Baştaki nasılsa arkadakiler de öyle şekillenir

Okuma Süresi 16 dkYayınlanma Cuma, Eylül 11 2026
Paylaş
X Post
Baştaki nasılsa arkadakiler de öyle şekillenir

Süleyman Efendi’nin (radıyallahu anh) talebelerine yönelik operasyonlarda sivil toplum yapıları ve cemaatler, beklenen dinî, demokratik tavrı maalesef yine olması gerektiği gibi sergileyemediler. Birkaç kişi dışında… Bunlardan biri de Alparslan Kuytul Hoca idi. Onu da tutuklayarak cezaevine gönderdiler.

Müslümanın Müslümana sahip çıkması gereken bir dönemde, ne gariptir ki CHP’nin en güçlü, askerî vesayetin en etkili olduğu zamanlarda bile Müslümanlara yapılması göze alınamayan şeyler, şimdi siyasal İslamcı olduklarını iddia eden bir zümre eliyle yaptırılıyor. 28 Şubat döneminde “irtica” söylemi ile bütün alnı secdeli insanlar kast edildiği için, güç ve kuvvet sahibi derin yapılar, bütün Müslümanları karşılarına almanın doğuracağı komplikasyonları kestiremediklerinden dolayı olsa gerek, bugünkü kadar hukuksuzluk ve zulme cesaret edememişlerdi.

Tabii o yıllarda (1970-2000’li yıllar) şimdiki tarikatlar bu kadar yaygın değildi. O dönemlerde en yaygın hizmet veren cemaatler; bir, Hizmet Hareketi; iki, Süleyman Efendi’nin talebeleri idi. Hizmet Hareketi sosyal hayatta daha aktif iken Süleyman Efendi’nin talebeleri Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşmış, oralarda yurtlar, kurslar açarak Kur’an’a hizmet ediyorlardı.

O gün, bugünkü kadar cemaatler arası ihtilaf ve iftirak da yoktu. Herkes birbirini sayar, severdi. Cemaatin önde gelenleri birbirlerine gelir gider, içten ve samimi bir şekilde birbirlerinin hizmetleri için dua ederlerdi. O dönemlerde de şer odakları boş durmuyor cemaatlerin içine sızarak, onlar arasında münafikane söz ve tavırlarla ihtilaf ve kavga çıkarmaya çalışıyorlardı. O kadar çok denk gelmişizdir ki, mesela biri gelir, “Bu Süleymancılar da kim? Bunlar nasıl Müslüman, şöyle böyle yapıyorlar?” diye sorar, onlar aleyhine konuşmanızı beklerdi. Bazen onların yanında bir başka cemaati över onları tahrik etmeye çalışırdı. Bazıları da cemaat cemaat gezer, “Falancılar sizin hakkınızda şunu, bunu diyor.” diyerek nemmamlık yaparlardı.

O dönemde ve sonrasında cemaatlerin birlik ve beraberliği hususunda gerek fikrî gerekse de fiilî olarak en büyük katkıyı sunanlardan biri de Hocaefendiydi. Hocaefendi kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket eder fakat asla alnı secdeye giden bir Müslümanın aleyhine konuşmaz, konuşturmazdı. Bunu onu yakinen tanıyanlar çok iyi bilirler. O, bu konuda çok samimi idi. Onun meclisinde bir başka Müslümanın veya cemaatin gıybetini yapamazdınız. Hemen müdahale eder ve sustururdu.

Bir defasında bir arkadaşımızın, “Efendim, Süleymancılar…” demesine kalmadan hemen müdahale edip, “Öyle söylemeyin! ‘Süleyman Efendi’nin talebeleri’ deyin.” demişti. Hem de kaç defa… En nefret ettiği şeylerden biri, bir şahs-ı manevi hakkında “-cı, -cu” eklerinin kullanılarak “Falancı, filancılar…” denilmesiydi. Bir yerde içini dökerken:

“Şu hasta hâlimde bile, hâlâ hakkımda ‘cemaat lideri’, ‘tarikat şeyhi’ gibi yakıştırmalarda bulunanlar var. Bu sözler bana çok ağır gibi geliyor. ‘Fethullahçı’ şeklindeki ifadelerden tiksinti duyuyorum. Aslında ‘-cı’, ‘-cu’dan eskiden beri hiç hoşlanmam; bu ifadeleri, toplumu bölücü unsurlar olarak kabul ederim.” (Kırık Testi 1, Adanmışlık Ruhu) diyerek Müslümanların birbirlerini, bir başkasının da ne kendisini ne de bir başka cemaati böyle anmasından duyduğu rahatsızlığını ifade etmektedir.

