Ateşinde Üşüdüğüm Adam

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Pazar, Eylül 6 2026
Paylaş
X Post
Ateşinde Üşüdüğüm Adam

Ateşinde Üşüdüğüm Adam

Keramet gösterip halka, suya seccade salmışsın

Yakasın Rumeli’nin dest-i takva ile almışsın...

Süleyman Çelebi


Tam on bir yıldır doğup büyüdüğüm topraklardan uzaklarda, gurbetin o bitmeyen sessizliğinde yaşıyorum. Evimin duvarlarını süsleyen İstanbul resimlerine her baktığımda, içimde hiç dinmeyen bir memleket hasreti depreşir. Özellikle de Boğaz’ın kıyısında zarif bir inci gibi duran Ortaköy Camii’nin resmiyle her göz göze gelişimde, kendimi bir anda yıllar önce kaleme aldığım o unutulmaz akşamın tam ortasında bulurum. Ne zaman o tabloya baksam, hatıramda hep aynı dondurucu ayaz ve aynı meçhul adamın ateşi canlanır.

On bir yıl öncesine, gençliğimin ve hatıralarımın ev sahibi olan o İstanbul akşamına çekilirim adeta. Duvarımdaki resim bir pencereye dönüşür ve ben o pencereden içeri adım atarak tam on bir yıl geriye, o unutulmaz ana yürürüm.

Soğuk bir sonbahar akşamında seccadesini suya sermiş bir derviş gibi duran Ortaköy Camii’nin önündeydim. Yatsı namazını kılanlar, mübarek mabedin imanla yıkanmış ve huzura kesmiş hariminden birer ikişer ayrılarak gecenin sessizliğine karışıyorlardı.


O akşamki randevuma biraz erken gelmiştim. Gökyüzünün maviye ve siyaha bulandığı o alaca     karanlıkta, sahilde ağır adımlarla yürüyordum. Dalgalar, sanki içimdeki yalnızlığa ortak olmak ister gibi bana doğru heyecanla koşuyor; fakat tam kıyıya varacakken aniden vazgeçip mahzun bir hıçkırıkla gerisin geriye çekiliyorlardı.

Uzun zamandır mevsim normallerinin üstünde seyreden, bahardan kalma günleri yudumlayan İstanbul, o akşam beklenmedik bir hışımla kışa dönmekte, iyiden iyiye üşümekteydi. Üzerime pardösümü almadığıma, bu vefasız rüzgâra tedbirsiz yakalandığıma çoktan pişman olmaya başlamıştım. 

Soğuk bedenimi esir alıyor, fırtınanın ortasındaki bir yaprak gibi titriyordum.

Tam o sırada, karanlığın bağrında parıldayan, adeta bir ümit sığınağı gibi yükselen uzaktaki bir ateş gözüme ilişti. Ateşin başında bir adam duruyordu. Paslı bir tenekenin içine attığı üç beş kuru tahta parçasını tutuşturmuş, oradan yükselen ve rüzgârda deli gibi savrulan alevlerin cılız hararetinde ısınmaya çalışıyordu. Çöl ortasında vaha arayan bir seyyah gibi, o yangının cazibesi çekti beni.

Biraz sonra o meçhul adamın yanında buldum kendimi.

“Ateşinde ben de ısınabilir miyim?” dedim.

“Tabii ki buyurun.” dedi.

Kelimeler dudaklarından dökülürken şaşkınlıktan donakalmıştım. Anne sütü gibi berrak, temiz ve kusursuz bir Türkçe konuşuyordu. İstanbul’un bu keşmekeşinde, sokakların koynunda böyle duru bir lisanla karşılaşmak mucize gibiydi.

Adamın o dondurucu soğuğa hiç aldırmayan tavrı; sırtındaki o eski, kalın, meşin ceketinden miydi, yoksa yıllardır hayatın en çetin şartlarıyla çarpışa çarpışa adeta bir zırha dönüşen nasırlı derisinden mi kaynaklanıyordu, bilemedim. Kir pas içindeki partal gömleğini ve hırpalanmış çehresini görünce kalbime derin bir sızı oturmuş, bu kimsesiz adama içim acımıştı.

