün merkez üssü Virginia eyaletinin başkenti Richmond olan bir deprem meydana geldi. Sarsıntıyı, bulunduğumuz Pennsylvania eyaletinde biz de hissettik. Bu bölgede on iki senedir ilk kez bir depreme şahit olmuştuk. Ardından genellikle bu ülkenin yaptığı zulümleri hatırlatan ve onlara karşı ilahi bir ihtar olduğunu vurgulayan pek çok yorum dinledik ve okuduk. Ertesi sabah Hocamızın değerlendirmesini almak için te’vil-i ehadis açısından o depremi sorduk. Aldığımız cevap şöyleydi: Yatağımda oturuyordum, biraz dinlenecektim, o sırada sarsıntıyı hissettim. Dedim ki; her halde ülkemizde peşipeşine şehit haberlerinin geldiği, Suriye’de sürekli müslüman kanının döküldüğü ve Afrika’da açlıktan, kuraklıktan binlerce insanın öldüğü şu günlerde, her şeyin bıçak sırtında götürüldüğü bir dönemde, bana düşen kalkıp başımı seccadeye koymak ve ağlamaktır. Onun için burada ayağımın altında arz sarsıldı. Ben kendime bakan yönüyle depremi böyle yorumladım. Herkes Allah’la münasebeti, ümmet-i Muhammed’e alakası ve gafletle arasındaki mesafe ne kadarsa, ona göre değerlendirmelerde bulunur. Bazı kimseler vardır ki, gökten bir meteor düşse, “Benim yüzümden düştü, çünkü ben Allah’ın bahşettiği imkanları iyi değerlendiremedim.” derler. Bu mü’mince bir düşünce tarzıdır. Bazıları da “Kim bilir Virginia’da ne halt karıştırdılar, onlardan dolayı Allah yeri sarstı.” diyebilirler. Gafil insanlar kendi üzerlerine hiçbir şey almaz ve ilahi ikazları hiç anlamazlar. Kendinden bilme.. kıyamet kopsa, kendinden bilme.. “Galiba benim yüzümdem koptu. Çünkü konumumun hakkını veremedim. Hislerimi öne çıkardım. O’nun sevdiğini sevemedim, sevdiklerim de O’nun sevdiği olmadı. Âlaka duyduklarım O’nun değer verdikleri olmadı. O’nun değer diye ortaya koyduğu şeylere de ben değer vermedim. İşte bundan dolayı bu felaket geldi.” Meseleye hep böyle bakmak lazım. Evet, Virginia’daki depremi böyle değerlendiren bir insanın doğrudan kendisini alakadar eden meselelere bakışı az çok tahmin edilecektir zannediyorum. Hocaefendi’nin bu Ramazan’a has özel bir mesajı oldu mu? Muhterem Hocamız geçen sabah, çok önemli olmasına rağmen üzerinde durulmayan bir mevzuya dikkatlerimizi çekti: Evet, kıtlık ve kuraklıkla mücadele yolunda maddi sebeplere mutlaka riayet edilmelidir; fakat, mü’minler, her şeyden önce Müsebbibü’l-esbâb’a yönelmeli ve fiilî dua ile beraber kavlî duanın gereğini de ortaya koymalıdırlar. Maalesef, bugün insanların pek çoğunda ciddi bir itikad problemi var; her meseleyi naturalizme bağlama ve esbab-ı tabiiyye ile izah etmeye çalışma hastalığına mübtela kimseler, hadiselerin perde arkasını göremiyorlar. Dolayısıyla, kuraklık ve kıtlık gibi tabiî afetler hususunda da isabetli bir değerlendirmede bulunamıyor ve asıl çalmaları gerekli olan kapıyı bilemiyorlar. “Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen onlardan değildir.” hadisini hatırlatan, “Yardım ve desteğin hangi türüyle o insanların imdadına koşulursa nezd-i uluhiyette hora geçer bilinmez. İstiska duası da bir yardım vesilesidir.” diyen Hocamız, dünyanın her yanında Afrika’daki muhtaç kardeşlerimiz için istiska duası yapılmasını çok istedi. Muhterem Hocamızın bu ikaz ve teşvikleri üzerine www.herkul.org üzerinden İstiska Duası için çağrıda bulunduk ve bir dua hazırlayıp sitemizde neşrettik. Biz de burada yedi gün boyunca her sabah istiskâ duası yaptık; hadis-i şeriflerde tarif edildiği üzere Rabbimize el açıp O’ndan Afrika için rızık talep ettik; hassaten Somali, Kenya, Uganda ve Etiyopya’daki