Kendisi de ne zaman bir cemaatten bahsedecek olsa hem o cemaatten hem de mürşidinden saygıyla bahseder, katiyen arkalarından konuşmazdı. Belki bu ifadelerimi bazıları mübalağa olarak görebilir. Hocaefendi’yi anlatmak için mübalağaya gerek yok. Şayet o bir başka cemaat aleyhine -hâşâ- konuşmuş olsaydı gizli kalmazdı. Eğer onun böyle bir ahlâkı olsaydı, bu, cemaatin bütün fertlerine de sirayet eder onlarda da aynı davranışlar gözlemlenirdi. Hâlbuki Hizmet gönüllüleri, gerek Üstad Bediüzzaman’ın İhlas ve Uhuvvet Risalelerini düstur edindiklerinden gerekse Hocaefendi’nin temsilinden aldıkları derslerden dolayı hiçbir zaman bir başka cemaatin aleyhine olmamış, gıybetini yapmamışlardır.

Hatta geçmişten bugüne pek çok insan, “Yahu, biz falan cemaate gidiyoruz; onlara sizden bahsedince hemen aleyhinizde konuşuyorlar, şöyle şöyle diyorlar. Fakat siz onların bu dediklerini işittiğinizde onların aleyhinde hiçbir şey söylemiyorsunuz. Söylemediğiniz gibi, hatta ‘Onlar da hizmet ediyorlar, Allah razı olsun.’ diyorsunuz.” diyerek hayretlerini ifade ettikleri o kadar çok vakidir ki… Bu, hizmet insanının en mümeyyiz en güzel vasıflarından biridir. Dileriz böyle devam eder. Burada atılan iftiralara, söylenen yalanlara hukukî yollarla bazen de medyada zaruri olarak verilmesi gereken cevapları istisna tutuyorum. Zira o zaten hukukî bir görev.

Hocaefendi gerek dar dairede gerekse kamuoyunda dine, millete hizmet eden insanları en çok takdir edenlerden biridir. Zira o, bunu onlara karşı bir vefa, bir vazife olarak görürdü. Ruhumuzun Heykelini Dikerken kitabındaki “Düşünce ve Aksiyon İnsanı” yazısında Hocaefendi, ilme, dine ve millete hizmet eden düşünce ve aksiyon insanlarını anlatırken Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerini de zikrederek ondan hürmet ve saygıyla bahseder. O, bunda çok samimidir. Önemli günlerde o büyük şahsiyetlere mektup gönderdiği çok olmuştur.

Bunun için en derin temennimiz dileriz Müslüman cemaatler birbirlerine karşı saygı sevgi içinde hareket eder Allah’ın rızasını gözetirler. Olan biten olayları ferasetle süzer düşmanları sevindirecek hâl ve tavırlara girmezler. Evet, baştakiler nasılsa taban da ona göre şekillenir. Dün Hizmet Hareketi’ne, Alparslan Kuytul Hoca’ya; bugün de Süleyman Efendi’nin talebelerine, yarın kim bilir kime yönelik yapılacak zulüm ve hukuksuzluklar karşısında bütün müminler açık gözlü olmalı ve kurulan tuzaklara düşmemelidirler. Onların aleyhinde algı için yayılan haberlere inanarak hemen birbirlerini karalamaya suçlamaya girmemeliler.

Hizmete yönelik yapılan operasyonlarla tecrübe kazanan iktidar ve avanesi, aynı usul ve metotlarla şimdilerde bu sefer Süleyman Efendi’nin talebelerine yönelik bir operasyon yapmaktadır. Aynı yalanlar, aynı algı operasyonları, benzer kişiler yine sahnede… Konunun hukukî yönüne belki şimdiden bir şey demek doğru olmasa da o konuda da kimde güven kaldı ki… Hukukun tarafsızlığı ilkesi maalesef ihlal edilmiştir. Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi, iktidar partisinin adı “Adalet ve Kalkınma” olduğu hâlde “zulüm ve çöküşün”, yıkımın sembolü hâline dönüşmüştür.

Böyle bir iktidarın yıllardır hemen hemen her kesime yönelik yürüttüğü bu hayasız uygulamaları gören gerçek müminlerden beklenen şey, tarafgirlik hastalığından kurtularak adaletli, insaflı, vicdanlı bir tavır ortaya koyup “Bütün bunlar büyük bir iftiradır.” demeleri idi. Hz. Âişe validemize münafıklar iftira attıklarında, âyet onun masum ve temiz olduğunu ortaya çıkardığı zaman Cenâb-ı Hak müminlere bir sitemde de bulunmuştu:

“Onu işittiğiniz zaman, ‘Bunu konuşmak bize yakışmaz. Hâşâ! Seni tenzih ederiz Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır (bühtandır)!’ demeniz gerekmez miydi?” (Nûr, 24/16)

Hiç kimse Hz. Âişe değil. Fakat Kur’an’da bu vakanın müminlere anlatılmasının tabii ki bir hikmeti var, öyle değil mi? Evet, bu âyette, herhangi bir mümine bir iftira atıldığı zaman diğer müminlerin nasıl hareket etmeleri gerektiğini hatırlatan, ders veren çok önemli bir ikaz vardır. Yani bir topluluk hakkında herhangi bir karalama kampanyası başlatıldığı zaman hemen siz de iştirak etmeyin. Çünkü farkında olmadan bir zulme, haksızlığa ortak olabilirsiniz. Hukukî suç teşkil eden bir durum varsa onu tarafsız mahkemeler, adil hâkimler bilir; tabii ki gerçekten tarafsız ve adil iseler. Bunun dışında siz size düşeni yapın, hüsn-ü şehadette bulunun ve her ortaya atılan iddiaya inanarak onlar aleyhine kanaat belirtmeyin, günaha girmeyin denilmektedir.

