Gardiyan amca şu camı açar mısın? Babama bir kere sarılayım...

Ali Turna

Ali Turna

27 Kas 2019 12:16
  • BİR KETILIN GÜNLÜĞÜ 

    Savcı beye bir itirafta bulunmak istiyorum. Tüm F. koğuşlarında örgüte en büyük desteği veren kuşkusuz AKSEL marka olan ketıl ve semaverdir. O semaver neler çekti elimizden bir bilseniz. İki semaver bir de ketılımız vardı bizim koğuşta. Bir semaver sabah yedide iş başı yapar, gece on ikiye kadar da mesaisi bitmezdi.

    Günün nöbetçisi yapardı bize çayları. Çayımızın markası 'sayılı gün' çayıydı. Kahvaltı ve çay saatlerinde, semaverdeki su ve üstündeki iki demlik çabuk biter, hemen ketıl devreye girerdi. Bu semaver çayın tadını bozmasın diye sadece bize çay yapmaktan hüküm yemişti. Diğer semaver ne iş yapardı diye sorarsanız, ne yapmazdı ki...

    Duş için yönetim sıcak suyu kestiğinde semaver ve ketıl devreye girerdi. Saat üç gibi gelen yemek, akşam yediye kadar soğurdu bu yüzden semaver ısıtma işini üstlenirdi. Semavere çorbayı koyar, içinde ona yemek olan karavanı üstüne koyar ve buharıyla ısıtırdık. Biri pasta mı yapacak, semavere işi düşer ve gene petibörleri saklama kabına dizer semaverde yaptığı pudingi de üstüne dökerdi. Yeni icat ettiğimiz birkaç çeşit bisküviyi kırıp, üstüne süt döküp buzdolabında dondurduğumuz pasta ile semaver biraz rahatlamıştı. Canın tost mu istedi, semaverde suyu kaynatır, buharından gelen sıcaklıkla iç içe koyduğumuz karavana semaverin üstüne koyar, üstteki karavana kaynar su döker ve iki karavan arasında tostumuzu veya gözlememizi yapardık. Hatta bir ara sınır tanımayıp waffle bile yapmışlığımız var. Çiğ köfte ile verilen yufkayı, semaverin üstündeki karavana koyar, bitter çikolata ve meyvelerle waffle yapardık. Devletin verdiği mantarlı yemeğin tadı çok iyi olmazdı, biz de yağını süzüp soğan, biber ekleyip semaverde yeni yemekler yapardık...

    Her  gece  saat  11’de,  kantinden  aldığımız  sütleri  o semaverde kaynatırdık. Nuri, kantinden aldığımız beyaz peynirin suyunu iyice sıkar ve lor peynir haline getirirdi.  Biberleri de ufak ufak doğrar, domatesi rendeler, sarımsaklı ve kırmızı pul biberli peyniri karıştırır, koğuşa farklı bir ziyafet çektirirdi.

    Gece gündüz çalışan semaverler çabuk bozulurdu. Varsa koğuşta elektrik mühendisi, tamir etmeye çalışırdı, yenisi çok pahalıydı malum. Hüso dayı çok kere semaver tamiri yaparken şalterleri attırırdı. Bu yüzden Hüso dayıya semavere yaklaşmasını yasaklamıştık. Gerçi o da haklı, kaşıkla vida sökerek semaveri parçalarına ayırması bile bir maharetti sonuçta. Aynı kaşıkla semaveri toplasa da takım çantası eksikliğinden kablo bağlantılarında sıkıntı yaşıyordu. Sonuçta semaver olmazsa olmazımızdı bizim. Bütün yiyecek ve içecekler semaverde hayat buluyordu. Farklı yemekler yapabilmek de bize kısa süreliğine de olsa özgürlük hissini veriyordu.

    Bir semaverde aynı anda iki hatta üç yemek birden yapabiliyorduk. Yumurtasız kavurmalı menemen en büyük ziyafetlerimizdendi. Altı aylık hapis hayatım boyunca hiç yumurta görmedim. Ancak tahliye olmama yakın, kantinde pişmiş şekilde satmaya başladılar. Haşlanmış yumurtayı rendeleyip semaverde menemen yapıyorduk. Bu ne ki, bir ara top keklerden yaş pasta bile yapmıştık.

    Cezaevinde her nesne, birden fazla işe yarayabiliyordu. Çöp torbasından ip hatta fiber kablo bile yapmıştık. Torbanın içine kulaklık teli koyup, malum içeride radyo çekmiyor, biz de kendi antenimizi keşfetmiştik. Bozuk olan semaver atılmazdı, çünkü anten için semaverin kabloları çok değerli olurdu.

    Semaver gibi, hiçbir eşya atılmaz, mutlaka bir yerde değerlendirilirdi.