kardeşlerimiz için yağmur, bereket ve yardım niyazında bulunduk. Evet, madem ki bugün medya organları vasıtasıyla oradaki kıtlık, kuraklık ve açlıktan haberdârız, o felakete bigâne kalamayız. Dünyanın neresinde olursak olalım, elimizden gelen maddi yardımları yapmakla beraber, en azından yürekten çıkan bir “amin” sözüyle de kardeşlerimizin dertlerini paylaşmalıyız. Henüz vakit geçmiş değil, şimdiye kadar yapamamış olanlar, inşaallah ilk fırsatta yağmur duasına çıkarlar. Hocaefendinin Afrika’daki kuraklık ve kıtlık hakkındaki konuşmalarında, maddi yardım ve yağmur duası ile alakalı yaptığı tahşidatlarda hangi hususlara vurgu vardı? O sözleri dinlemiş bir insan olarak şu andaki hissiyatınızı öğrenebilir miyiz? Öncelikle kıtlık, kuraklık ve açlığın pençesinden kıvranan insan manzaraları yüreğimizi hoplatmalı ama Rezzak-ı Hakiki’ye karşı suizanna sebebiyet vermemeli. Yüce Yaratıcı merhametlidir ve o muhtaçların içler acısı manzaralarını görmektedir. Fakat kim bilir o açlık çeken insanların hallerinde de Allah’ın ne hikmetleri vardır. Belki başta Afrika insanı olmak üzere, topyekün müslümanların intibahı için bu bir vesile olacaktır. Belki, küllî bir istiğfar lazımdır ki sema kapıları açılsın. Belki burada çektiklerine bedel Cenab-ı Hak o insanlara Cennet nimetlerini bahşedecektir ve bununla bütün dünyaya bir şey anlatmaktadır. Belki o yardıma muhtaç beldelere yönelen teveccühlerle o ülkelerin istikbali parlayacak, yapılan maddi manevi yardımlarla oralar kalkınacak, hele okul ve sağlık kuruluşu gibi kalıcı yatırımlarla gelecek nesillere el uzatılacaktır. Ve belki de sair ülkelerdeki ümmet-i Muhammed'in kendi haline bakıp şükürle gerilmesi ve onların gönüllerinde yardım şuuru gibi hasletlerin yeniden dirilmesi bu sayede olacaktır. Bu maddeler ilk akla gelen hususlar. Şu kadar var ki, müminler bu işin arka planını düşünmeli ve icraat-ı ilahiye hakkında asla suizanlara girmemelidirler. Meseleyi evvel, ahir, zahir ve batın yönleriyle bir bütün olarak değerlendirmelidirler. Saniyen; sebeplere riayet esastır ve çalışıp ardına düşmeden rızık beklemek doğru değildir. Bununla beraber, Cenab-ı Hakk’ın Müsebbibü’l-esbab bulunduğu ve hatta milletin gönlünden kopan yardımların en uygun yerlere ulaşması noktasında bile O’nun hidayetine, inâyetine ihtiyaç olduğu da unutulmamalıdır. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kıtlık ve kuraklığa karşı bize istiskâ duasını talim buyurmuş ve onun usûlünü, âdabını bizzat göstererek ortaya koymuştur. Bu itibarla, mü’minler o âdaba uygun olarak el açıp dua etmelidirler; bunu yaparken de, “Biz dua edelim de Allah ister yağdırır isterse de yağdırmaz!” gibi yanlış bir kanaatle değil, “Rabbimiz rahmet musluklarını mutlaka açacak” itikadıyla, O’nun sebepleri yaratıp hiç tahmin bile edemeyeceğimiz şekillerde rızık gönderebileceğine tam bir inanmışlık içinde Allah’a yalvarmalıdırlar. Sahiden benim bulunduğum bir ortamda da Hocaefendi “Rabbimizin merhametinden şüphe etmeyin ve onun icraatını sorgulamayın, kendinize ve yapmanız gerekenlere bakın!” dedi ve bunu söylerken de çok ağladı. Mustafa Bey, Merhum Hamdi Yazır’ın üslubuyla söyleyecek olursak; Allah'ın iki eli de açıktır; yed-i cemâli (cemâl eli) de açık, yed-i celâli (celâl eli) de. Bir dönemde, bazıları, “Yedullahi mağlûletun-Allah’ın eli bağlıdır” demiş; başka meselelerle beraber, inananların çektiği sıkıntıları -haşa- Yüce Yaratıcı’nın acizliğine ve merhametsizliğine bağlamışlardır. Hâşâ ve kella, O cimri değil, mutlak cömerttir; âciz