"Ne iş yaparsınız buralarda?"

Bakışlarını benden kaçırıp az ileride, karanlığın içinde loş bir gölge gibi duran el arabasını işaret etti. Arabanın üzerindeki kirli kanaviçe çuvalın ağzı azıcık aralanmıştı. İçinde kullanılmış kâğıtlar ve preslenmiş meşrubat kutuları görünüyordu.

O an durup düşünmüştüm. Lüks lokantalarda, ihtişamlı sofralarda tıka basa yenilmiş bir yemek sonrası fırlatılan o ezik meşrubat kutuları; belki bir âşığın sevgilisine gözyaşlarıyla karaladığı ama sonra yırtıp attığı birkaç satırlık mektup parçaları; sadece fotoğraflarına bakıldıktan sonra caddelere savrulmuş gazete müsveddeleri... İnsanların işi bittiğinde ardına bakmadan çöpe fırlattığı ne varsa, şimdi bu eski çuvalın içinde, bu meçhul adamın rızkına dönüşmek üzere sessizce sırasını bekliyordu. Bir hayatın artıkları, bir başkasının hayat mücadelesiydi.

"Dolusu kaç para eder bu çuvalın?" diye sordum.

"Yedi, sekiz lira." dedi, gözlerini tenekedeki ateşe dikerek.

"Her gün dolar mı peki?"

"Yok, iki üç günde bir ancak dolar."

"Peki nerede satıyorsun bunları, nasıl taşıyorsun?"

"Eminönü’nde bir hurdacı var, ona götürüp veririm. Vapur görevlileri benden para almazlar."

"Nakliye giderin yok yani?" diye tebessüm ettim.

"Yok."

Uzaklara, denizin karanlığına bakarak iç çekmiştim:

 "Peki be amca, bu çuvalla, bu üç beş lirayla nasıl çoluk çocuk geçindiriyorsun?"

"Yalnız birisiyim ben." dedi, sesindeki o dipsiz tenhalığı gizlemeye çalışmadan. 

"Nerede oturuyorsun, başını sokacak bir yerin yok mu?"

"Ortaköy’ün bütün kuytu mekânları, izbe köşeleri benimdir." dedi, adeta koca bir semti evi bellemiş bir rahatlıkla. 

"Daha çok da yarım kalmış inşaatlarda yatarım."

"Geceleri üşümüyor musun bu ayazda?"

"Başka çarem yok ki... Kaderimiz bu."

"Peki devlet, belediye sana sahip çıkmıyor mu? Bir sığınma evi yok mu?"

"Altmış yaşından sonra Kayışdağı’ndaki o yaşlılar evine alıyorlar ancak."

"Kaç yaşındasın şu an?"

"Elli yedi."

"Peki o sert geçen kış gecelerinde, karlı, fırtınalı günlerde ne yaparsın? Nereye sığınırsın?"

"O günlerde hani televizyonlardan izlemişsinizdir; belediyeler bizim gibilerin hepsini toplar, bir spor salonuna götürür. Şiddetli soğuklar, kar kış geçince de yeniden getirip kapının önüne bırakırlar. Senin anlayacağın evlat, biz bu sokakların kadim müdavimiyiz. Yaz kış bu sokakların koynunda yatar, buralarda kalkarız. Az ileride belediyenin bir aşevi var, akşamları bedava sıcak yemek verirler. Onunla da karnımızı doyururuz, gideriz."

"Yalnızım, dedin ama..." diye üstelemiştim. "hiç mi kimsen, çocukların yok?"

Buraya kadar sorduğum her soruya, belki de hayatı boyunca binlerce kez muhatap olmuş gibi hiç düşünmeden, ezberden cevap veren adam, ilk kez durakladı. Kelimeler boğazına düğümlendi. Eğildi, paslı tenekenin içine birkaç tahta parçası daha attı. Alevler birden parladı; sanki adam, kalbinde biriken o eski, can yakıcı hayallerini bu kızıl alevlerde yakıp kül etmek, dumana katıp göğe savurmak istiyordu.

Sustu, yutkundu ve rüzgârın sesine karışan fısıltıyla: 

"Bir tane kızım var." dedi. "Evli."

"Sana bakmıyor mu peki, niye onun yanında kalmıyorsun?"

"Huzuru kaçmasın, düzeni bozulmasın diye onu görmeye bile gitmem, arayıp sormam."

Acıların, fırtınanın Boğaz’ın hırçın kıyısına savurduğu bu kimsesiz insanın, her şeye rağmen biricik kızına karşı duyduğu o muazzam baba şefkati rikkatime dokundu, kalbimi paramparça etti. Sıcacık bir evde, ahşap bir sedirde torunlarının neşeli sesleri arasında huzurlu bir ömür sürmek, bu asil ruhlu adamın da hakkı değil miydi? Soğuk geceleri kapkara, buzdan bir yorgan gibi üzerine örten bu zavallı insan, sabahları hangi çeşme başında kahvaltı yapar, nerede banyo yapar ve kirlenen çamaşırlarını nerede yıkardı?

Her gün umursamadan önünden geçip gittiğimiz sokakların bu gölge varlıkları, hayatı ağır bir sille, taşınmaz bir yük gibi sırtlarında taşıyorlardı. Türkiye’de binlerce insanın sokaklarda, kaldırımların soğuk koynunda yaşadığını elbette biliyordum ama ilk defa acının çıplak yüzüne bu kadar yaklaşıyor, birisinin dert sızıntısını bu kadar yakından duyuyordum. Kanadı kırık dertli leylekler, hasta ve yaralı kuşlar için bile vakıflar kuracak kadar ince ruhlu bir ecdadın evlatları olarak, üzerimize düşen, vicdanımızı sızlatan mukaddes görevler olmalıydı.

Oysa bizim asırlık bir aile kültürümüz vardı.  Nur yüzlü dedelerimiz, ay yüzlü ninelerimiz birer sıyanet meleği, birer koruyucu kanat gibi otururlardı evlerimizin başköşesindeki sedirlerde. Gelinler, kızlar hürmetle dolanırdı o odaların içinde. Torunlar neşeyle koşuşurdu etraflarında. Taşımıza, toprağımıza, mimarimize bile ilmek ilmek yansımıştı bu sıcak aile harareti. Yarı müstakil, yarı iç içe, birbirine omuz veren ahşap evlerimiz vardı. Evlerimizin, sokaklarımızın, mahallelerimizin ve koca şehirlerimizin ta ötelerden beslenen zarif bir ruhu vardı. Çıkmaz sokaklarda yolunu kaybetmiş bir yabancının rastgele çaldığında şefkatle açılan kapıları, o kapıların eşiğinde duran mütebessim çehreleri ve yudumlamak için muhabbetle sunulan bir bardak serin suyumuz vardı.


Şimdi ise sokaklarda, bir tenekenin başında üşüyen bu adamın sıcak bir yuvaya, o eski mahalle ruhuna ne kadar da ihtiyacı vardı.

Sohbet böyle derinleşip koyulaşınca, sırtımı amansızca kemiren Boğaz’ın o bıçak gibi soğuğunu bile tamamen unutmuştum. Randevu saatimin çoktan geçtiğini saatime baktığımda ancak fark ettim.      

Adama veda edip ayrıldım. 

Boğaz’ın dalgaları kıyıya vurdukça şiddetini ve feryatlarını gittikçe artırıyordu. Sahilde gördüğüm o cılız ateşin başında azıcık ısınayım demiştim. Gelin görün ki, bin beter dondum Boğaz’ın o insafsız ayazında.

İşte bugün, aradan geçen onca yıla ve araya giren binlerce kilometreye rağmen; gurbetteki evimin duvarında duran o Ortaköy Camii tablosuna her baktığımda ben hâlâ Ortaköy’de, o meçhul adamın ateşinde üşüyorum.

Ruhum hâlâ orada; paslı bir tenekenin içerisinde tutuşturduğu üç beş kuru tahta parçasıyla hayata tutunmaya, ısınmaya çalışan o yalnız ve meçhul adamın yanında.