    AVLUYA SIĞMAYAN HAYATLAR

    Avlu bir nevi özgürlük gibiydi bizim için. Tel arasından bile olsa gökyüzünü görebildiğimiz tek yer olan avludan, göçmen  kuşları  izlerdik.  Beş  metre  duvarlarla  çevrili, üstü tel örgüyle kaplı, 6 adıma 16 adım genişliğinde, tam ortasında  mazgalı  olan  bir avluydu  bizimkisi.  Sabahları volta  attığımız,  spor  yaptığımız,  voleybol  oynadığımız, kitap okuduğumuz ve nefes alabildiğimiz tek yerdi avlu aynı  zamanda.  

    Rüzgâr  ve  radyo  sinyalleri  bir  köşeden girer,  girdap  yapar  ve  çıkardı.  Ama  biz  gene  de  orada kalırdık.  Kimi  zaman  da  avluda,  zeytin  çekirdeklerini sürtüp sevdiklerimizi tesbih yapardık.

    Avlu bir nevi yazlığımızdı bizim. Yazın hava çok sıcak olduğundan, genellikle avluda vakit geçirirdik. Yazın hep güneş altında kalan avlumuza kışın, yüksek duvarlardan olsa gerek güneş hiç uğramazdı. Yağmur damlaları tel örgülere takıla takıla düşerdi avlunun zeminine. Pazar günleri de avlumuzu yıkama günüydü.
    Selim abi, her gün avlunun aynı köşesinde bir kitap bitirirdi. Nevzat abi ve ekibi, kahvaltıdan sonra başlarlardı sporlarına öğlen bire kadar... Spor aletlerimiz ise beş litrelik damacanalar ve birkaç çöp poşetini  birleştirerek yaptığımız kalın ipti. Önceleri 1,5 litrelik pet şişelerde veriyorlarmış suyu. İçine tuz basıp ağırlık yapmışlar spor için. Her aramada almasınlar diye de özenle saklıyorduk bu şişeleri. Bayram sabahı açık büfemizi avluya  hazırlamış, bayramlaşmamızı da yapmıştık. Avluya sığmazdı hayatlarımız. Plastik sandalyesini alan avluya çıkar, oturur ve tel örgülere inat gökyüzüne bakıp, özgürlük hayalleri kurardı. Bedenlerimiz tutsaktı evet, fakat hayallerimize de pranga vuracak değillerdi ya...

    Sabah sekizde sayımla açılan avlu, hava kararmaya yakın kapanırdı ve gece penceremizden gördüğümüz tek manzara, avlunun yamalı duvarlarıydı. Kimi bir türkü söyler, kimi şiirini okur, kimi feryadını salıverirdi tel örgüler arasından semaya. Ama genellikle dualarımızla doldurur inletirdik semayı, insanlar duymazdı.

    Aramalarda bizi avluya dizen gardiyanlar, koğuşu arar, üstümüzü arar ama yine de bulamazlardı  hayallerimizi. Görüş sonraları eline sigarasını alan avluya çıkar, yeni havadislerini anlatırdı arkadaşına. Kırk kişilik teröristlerden oluşan koğuşta sigara içen kişi sayısı 5-10’u geçmezdi. Bu yüzden avluda içerdik, kimseye rahatsızlık vermemek için. Avluda voleybol oynarken de mazgala  takılıp  ayağını kıranlar  veya  burkanlar  olurdu.  Her  şeye  olduğu  gibi buna  da  kendimizce  çare  bulmaya  çalışmıştık  ve  çöp poşetine doldurduğumuz gazete parçalarıyla kapatmıştık mazgalı. Son bulmuştu sakatlıklar. Gökyüzümüzü böldüğü yetmiyormuş gibi futbol oynarken de toplarımızı patlatıyordu o tel örgüler. Beton zeminde zıplamaktan eklem yerlerimizde ağrılar başlamıştı. Her tarafımız betondu, toprağa hasret kalmıştık. Kışın sebzeleri poşete koyup  avludaki  demir  parmaklıklara  asardık. Yağmurla beraber bütün turplar yeşerir,  çiçek açardı ve turpları yemektense, yeşilliğini seyretmek daha çok haz verirdi bize.

    Kışın soğuktan ve yağmurdan dolayı pek çıkamasak da yine de avlu bizim için özgürlüktü. Yürüyüş saatlerinde daire şeklinde yürürdü koğuştakiler. Kulaklıklar takılır ve yürüyüş başlardı. Ben çok beceremezdim volta atmayı. Kulağınıza eğer avluda herkes yürürken köşede oturup onları izleyen biri gelirse bilin ki o benim...