Sosyal medyada, havuz medyasında Süleyman Efendi’nin talebeleri hakkında birtakım operasyonlar başladığında, çok önceden haberli ve hazırlıklı oldukları anlaşılan, dinî kisveli bazı kişiler; hoca veya din adamı kimliğiyle hemen televizyonlara koşarak, ufak tefek tevile açık yanlışları olsa da, mümin ve Müslüman olduklarında asla şüphe olmayan kişi ve cemaatler hakkında akla hayale gelmedik konuşmalar yapmakta adeta ateşe körükle gitmektedirler. Diyanet kurumu da maalesef Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar iktidarın emellerine hizmet etmekte, akla ziyan raporlara imza atarak, toparlayıcı olması gerekirken ayrı bir fitneye sebebiyet vermektedir. Tıpkı Hizmet Hareketi’ne yaptıkları gibi.

Süleyman Efendi’nin talebeleri hakkında da, hâşâ, “sapık, dalalette olan bir grup” mealinde raporlar yayınlayarak halkı yanıltmaya çalışmakta ve kendi kendine inanılırlığını kaybetmektedir…

Tabii ki herkes Anayasa’ya ve hukuka bağlı olmalı, kanun dışı bir faaliyet yapmamalıdır. Yalnız şu da unutulmamalıdır ki Anayasa ve hukuka uymak öncelikle iktidara ve en baştaki yöneticilere düşer. Sadece zayıfa uygulanan bir hukuk hukuk değildir. Bugünün iktidar partisine, bazı hukuk adamlarına, onların adil olduklarına inanılabilir mi? Onca hukuksuzluk, adam kayırma, onca delil üretme, onca yalancı şahit tutma, onca eziyet ve işkence altında ifade imzalatma varken. Onların defalarca ortaya çıkan yalan beyanlarına göre, nasıl olur da bir Müslüman hakkında kanaat edinilebilir? Hele hele bir sebep icat edip müminlerin mal ve mülklerine çökmek de ne demektir, bu nasıl bir Müslümanlıktır?

İnsan sormalı değil mi, hiç mi Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şu sözünü işitmediniz? “Müslümanın her şeyi diğer Müslümana haramdır (dokunulmazdır): kanı, malı ve ırzı (şeref ve haysiyeti).” (Müslim, Sahîh, Birr 2564) Konu Sahîh-i Müslim’de “Müslümana zulmetmenin, onu yardımsız bırakmanın ve hakir görmenin haram oluşu” babında zikrediliyor. Bunu devlet başkanına isyanla, devlete asi olmakla izah etmek mümkün mü? Kaldı ki kim etmiş? Devlet başkanına itaat bugünün ifadesi ile Anayasa ve hukuka uyduğu sürece geçerlidir. Hele masiyet ve günah olan konularda onu dinlemek, itaat etmek, asıl günah olan odur. Ortada kamu hakkını -ki kul hakkından da büyük bir günahtır- ilgilendiren yargılanmamış onca kişi ve suç varken bir başka Müslümanın onlara nispeten hukukî küçücük bir meselesini bahane edip onları yok etmeye çalışmak, bu amaca hizmet edecek gıybet, yalan ve iftiralara alet olmak büyük bir vebaldir.

O zaman bu yapılanlar nedir? Kime inanacaksınız?

Bir tarafta, deveyi hamuduyla yutanlara göre hukukî bazı hata ve kusurları olsa da samimiyetine, müminliğine, Müslümanlığına ve dine hizmet ettiğine şahit olduğunuz; pek çoğu itibarıyla sizin kapı komşunuz, mahalleliniz, akrabanız, hısmınız, arkadaşınız olan, yakından tanıdığınız bu insanlar. Diğer tarafta ise her dediği yalan ve iftira olan, yıllardır aynı günahları açıktan işleyen, güç ve kuvveti ele geçirmiş taşkın bir topluluk…

Onun için lider, kanaat önderi, mürşid ve şeyh seviyesinde olan büyüklere çok önemli vazifeler düşmektedir. En dar dairedeki konuşmalarında bile bir başka Müslüman kardeşleri hakkında aleyhte konuşmamalı, konuşturmamalı, iyi bir örnek sergilemelidirler. Onlar bunu yaptıkları takdirde arkadaki cemaat haydi haydi yapacaktır.

Karar sizin! Bu da imanî ve vicdanî kriterlerinize, onların doğru olmasına kalıyor. Allah nifak şikak ehlinin tuzaklarından müminleri muhafaza buyursun!