Strazburg’da Yeniden Buluşurken: Bir Damlanın Deryaya Karışması

Okuma Süresi 9 dkYayınlanma Perşembe, Haziran 25 2026
Paylaş
X Post
Strazburg’da Yeniden Buluşurken: Bir Damlanın Deryaya Karışması

Strazburg yine doldu taştı. Beşinci kez, binlerce yürek aynı meydanda buluştu. Bütün kalbimle ben de orada olmak isterdim. Oradaki çocuklardan, gençlerden, kadınlardan ve erkeklerden oluşan topluluğun arasında yerimi almak, o kardeşlerimin elini sıkmak, o meydanda omuz omuza durmak için içim gitti. Lâkin rahatsızlığım buna izin vermedi; bedenim beni Strazburg’a götüremedi, ama gönlüm o meydandaydı. Sahadaki kardeşlerimin bana ulaştırdıkları, izlediğim manzaralar, beni ta buradan Strazburg’daki Konseyin önündeki eylemin içine taşıdı. Ege denizinin mavisiyle Meriç nehrinin yeşili, aynı sözün etrafında kucaklaştı: adalet. Kimi bir ülkeden geldi, kimi bir başkasından; kimi otobüsle yola düştü, kimi tam on saat araba sürüp geldi. Ama hepsinin kalbinde tek bir niyet vardı — bu dünyada haksızlığa uğramış bir mazlumun sesi olmak.



Ekran başında izlerken, kalbime dokunan manzaralar gördüm. Sahadaki kardeşlerim anlattı: Kucağında daha birkaç aylık bebeğiyle gelmiş genç anneler vardı; o yavrucaklar, henüz konuşmayı öğrenmeden adaletin ne demek olduğunu kalplerine nakşediyorlardı. Kanserle, diyabetle pençeleşen ablalarımız vardı; hastalıkları bir yana, Türkiye’deki mağdurlara desteği bir yana koymuşlar, “ben de oradaydım” diyebilmek için bütün takatlerini toplamışlardı. Seksenine merdiven dayamış Fikret Sönmez, Bahattin Karataş gibi ağabeylerimiz vardı; o yaşta, o yorgun bedenleriyle, gençlere taş çıkartırcasına meydandaydılar. Ve bütün bunlar, insanın nefesini kesen o kavurucu sıcağın altında oldu.


O sıcağı buradan tahayyül ettikçe, başka bir yeri düşündüm. Belki de tam o saatlerde, bir hücrede, suyu kesilmiş bir mazlum vardı. Belki bir masum, tek başına, dört duvar arasında, kimsenin sesini duymadığı bir köşede kavruluyordu. İşte meydandaki o ter, o yorgunluk, o sıcağa rağmen yerinden ayrılmama hâli, bana boşuna gelmedi. Sanki orada duran her bir kardeşim, içinden şöyle diyordu: “Sen orada susuz bırakıldıysan, ben burada bu sıcağa katlanırım. Sen orada yalnız bırakıldıysan, ben senin yalnız olmadığını dünyaya haykırırım.” Çekilen çile, çekilen çileye omuz veriyordu. Bu, kelimelerle anlatılamayacak bir kardeşliktir; mazlumun mazluma, uzaktan, sessizce uzattığı bir eldir. Çünkü adalet arayışı, bedenin değil, gönlün işidir; ve gönül, sevdiği için her cefaya razıdır.

O meydanı dolduran insanların her biri, akla hayale gelmedik zulümlerden geçmişti. Kiminin eşi, kiminin evladı, kiminin babası hâlâ hukuksuzca zindanlarda esir tutuluyordu. Yürekleri yaralı, gözleri yaşlıydı. Buna rağmen, o kalabalığın dilinden tek bir kötü söz, tek bir hakaret, zalimlere yönelik tek bir beddua dökülmedi. Ne bir öfke nöbeti, ne bir intikam çığlığı… Yalnızca tek bir kelime vardı dillerde: adalet. İşte mazlumun asaleti budur. Zulüm, insanı kendi seviyesine çekmeye çalışır; ama gerçek mümin, zulme zulümle değil, hakla ve sabırla cevap verir. Bedduayı bırakıp adaleti istemek, kin tutmak yerine hukuku savunmak — bu, peygamberlerin ahlakıdır. O meydandaki vakar, aslında zalime karşı en ağır cevaptı: “Sen kötülükte sınır tanımadın; biz ise iyilikten ve haktan şaşmadık.”


