Adalet Herkese Lazım

Okuma Süresi 5 dkYayınlanma Çarşamba, Eylül 2 2026
Paylaş
X Post
Yargısız infazların ve çifte standartların olağanlaştığı bir düzende, yargının siyasete alet edilmesi toplumsal yaraları daha da derinleştirmektedir.
Adalet Herkese Lazım

Son günlerde cemaatlere ve tarikatlara yönelik gözaltı ve tutuklamalar, Türkiye’deki baskıcı rejimin yeni bir boyuta geçtiğini gösteriyor. Bu süreç, "Cemaat ve tarikatların kökünü kazıyacağız" şeklinde ifade edilen kin ve nefret dolu amacın yansımasından başka bir şey değil. Kaderin cilvesine bakın ki bu kirli operasyonun ihalesinin, siyasal İslamcılık yaparak iktidara yürüyenlere verildiğini görüyoruz.

On yıldan beri utanç verici yöntemlerle Hizmet Hareketi’ne uygulanan baskılar, son dönemde Süleyman Efendi’nin talebelerine ve Alparslan Kuytul grubuna da yöneldi. Hukuki dayanağı olmayan gerekçelerle ev baskınları yapılıyor, "iltisak" gibi muğlak iddialarla iş insanlarının mülkiyet hakları gasp ediliyor, medya linçleri eşliğinde savunma hakkı hiçe sayılarak insanlar peşinen suçlu ilan ediliyor. Ne yazık ki temel hak ve özgürlükler konusunda duyarlı olması beklenen muhalif çevreler de sıranın kendilerine geleceğini görmezden gelerek sessiz kalıyor. Oysa gerçek adalet savunuculuğu, mazlumun kimliğine bakmaksızın, kime karşı yapılırsa yapılsın her türlü hukuksuzluğa karşı çıkmayı ve herkes için hakkaniyet talep etmeyi gerektirir.

Son on yılda yaşananlar gösterdi ki siyasal iktidar, kendisine tam biat etmeyen bütün sivil oluşumları yok etmek için devletin tüm imkânlarını kullanmaya, kitleleri ötekileştirip şeytanlaştırarak kamuoyu nezdinde peşinen mahkûm etmeye devam ediyor.

Konunun yalnızca cemaat ve tarikatlarla sınırlı olmadığı; benzer yöntemlerin tüm siyasi oluşumlar için de uygulandığı açık. İktidara koşulsuz boyun eğmeyen partilerin ve öncü aktörlerin karşılaştığı baskılar ortada. İradesini teslim edenler makam, mevki ve ekonomik imkânlarla ödüllendirilirken; baskıya direnen sivil unsurlar ya içten bölünüyor ya da haklarında açılan soruşturmalarla cezaevine gönderiliyor.

 Bu tablo ışığında, son günlerde Süleymanlılar Cemaati ile Alparslan Kuytul ve yakınlarını hedef alan operasyonlara da aynı şüpheyle yaklaşmak gerekir. Yargı süreçleri kişilere, gruplara veya siyasi tercihlere göre şekillendiğinde hukuk devleti niteliği ortadan kalkar.

Soruşturmaların başında yandaş medya eliyle yürütülen yaftalama ve karalama kampanyaları, bu sürecin en sorunlu boyutudur. Yargısal bir süreç kesinleşmeden mülkiyet haklarına el konulması, anayasal ve evrensel bir ilke olan masumiyet karinesinin açıkça çiğnenmesidir. Ortada somut bir suç varsa deliller hukuka uygun şekilde ortaya konmalı, zanlıların savunma hakkına titizlikle riayet edilmelidir.

Anayasa ve yasalarda açıkça suç olarak tanımlanmamış hiçbir eylem cezalandırılamaz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu evrensel ilkeyi defalarca hatırlatmış ve Türkiye aleyhine çeşitli ihlal kararları vermiştir. Buna rağmen mevcut yargı pratiği, ne anayasayı ne yasaları ne de evrensel içtihatları dikkate almaktadır.

Kendi mal varlıklarının hesabını veremeyenlerin, hedef aldıkları kişilerin mal varlıklarını sorgulayarak onları doğrudan suçlu ilan etmesi büyük bir çelişkidir. İktidar yanlısı şüpheli sermayeye dokunulmazken, alın teriyle kazanan Anadolu esnaf ve tüccarının sırf bağımsız duruşları nedeniyle cezalandırılması adalet duygusunu zedelemektedir.

Yargısız infazların ve çifte standartların olağanlaştığı bir düzende, yargının siyasete alet edilmesi toplumsal yaraları daha da derinleştirmektedir. Bu nedenle yürütülen soruşturmalar bağımsız hukuk ilkeleri çerçevesinde ele alınmalı; Türkiye’nin acilen herkese eşit mesafede duran, tarafsız ve bağımsız bir hukuk düzenine kavuşması sağlanmalıdır.

Unutmayın, adalet herkese lazım!