değil, mutlak kâdirdir. Rezzak O’dur, rızık O’ndandır. Cenab-ı Hak dilerse, çölleri gülşene çevirir. Nasıl dilerse öyle verir; isterse verir, isterse vermez.. isterse az verir, isterse çok; isterse hesap ile verir, isterse hesapsız; isterse sebep ile verir, isterse sebepsiz. Bir zamanlar gökten bıldırcın eti ve kudret helvası indirip çölün ortasında semavî sofralar kurduğu, bir asâ darbesiyle taşın bağrından oniki pınar fışkırttığı ve kendisini Hakk’a adayan Hazreti Meryem’i harikulade şekilde rızıklandırdığı gibi, Rezzak-ı Hakikî dilerse, bizim hiç anlayamayacağız şekillerde ve basit vesilelerle kullarını yedirip içirir. Sizi vesile kılması ve merhametli ellerinizle muhtaçlara su, aş, ilaç ulaştırması da O’nun meşietiyle değil midir? Bir yudum su, bir dilim kuru ekmek için inleyen insanları Hazreti Müheymin görüyor. Allah, Latif, Habîr ve Rahman’dır. O’nun engin rahmeti yanında kulların acıma hislerinin hiç sözü olmaz. Kim bilir, belki de şu anda yaşanan Afrikalının değil, sâir yerlerdeki insanların, bilhassa inananların imtihanıdır. Ramazan boyunca Türkiye’den gelen şehit haberleri O’nu nasıl etkiledi? Vaktinden evvel dalından kopan bir yaprağın hüznünü yaşayan Hocaefendi’nin gencecik fidanlarımızın toprağın bağrına düşmeleri karşısında duyduğu hicranı tarif etmekten âcizim. Daha bir ay önce İzmir'de eğitim uçuşu sırasında düşmekte olan uçağın halka zarar vermemesi için kendi canlarını feda eden pilotlarımızın arkasından gözyaşı döktüğü bir esnada, Diyarbakır'ın Silvan kırsalında şehadet şerbeti içen şehitlerimizin haberini aldığı anı hatırlıyorum. İki büklüm oluşu, o anda yanaklarından tahassür damlalarının süzülüşü ve ellerinin duaya kalkışı gözlerimin önünde. Geçen sabah namazından sonra ders halkasında yerlerimizi almış, başlama işaretini bekliyorduk. Baktık ki aziz Hocamız yine çok mükedder. Önce sebebini anlayamadık. Sonra titreyen sesiyle kendisinden dinledik. Meğer gece yarısı kara haber iletilmiş kendisine; Hakkari'nin Çukurca ilçesinde askeri konvoyun geçişi sırasında yola döşenen mayının patlatılması sonucunda ondan fazla şehidimizin ve pek çok yaralımızın olduğu bildirilmiş. O anki elem, acı ve küçük bir inşirah vesilesi arayışıyla odasına girmiş. Milletimize ve şehitlerimize dua etmek için masasındaki el-Kulubü’d-Dariâ’yı almış. Önce tefeül yapmak isteyince karşısına Ashab-ı Bedir ile alakalı dua çıkmış. Kendi ifadelerinin iması öyle olduğu gibi, bunu dinleyince bizim gönlümüze düşen mülahaza da, -inşaallah- o yiğitlerimizin “Bedir Ashabı”na komşu oldukları, onlarla beraber haşredilecekleri şeklindeydi. Bu problemin çözülmesi ile alakalı yorumları oldu mu? Hocamız, her fırsatta, terörün hedefine asla ulaşamayacağını; insanımızı bir müddet daha ağlatsa da halkımızın basireti karşısında mutlaka mağlup olacağını belirtiyor. Aslında, Hocaefendi senelerdir bu konudaki tekliflerini yazılı ve sözlü olarak dikkatlere arz ediyor. Sadece kaba kuvvetle çözüm aranmaması, diplomasininin işletilmesi, askeri ve sivil çözüm arayışlarının dengelenmesi, o bölgenin cazibe merkezi haline getirilmesi; öğretmen, doktor, imam ve sair kamu görevlilerinin bizzat sahada fedakarlık göstermeleri; sivil toplum örgütlerine daha aktif rol verilmesi ve terörle mücadelenin insan hak ve özgürlüklerini kısıtlamayacak şekilde önlemler alınması gibi konularda ikazlarda bulunuyor, tekliflerini sıralıyor. Bununla beraber Hocamızın son sohbetlerinden anladığım kadarıyla hal-i hazırda iki sırlı kavram var: İlki, ortak akıl: Bu derdi tek bir