    KAPALI GÖRÜŞ

    Kahvaltıdan sonra genellikle uyurdum. Ama bugün farklıydı. Yatakhaneye çıkıp dolabımdaki en temiz ve güzel  olan  pantolonumla  tişörtümü  giydim  ve  salona indim. Saklama kabından, cezaevinin verdiği isim soy isim ve terör örgütüne üye yazılı  kimliğimi aldım. Bu kimlik olmadan kapıdan çıkamıyorduk. 

    Gardiyanın  gelmesine daha saatler vardı,  fakat ben içimdeki görüş heyecanını bastıramamış bir şekilde  salonda bekliyordum. Arada bir çayımı ve sigaramı alıp avluya çıkar, vaktin geçmesini beklerdim. Sadece  ben değildim böyle. Koğuş, kiminin eşine, kiminin çocuğuna, kiminin de anne babasına olan özlemiyle inliyordu sanki. Saat 11 gibi, beklenen an gelirdi ve demir paslı kapı iki üç tane kilit sesinin ardından açılırdı. Gardiyan ziyaretçisi gelenlerin listesini verir, kapıya en yakın arkadaş alır ve isimleri okumaya başlardı. Kapalı görüşe, ailesi başka şehirde olanlar gelemezdi. Ziyaretçisini bekleyen ama ismi okunmayan  olursa vay haline...

    Bir keresinde benim başıma gelmişti, iyi bilirim o yüzden bu duyguyu. Yine günlerden görüş günüydü, giyinmiş kuşanmış bekliyordum. Fakat isim listesinde benim ismim okunmamıştı. Normalde eşim, kapalı-açık her görüşe mutlaka gelirdi. Telefon açıp ne olduğunu öğrenme gibi bir şansım da yoktu. Avluya çıkmış sigara üstüne sigara yakıyordum. Olabilecek tüm kötü musibetler tek tek aklıma gelip yerleşiyorlardı. Yolda gelirken kaza mı geçirdi veya evde başına kötü bir şey mi geldi?.. En azından babam gelirdi. Acaba o da kötü haberi nasıl veririm derdine düştü de ondan mı gelmedi?.. Çocuklarıma mı bir şey olmuştu veya babama mı?.. Bunlar gibi birçok düşünce kafamda dolanıyordu. Ve bu düşünceler, çarşamba gününki telefon hakkıma kadar kafamı meşgul etmeye devam edeceklerdi.

    Meğer kimlikte problem çıkmış. İki saat sonra gelip gardiyanlar beni aldı görüşme için. Fakat o iki saatte yaşadığım stresi ancak cehennem azabına benzetebilirim. O halimi gören arkadaşlarım da kendi sıkıntılarını bırakıp beni teselli etmeye çalışmışlardı. Ve ismi okunanlar, ellerinde sahte cezaevi kimlikleriyle koridora çıkar, tek sıra halinde dizilirlerdi. Ayakkabı çırpma ritüelinden sonra üstümüz aranır ve tekrar tek sıra halinde görüşme odalarına doğru yürürdük. Attığım her adım, bizi sevdiklerimize daha da yakınlaştırır, sevgiliyle ilk görüşme heyecanı gibi kalbimiz yerinden çıkacakmış gibi atardı. Harf sırasına göre odalara dörder kişi halinde girer ve tek kişilik bölmelerin önüne geçerdik. Bölmelerdeki camlardan karşı odadaki ziyaretçileri görürdük. 
    Hayvanat bahçesindeki tehlikeli hayvanlar gibi camın bu tarafından ziyaretçimizi beklerdik. Kapalı görüşlerde benim ziyaretime çoğunlukla eşim, babam ve oğlum gelirdi. Ufak kızımı, ilk kapalı görüşten sonra getirmemesini istemiştim eşimden. Çünkü hem bana acı veriyordu hem de kızımın sorularına verebilecek hiçbir cevabım olmuyordu. İlk kapalı görüşte kızım geldiğinde, çok koymuştu bana. Hatta görüşmenin ilk on dakikası konuşamamıştık, dilim tutulmuştu sanki. Karşımda günahsız, üç yaşındaki meleğim. Burnumda tütüyordu, görüyordum, duyuyordum fakat tam dokunacağım, saçlarını okşayacağım zaman elim kalın cama tosluyordu. Ahizeden konuşabildiğim meleğimin “Baba sen niye o taraftasın? Sana sarılamayacak mıyım?” cümlelerini duyduğum anda, kelimelerim ve duygularım kilitleniyor, en yoğun hissettiğim hüznü ve acıyı ise gözyaşlarım olarak bırakıveriyordum. İlk kapalı görüşte, bir saate yakın olan zaman diliminde ya beş ya da on dakika anca konuşabilmiştik. Eşim, babam, çocuklarım bana; ben de onlara bakıyordum. Bakışlarım aslında her şeyi özetlemişti. Kelimeler fazlalıktı bu lahzada... Diğer bölmelerdeki arkadaşlarımın, duygu yüklü konuşmaları hatta hıçkırıkları tüm odayı kaplıyor, gardiyanları bile etkiliyordu.