Bu manzara bana Üstad Bediüzzaman’ı ve onun çileli hayatını hatırlattı. O büyük insan, ömrünün en bereketli yıllarını zindanlarda, sürgünlerde, mahkeme kapılarında geçirdi. Ama O, hapishanelere “Medrese-i Yusufiye” adını verdi. Çünkü biliyordu ki masumların hapsedildiği o mekânlar, aslında sabrın ve imanın mayalandığı dergâhlardır. Yine O, kendisine yapılan onca zulüme rağmen talebelerine sabrı, müsbet hareketi ve hiçbir hâdisede asayişi bozmamayı emretmiştir: “Mesleğimiz müsbettir, menfî hareketten Kur’an bizi men’ediyor.” İşte Strazburg meydanındaki o vakarlı duruş — beddua yerine hukuku, intikam yerine adaleti istemek — bu irfanın bir meyvesidir. Üstad, “Vazifemiz çalışmaktır; bizi muvaffak etmek Cenâb-ı Hakk’a aittir” derken de aynı teslimiyeti ders veriyordu. Bugün adalet meydanlarını dolduran o sabırlı topluluk hakka tutunduğu için manen daima azizdir. Zira Üstad’ın dersinde sabrın mükâfatı zafer, sebatın neticesi galebedir.

Hak dostları bilir: Bir damla, tek başına bir damladır; deryaya karışınca derya olur. İşte Strazburg’da olan budur. Münferit gözyaşları, münferit dualar, münferit hasretler bir araya geldiğinde, artık kimse onları görmezden gelemez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önündeki başvuruların yaklaşık üçte birinin tek bir ülkeden gelmesi tesadüf değildir; bu, bir zulmün artık dünyanın gözü önünde olduğunun ilanıdır. Mahkemenin Yalçınkaya ve Yasak kararlarında ortaya koyduğu tespitler, bizim yıllardır “bu bir hukuksuzluktur” diye haykırdığımız hakikatin, en yüksek hukuk mercilerinde dahi tescil edilmeye başlandığını gösteriyor. Sabırla beklenen, Hakk’ın izniyle gün yüzüne çıkıyor.


Ey kardeşim! Bunları sana neden anlatıyorum? Çünkü bazen yorulursun. Bazen “bunca emek, bunca dua, acaba bir karşılık buluyor mu?” diye içinden geçirirsin. İşte cevabı Strazburg’dadır. Bebeğini emziren anneyi, hastalığına aldırmadan yürüyen ablayı, seksen yaşında meydanı dolduran ağabeyi; bir hücrede susuz bırakılan mazlumun ahını gören bir göz var. Biz tohumu ekiyoruz; filizlendiren O’dur. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39) buyuruluyor; bize düşen çalışmaktır, neticeyi takdir eden ise Rabbimizdir.

Unutma: Mazlumun ahı yerde kalmaz. Tarih, sabredenlerin ve hakkın yanında duranların hikâyesidir. Yusuf (a.s.) kuyuya atıldı, zindana düştü; ama o kuyu da, o zindan da Onu Mısır’a azîz kılan yolun durakları oldu. Bugün hücrelerde çekilen sıkıntılar, meydanlarda dökülen terler, yarının aydınlığına gebedir. Yeter ki biz ümidimizi yitirmeyelim, birbirimize tutunmayı bırakmayalım.

Strazburg’dan bir niyaz yükseldi bu yıl: “İnşallah gelecek sene yine burada toplanırız — ama bu sefer adalet aramak için değil, kavuştuğumuz adalete, kardeşliğe ve barışa şükretmek için.” Bu, sadece bir temenni değil; bir iman ifadesidir. Çünkü biz, gecenin en karanlık anının, şafağa en yakın an olduğunu biliriz. İnşallah gelecek yıl, sıhhatime kavuşup ben de o meydanda, o yüreklerle omuz omuza olurum. Zira biliyorum ki onların attığı her adım, döktüğü her damla ter ve gözyaşı boşa gitmiyor; farkında olmadan derya oluyorlar. Ve derya, hiçbir zaman kurumaz.