kurum ya da kitle bitiremez; bu ülkenin ve halkının istibalini ve ikbalini isteyen -Türkü Kürdü, iktidarı muhalefeti, askeri ve siviliyle- herkesin el ele vermesi ve beraber çalışması şart. İkincisi ise, samimiyet: Kolektif şuurun gereğini yerine getirenlerde “samimiyet” zaruri. İnisiyatif ele geçirme, tarihe geçme, temsilci olma, makam tutma, dünyalık devşirme... türünden bir kısım gizli hesapları bulunan kimseler bu problemi çözmeye asla muvaffak olamazlar. Önde gelen bir Kürt politikacının gözleri dolu dolu “Silahlar sussun, kan dursun, bu problem çözülsün ve halkımız barış içinde yaşasın da gerekirse ben canımı vereyim” dediği nakledilirken Hocaefendi gözyaşları içinde dinlemiş ve “İşte böyle bir samimiyet çözecektir o müşkili!” demişti. Keşke o zat hissiyatında halis olsa ve sözlerinin yansımaları amellerinde de görülebilseydi. Ve keşke bu dert için samimi yürekler aynı masa etrafında beklentisizce toplanabilseydi!. Türkiye’nin normalleşmesi ve demokraside yol alması hakkında bir yorumu oldu mu? Hocamız seçimlerin genel manada sükunetle yapılmış olmasını demokrasi adına bir kazanım olarak yorumladı, memnun oldu. Ne var ki, ister seçim sürecinde isterse akabinde şahit olunan üslup kırılmalarına çok üzülüyor. Ona göre; üslup ayn-ı insandır; insanın kıymeti üslubundan anlaşılabilir ve hiçbir sebep, üslup bozukluğuna mazeret sayılamaz. Bu cümleden olarak, bir tenkitte bulunurken, ister falan partinin taraftarlarının isterse de filan kurum mensuplarının tamamını hedef almak ve meseleyi ta’mim ederek o dairedeki bütün insanları karalamak çok çirkin bir davranıştır; fakat maalesef bugün bu çirkinlik yaygın görünüyor. Mesela; her müessesede olduğu gibi, Adliye ve Askeriye’de de olumsuz işler yapan bazı kimseler bulunabilir; onların yüzünden o müesseseleri bütünüyle karalamak ve gözden çıkarmak zulümdür. Geçen gün, bir televizyon programında, son dönemde emekli olan ya da halen tutuklu bulunan bazı generallerle ilgili aşırı eleştiriler yapılması kaşısında Hocamız şunları söyledi: Keşke, makam ve gücünü hal-i hazırda yitirmiş kişilerle ilgili yorumlarda daha insaflı olunsa. O an için kendini savunma imkanı olmayanlara vurmak bir mü’mine yakışmaz. Anadolu kültüründe, düşene vurulmaz. O kimseler, bir hata işledilerse, zaten yargı gereğini yapacaktır. Bunun dedikodusunu yapmak bize düşmez. O kişiler makamlarındayken ve gücü ellerinde bulundururken, sizinle ilgili bir saldırıları olsaydı, yine sadece hukuk dairesinde kendinizi savunabilirdiniz. Bir Müslüman olarak, kendinize yakışan akıl ve vicdan çerçevesinin dışına çıkamazsınız, hele hele başkalarının hadsizliklerini kendinize hiç örnek alamazsınız. Birkaç kusur ya da birkaç kusurlu yüzünden bütün bir Peygamber Ocağı’nı karalamanın devletimize ve milletimize bir faydası yoktur. Bana göre, herkese saygılı davranılmalı, her insanın onur ve haysiyeti korunmalı ve hiç kimse tahkir edilmemelidir; ama, milletin önünde bulunan ve özel bir konumu olan insanların izzet ve şerefleri hakkında çok daha hassas olunmalı, onlara karşı daha bir saygılı davranılmalıdır. Çünkü, o insanları hafife almak ve onurlarını rencide etmek sadece bir şahsın haysiyetine dokunmakla sınırlı kalmaz; temsil ettikleri müesseselerin de itibarını zedeler. Tabiî ki, hak ve adaletin yerini bulması çok önemlidir ve adalet karşısında herkes eşittir. Fakat, bir de, yargı önüne çıkarılanların insanî durumu söz konusudur. Kanaatimce, bu iki hususun icapları birbirine karıştırılmadan yerine getirilmelidir. Soru: “İbretlik Hatıralar” “Yanık Yürekler” ve “Pennsylvania Sürgünü’nde Bir Çocuk” isimli kitaplarınızda genelde Hocaefendi hakkındaki yazılarınızı neşrettiniz. Bu kitaplarla özetle neler anlatmak istediniz? Öncelikle, mesele, bir insanın övülmesinin ve yüceltilmesinin ötesinde bir ehemmiyeti hâiz; zaten aziz Hocamızın başkaları tarafından anlatılmaya ihtiyacı yok. Fakat, ele alınan mevzuların ve misallerin bir kısmı, tevazu ve mahviyet sahibi Hocamızın kendisinin anlatmayacağı, fâş edilmesini uygun bulmayacağı ve Rabbi ile arasında kalmasını arzulayacağı cinstendi. Onlar ancak bir şekilde meseleye muttali olmuş ikinci ya da üçüncü şahıslarca söz konusu edilirse topluma mal olabilecekti; son tahlilde onlarda konuşan da yalnızca hakikatti. Bu itibarla, zikredilen kitapların bir gayesi Hocamızın bazı medya organları tarafından yansıtıldığı gibi olmadığını, kulluğunu, ilmi cephesini, mahviyet ve tevazuunu nazara vermek; diğer bir amacı da hem Hocaefendi’nin maruz kaldığı mağduriyete cılız bir sesle dahi olsa itiraz etmek hem de kendi değerlerimizin bir kısmını farklı bir üslupla yeniden dile getirmek; dinimizin engince yaşanabilirliğini ve bazı göz alıcı güzelliklerini hadiselerin diliyle ve Hocaefendi’nin ahvaliyle anlatmayı denemekti. Bir kitabınızın adında “Pennsylvania Sürgünü” tamlamasını kullanmanızın sebepleri nelerdi? Aziz Hocamızın Amerika’ya gidişi ihtiyarî (kendi isteğine ve tercihine bağlı) başlasa da, onun daha sonraki halini, içinde yaşadığı mekanı ve bulunduğu yerdeki şartları ancak “sürgün” kelimesiyle ifade etmek mümkün olabilir. Doğrusu, işlenen bir suçu ve bir cürme mukabil verilen cezayı hatırlatan “sürgün” kelimesini onun hakkında kullanmayı hiç uygun ve yakışıklı bulmuyorum. O kutlu yolcuyu “muhacir”, muvakkaten yerleştiği yeri de mehcere (hicret diyarı) olarak anmak gerektiğine inanıyorum. Fakat, o muzdarip insanın çektiklerini, “adanmışlar”a, “gönüllüler hareketi”nin sevgi kahramanlarına zarar gelmemesi için katlandığı fedakarlıkları, oniki senedir her gün biraz daha içini kanatan daussılayı... düşündükçe Pennsylvania ormanlarına sürgün yeri, onun haline de “iradî sürgün” demeden kendimi alamıyorum. Onca sene belki sadece on-onbeş defa dışarı çıktığı, bunların çoğunda da hastaneye gittiği.. Amerika’nın tek bir alışveriş merkezine, hatta bir marketine bile girmediği, yani dünyadan o kadar uzak yaşadığı.. cami kürsülerinden binlerce insana hitap etmeye alıştığı halde aylarca hiç misafir kabul etmediği ve üç-beş kişiyle oturup kalkmak zorunda kaldığı... bilinince onun durumunun “iradî sürgün” ya da “ihtiyarî hapis” tariflerinden başka bir şekilde ifade edilemeyeceği görülecektir. Düşünün ki, en ağır mahkumlar bile belli zaman aralıklarıyla bahçeye ya da koridora çıkarılır ve biraz nefes almalarına, yürüyüp açılmalarına fırsat tanınır. Ne var ki, Hocaefendi senelerce odası ile namaz kılınan salon arasında mekik dokumaya adeta mecbur kalmış ve hatta altı ay evin kapısından dışarı hiç adım atmadığı dönem olmuştur. Herkul İnternet Sitesi’nin takipçileri sizden bir müjde bekler. Ramazandan sonra sohbetler başlar mı, siteyi yeniler misiniz? Allah nasip ederse, Hocamızın haftada üç gün yaptığı ikindi sohbetleri bayram sonrası yeniden başlayacak. İnşaallah, hem Kırık Testi hem de Bamteli bölümlerimizi her hafta yenileyerek muhterem Hocamızın en son sohbetlerini herkesin istifadesine sunmak için gayret edeceğiz.
<< Önceki Haber Gurbette 12. Ramazan - 2. BÖLÜM Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER