Adalet arayışı bir haktır

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Perşembe, Haziran 25 2026
Paylaş
X Post
Adalet arayışı bir haktır

Peaceful Actions Platformu’nun organize ettiği ve bu yıl beşincisi düzenlenen Adalet Yürüyüşü bu sene yine Strazburg’da yapıldı. Konu, Türkiye’de bilhassa 15 Temmuz sözde darbe senaryosundan sonra yapılan hak, hukuk ihlallerini; bu ihlallerde mağduriyet ve mazlumiyete maruz kalan, halen bu sıkıntıları yaşamaya devam eden masum insanların seslerini dünya kamuoyuna duyurmak.

​İşin özü; adalete, adaletin sağlanmasına, adaletin ne kadar önemli olduğuna, zulme ve hukuksuzluğa dikkat çekmek; yetkililere, kamuoyuna bu meyanda bir mesaj vermektir. Buna ilaveten adaletin gerçekleşmesini bekleyen mazlum ve mağdur insanlara bir ümit ve bir umut olmaktır. Bu organizasyon oldukça yararlı, bir o kadar da faziletli bir iştir. Adalet bir değer, adil olmak da bir erdemse adaletin tahakkuku adına çaba göstermenin de büyük bir fazilet, hem dinî hem de hukuki bir insanlık görevi olduğu aşikardır. Bütün bunlara ek olarak adil olmak, adaleti sağlamak tüm insanlığa, bilhassa müminlere yüklenmiş bir sorumluluktur. Özellikle de yöneticilere. Kur'an bu meseleyi değerler üstü bir değer olarak ele almaktadır. Öyle bir değer ki muhatap hangi şartlarda kim olursa olsun adaletin gözetilmesini, meselenin hissiliğe kurban edilmemesi gerektiğini emreder. Bu hissilik; ister kin, nefret ve öfke olsun, ister güç ve iktidar sarhoşluğu, isterse de tarafgirlik hastalığı olsun, bütün bunların aşılarak adaletten şaşılmaması gerektiğine önemle vurgu yapar: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır." (Mâide Suresi, 8)

​Hele şu ayet İslam’ın adalete verdiği önemi ifade etmesi bakımından müminlerin medar-ı iftiharı olması gereken bir ayettir: "Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için adaleti titizlikle ayakta tutan ve doğru şahitlik eden kimseler olun." (Nisâ Suresi, 4/135) Bu ayetlerdeki adalet, adil olma, adaleti gerçekleştirme, adaletle hükmetme vurgusu o kadar güçlüdür ki bir insanın, behtahsis bir müminin veya bir Müslüman grubun bu güçlü vurguya bigane, ilgisiz, alakasız kalması düşünülemez.

​İşte Strazburg’da yapılan şey tam da budur. Hak ve hukuku tutup kaldırmak, ülkemizde büyük bir adaletsizliğin yaşandığına şahitlik etmek, fırsatı ele geçiren bir grubun kinle, nefretle hareket etmekten dolayı kendilerinde ve insanımızdaki adalet duygusunu yitirdiklerini aleme duyurmak; sözde İslamcı, parti adları da ‘Adalet’ ama ne yazık ki amelleri dalalet olan bu zihniyetle mücadele etmektir.

​Allah pek çok ayette adaleti, adil olmayı, iyilikte bulunmayı emretmesine rağmen ortadaki bunca zulüm ve haksızlığı izah etmek mümkün değildir. Göze sokarcasına her platformda kamuoyuna karşı Müslümanlıklarını sergilemekten çekinmeyen, kendilerini de siyasal İslamcı olarak niteleyen bu anlayışın hiçbir mazeret, bahane ileri sürmeden Allah’ın emirleri karşısında iki büklüm bir vaziyette olmaları gerekirken bütün bu olan biten haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulüm ve zorbalıklar da nedir? Bu kadar azgınlık, taşkınlık, haddi aşmışlık, şımarıklık, gurur, kibir gerçek bir Müslümana yakışır mı? Bu Kur'an en başta kendine inananlara hitap etmiyor mu? Ne diyor? "Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor." (Nahl Suresi, 16/90) Bu ayetteki emirler kişileri, kurumsal manada da en başta yöneticileri, idarecileri ilgilendirmiyor mu?

​Allah, insan olan insana, yine kendi yararına adil olmayı, iyiliği, yardımseverliği öğütlemesine rağmen Müslümanlık adına hareket ettiklerini iddia eden ve her türlü hukuksuzluğu, zulmü sözde İslam iktidarı için meşru gören bu güruhun utanmazlığı, kötülüğü, azgınlık ve taşkınlığı tercih etmelerini nasıl izah etme imkanı var mıdır?

​Ülkeyi yönetmek gibi Allah’a, topluma ait bir emaneti üstlenenler, eğer o işin ehli iseler ilk bilmeleri, uygulamaları gereken şey her konuda adil olmak, adaletle hükmetmek değil midir? Hele Müslümanım diyen birileri ise... "Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor." (Nisâ Suresi, 4/58) Bu ayetten, eğer ortada adaletle karar vermek yoksa o zaman emanetin ehline verilmediği, o kişilerin de emanette emin olmadıkları manası anlaşılmaz mı? Elbette anlaşılır.

​Peygamberlere bile adaletle hükmetmeleri emredilirken kim, hangi Müslümanım diyen bir kişi, hangi selahiyetle zulmü, haksızlığı, hukuksuzluğu adalete tercih edebilir ki? "Ben aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum." (Şûrâ Suresi, 42/15) Bu, haddi aşmışlık olmaz mı?

​Evet, güzel ülkemiz halen hukukun üstünlüğüne inanan, bunu savunan bir hayli hukukçuya sahip olmasına rağmen, hakim anlayışa göre toplumda adalet duygusu maalesef neredeyse yok oldu. İktidarın dışında kim varsa hepsi adeta potansiyel bir terörist haline getirildi. Gerçek teröristler, suçlular ellerini kollarını sallayarak ülkede rahatça işlerini yürütürken gerçek vatan evlatları öz vatanlarında mücrim muamelesine tabi tutuldular. Ülke ruhu çıkmış bir kadavra haline geldi. İnsanlar bugünlerde birbirinden korkar, birbirlerine güvenemez bir haldeler. Toplumda eskisi gibi kardeşlik, arkadaşlık, komşuluk, yardımlaşma, fedakarlık, birlik beraberlik duyguları o kadar zayıfladı ki... İnsanlar şaşkınlık içindeler. Daha düne kadar çocuklarına ilim, irfan, ahlak öğreten, onları ülkesine, anne babalarına yararlı birer fert olarak yetiştirerek topluma kazandıran, hediye eden bu meleknümun insanlar terörist veya kötü ise, o zaman iyiler kim? İnsanlarda iyilik yapma duygusu bırakılmadı.

​İnsanların değer yargılarını sarstılar. İnandıkları bütün mukaddesatı sorgular hale getirdiler. En olmaz denen şeyler bile oldu. Hepsi bir iktidar uğruna feda edildi. Adaleti ikame etmesi gerekenler onu yıktılar. Fakat aslında kendi geleceklerini yıkmış oldular. İşte ekonomik kriz, sosyal kargaşa, neslin bozulması, ahlaksızlığın yıl be yıl azalması gerekirken artması, toplumdaki kamplaşmalar... Adaletin yok olması, hukuksuzluğun neticeleri olarak karşımızda durmaktadır.

​Herhangi bir iş neticesine göre değerlendirilir. Nitekim bir hadiste de "Ameller ancak sonlarına (akıbetlerine) göre değerlendirilir." (Buhârî, Rikāk, 33) buyrulmaktadır. Siyasal İslam’ı kendilerine kalkan yaparak İslam’ın en önemli emirlerinden biri olan adaleti zirüzeber eden, adları ‘Adalet’ olmasına rağmen büyük bir ironi eseri olarak neticede varıp zulüm ve hukuksuzluklarla anılan bir anlayış elbette kalıcı olamayacaktır. Her ne kadar korku ile hayatını uzatmaya çalışsa da zulüm ve haksızlığın, en başta zalimi ve zulmünü yok ettiği az görülmüş şeylerden değildir.

​Fakat asıl soru şudur: Bir ülkenin evlatları kendi ülkelerinde bulamadıkları adaleti başka ülkelerin kurumlarında arama durumuna düşürülmüşse –ki bu onlar için bir ar değil, hatta hukuki bir haktır– asıl utanması gerekenler o ülkenin yöneticileri değil midir?

​O halde gadre, zulme, haksızlığa, hukuksuzluğa, yalan ve iftiraya maruz kalmış; aynı zamanda, ayarlanmış partili hakim ve savcıların karşısında adilane savunma hakları ellerinden alınmış mazlum ve mağdurlar, onların akraba ve yakınları, arkadaşları ne yapacaklar?

​Mekke’de müşriklerin zulmünden kaçarak Hristiyan bir hükümdar olan Necaşi'nin (r.a.) ülkesi Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar, Efendimiz'in (s.a.v.) emriyle oraya gitmiş, onun adaletine sığınmamışlar mıydı? "Habeş diyarında öyle bir hükümdar vardır ki, onun yanında hiç kimseye zulmedilmez. Siz onun ülkesine gidiniz. Allah size içinde bulunduğunuz bu sıkıntıdan bir çıkış ve bir kurtuluş yolu açıncaya kadar orada kalınız." (İbn Hişâm, I/321-322) Demek adalet güzel bir vasıf; fakat o vasıf kimde ise doğru ve hakkaniyetli olan da odur. Allah vasıflara bakar, ona göre verir veya alır.

​Evet, sen ülkede adaleti sağlayamaz, adalete ve hukuk sistemine olan güveni yıkarsan tabi ki mazlum ve mağdurlar seslerini duyacak başka kapılara, başka adalet mekanizmalarına müracaat edeceklerdir. Bu onların en doğal hukuki haklarıdır. Zulme ve haksızlığa uğrayan insanların seslerini yükseltmelerine Allah müsaade etmiştir: "Allah, haksızlığa uğrayan kimse dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." (Nisâ Suresi, 4/148) Genellikle müfessirler bu ayetten "Allah, hiç kimsenin kötü sözü açıktan söylemesini sevmez. Ancak zulme uğrayan kimse bundan müstesnadır. Çünkü Allah ona, kendisine zulmedene beddua etme ve uğradığı haksızlığı dile getirme ruhsatı vermiştir." neticesini çıkarmışlardır. (Taberî, Câmiʿu'l-Beyân, Nisâ, 4/148)

​Evet, Strazburg’da adalet için yürüyen binlerce insan gerek insani gerekse de Müslümanlık açısından önemli bir faaliyet sergilemişlerdir. Bununla mazlum ve mağdurların gönlüne su serpmiş, zalim ve zorbalara da adalet, hukuk yolunu göstermişlerdir. Allah onlardan ebediyen razı olsun.