    Eşim tahliye sonrası anlatmıştı. Kapalı görüş bitmiş. Bizi, yani mahkûmları, gardiyanlar götürürken ve ziyaretçiler son bakışlarını atarken bize, tam o sırada ziyaretçilerden bir kız çocuğu gardiyana sarılıp “Gardiyan amca şu camı açar mısın? Babama bir kere sarılayım Söz yine kapatırsın.” çığlıkları gardiyanın bile ağlamasını sağlamış.

    Ne içerdekiler suçluydu ne de ziyaretçiler uzaylı. Hem mahkûm sıfatındaki bu insanlar karıncayı bile incitmeyen insanlardı hem de gelen ziyaretçiler tesettürlü, dindar, hak yemeyen güzel insanlardı. Bunu görüp bilen gardiyanlar da bu yüzden bize ve gelen ziyaretçilerimize çok iyi davranırlardı.

    Burada bir kere daha belirtmeliyim ki hem gardiyanlar hem de jandarmalar son derece nezaketli ve bize karşı saygılıydılar. İstisnalar vardı belki ama ben yine de genelinden müteşekkirim ve tek sıra halinde üstümüz aranıp, ayakkabılarımız çırpılınca tekrar koğuşa, cebimizde duygularımız ve üstümüzde sevdiklerimizden koparılmanın hüznü ile geri dönerdik. İlk bir saat çıt çıkmaz, herkes kendi dünyasında duygularıyla boğuşurdu. Sonlara doğru duygularımızı bastırmayı başarınca, başlardık arkadaşlarımıza anlatmaya. Kimisi çocuğunu anlatır, anlattıkça sanki yanı başındaymış gibi hissederdi; kimisi aldığı güzel haberleri paylaşır; kimisi de derdine dert ekleyen yeni problemlerini anlatırdı... Yine de günün şerefine, genellikle güzel şeylerden bahsedilirdi. Kötü haber alan genellikle, diğerlerini üzmemek için kalbine gömmeye çalışırdı. Bazıları da dayanamaz derman arardı.

    Görüş günlerinde hem biz hem de ziyaretçilerimiz yoğun duygular yaşadığımızdan hep hüzünlü olurduk. Ve biz içeridekiler bu yüzden ailelerimizin hep üzüntülü olduğunu düşünür, daha da çok üzülürdük. Ziyaretçilerimiz de bizi o son ayrılma anındaki hüzünlü çehremizle görür ve içeride hep üzgün olduğumuzu zannederlerdi. Bu yüzden onlar da çok üzülürlerdi.

    Tahliye olduktan sonra, içerideki arkadaşlarımın eşlerini aradım ve:
    “Zor da olsa, belki imkânsız da olsa lütfen görüş günlerinde veya telefon haklarınızda olabildiğince acılarınızla dalga geçin. En büyük acınıza en sesli kahkahanızı patlatın. Çünkü siz iyi, mutlu olursanız veya gözükürseniz, içeride onlar daha mutlu oluyorlar.” diye tavsiyelerde bulundum hepsine. Çünkü gerçek buydu. Biz insandık, vicdanlıydık ve merhamet duygumuz ağır basıyordu. Koğuşta bir kişinin derdine, kırk çift göz beraber ağlardık. Her görüş sonrası kendi derdimizi sonra yaşamak üzere rafa kaldırır, Ali’nin çocuğunun hastalığını sorar; Ahmet’in eşinin doğumunun nasıl geçtiğini sorar; İlker’in ailevi problemini sorar ve hepsini teselli etmeye çalışırdık. Duygularımız kollektifti, beraber sevinir beraber üzülürdük. Biliyorduk ki ailemizden başka bizi umursayan kimse yoktu ve biz bizeydik.

    Görüş sonrası duygu boşalması yaşayan Fatih’e maymun gibi şaklabanlık yapar, ziyaretçisi gelmeyen arkadaşlarımızı da meşgul etmek için havadan sudan hikâyeler anlatırdık. Görüş sonrası “Neden? Neden?” diye kafasına vuran ilahiyat öğrencisi hafıza, tekstilci Mustafa abi sarılır, “Bana vur hafızım vur bana boşalt içini.” diyerek yardım etmeye çalışırdı. Hiç unutamam Mustafa abinin, hafıza seslendiği o sesini...
    Kapalı görüşü özetlemek gerekirse: Duyguların kalın cama toslamasıydı...

    *Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

    İletişim: [email protected]
    27 Kas 2019 12:16
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR