İslam'da kadın hakları

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Cuma, Eylül 11 2026
Paylaş
X Post
İslam'da kadın hakları

Allah Rasûlü’nün Hayat-ı Seniyyelerinde ve Raşid Halifeler döneminde kadın hayatın içerisinde bulunuyor ve hatta gerektiğinde savaşlara bile katıldıkları oluyordu. Kadınlar da erkekler gibi dine tam hizmet ediyorlardı. Sahabe hayatına bakıldığında bunun çok örneklerine görmek mümkündür: 

İçinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla, konjonktür itibarıyla, zannediyorum meseleyi seferberlik şeklinde ele almak lazım; kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, herkesin yapabileceği şeyi yapması lazım.

Bizim dinimizin temel disiplinleri zaviyesinden bakacak olursak, bu (kadın erkek herkesin dine hizmeti) Asr-ı Saadet’te belki açıktı. Hani hadis ricâlini okurken görüyoruz: Âişe validemizden, ricâlden (hadis râvîsi erkeklerden) dünya kadar insan ilim alıyor; mübarek validemizden, beş bin kadar hadis rivayet ediliyor ki, o da (hadîsin şartlarına uygun bulunup) rivayet edilenler; bir de rivayet edilmeyen şeyler vardır. Sahih buldukları şeyleri alıp, kitaplarında, “Kütüb-i Tis’â” dediğimiz “dokuz kitap”ta (Buharî’nin Sahihi, Müslim’in Sahihi, Ebu Davud’un Süneni, Tirmizî’nin Süneni, Nesaî’nin Süneni, İbni Mâce’nin Süneni, Darimî’nin Süneni, İmam Mâlik’in Muvattâsı, Ahmet İbni Hanbel’in Müsnedi’nde) naklediyorlar. O dokuz kitapta, onun (radıyallâhu anha) o mübarek sözlerini, Efendimiz’den naklettiği şeyleri değerlendirmişler.” (M.F.GUlen-Kadın, Hizmet, Entegrasyon ve Asimilasyona Karşı Surlar) 

Sonraki devirlere bakıldığında belli bir zamana kadar kadınların bu aktif katılımlarının devam ettiğini görürüz. O kadar ki hicri üçüncü ve dördüncü asırdaki büyük hadis alimlerinin hadis dersi alıp dinledikleri hocalarının arasında çok önemli miktarda kadın hadis hocalarının varlığı görülmektedir. Ama daha sonraları gelenek ve törelerin etkisiyle bu aktif katılımda önemli azalmalar olmuştur: 

“Tâife-i nisâ (kadınlar), hemşirelerimiz, bacılarımız, o günkü analarımız, zannediyorum erkekler kadar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolunda hizmet etmişlerdir. Fakat sonra mesele belli bir dönemde çığırından çıkmış; belli bir dönemde de meseleyi militarizm kontrol altına almış; dolayısıyla tâife-i nisâyı eve kapamışlar, tamamen hayattan tecrit etmişler. Çok nadir sahneye çıkan -Hürrem Sultan gibi, Kösem Sultan gibi- kadınlar olmuş. Osmanlı Devleti’nde böyle olduğu gibi, hani ben Abbasîlere de, Emevîlere de bakıyorum, daha ziyade ricâl istihdam ediliyor.

Kadınların bazı hususiyetleri var belki, dolayısıyla onlardan sınırlı bir şey beklemek lazım; erkeklerden beklenen şey, onlardan beklenmemeli; onlara mukavemetleri, güçleri kadar vazife yüklemeli. Hemen her günlerinin -bir yönüyle- aktif bulunmaya müsait olması, ayrı meseleler… Bu hususları birer realite olarak görüp gözetmeli; fakat bunun dışında onları da mutlaka hayatın içinde -devr-i Risâletpenâhi’de olduğu gibi- mütalaa etmek lazım. Ne var ki, edilemedi.” (Kadın, Hizmet, Entegrasyon ve Asimilasyona Karşı Surlar) 

İslâm’ın başlangıcında ve özünde toplumda aktif rol almaları açısından kadın ve erkek arasında bir yoktur. Ama İslâm bunu gerçekleştirirken kendi disiplinlerine bağlı olarak, fıtratı hesaba katarak, kadın ve erkeğin saygınlığına ve onuruna zarar vermeyecek bir şekilde yapılmasını emreder ve böylece onların ve toplumun zarar görmesini engelleyerek koruma altına almıştır:

“Farkı -zannediyorum- farklı kültürler, devlet yapılarındaki militarist düşünceler ortaya koymuş. Mesela; Âişe validemiz, kadınların en afîfesi, en sıddîkası, en mâsûmesi, en masûnesi… Diğerleri de ondan geri değil, hepsi öyle. Ama o (radıyallâhu anha), Hazreti Sıddîk-i Ekber’in kızı; aynı zamanda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de çok genç yaşında zevcesi. Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir yerde, bir zeminde yetişmiş; âdetâ onun altında neşv ü nema bulan bir fidan, servi haline gelen bir fidan. “Âişe validemiz” derken, öyle bakmak lazım; Peygamber yuvasında, vahiy yağmuruyla, vahiy rahmetiyle neşv ü nema bulmuş bir fidan. Hazreti Ebu Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden, yani, dinimizin yarısını kendisinden aldığımız, hususi ile tâife-i nisâya ait meseleleri rivayet eden kadın.

O kadar erkek sahabî ondan hadis rivayet ediyor ki!.. Kûfe Mektebi’nden kimseler -Esved İbn Yezîd en-Nehaî’den alın da Tavus İbn Keysân’a kadar çok büyük kimseler- bile ondan hadis rivayet ediyorlar. Ama bir maksure arkasından… Sonra mü’minlerin anası, anamız bizim; o hususiyeti var. Sonra kimseye düşmüyor onlar; o hususiyetleri var. Ama buna rağmen, Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki: “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, (nâmahrem erkeklerle konuşmak zorunda kaldığınızda bir başka mü’min kadından daha fazla dikkatli olun) ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan bir kimse ümide kapılmasın. Konuşurken size yaraşır şekilde ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin, ölçülü konuşun.” (33/32) İşte, kalbinde marazı olan bir kısım insanlarda bir şey olur diye maksure arkasından konuşuyor. Bir de sesleri ona göre ayarlama gibi, terbiyeye ve edebe dair bir husus talim buyuruluyor kendilerine.

Bu açıdan kadınların erkeklerden farkı yok; bazı yerlerde kültürler farklılaştırmış onları. O mübarek (Hazreti Âişe) validemiz, bir dönemde de ata biniyor, Hazreti Ali’ye karşı çıkıyor, kumandanlık yapıyor. Günümüzde var mı böyle bir şey?!. Medenî ülkelere bakın; gayr-ı medenî emekleyen İslam dünyasına bakın; Peygamber yolunda yüzüstü sürüm sürüm giden insanlara bakın!.. Var mı böyle bir şey?!. Çok geriyiz bu mevzuda. Dolayısıyla, bir yönüyle belki hapse mahkûm etmişiz onları. Bu, esas -zannediyorum- militarist düşüncenin bir sonucu, bir neticesi. Yoksa buz gibi hayatın içindeler. Ama ne kadar? Çoluk çocukları var, ev işleri var tabii… Diğer taraftan, fırsat buldukları ölçüde, Allah’ın izni ve inayeti ile, sizin el attığınız meselelere onlar da el atıyorlar, onlar da sahip çıkıyorlar; onlar da o mevzuda sizin gibi göğüslerini geriyor, yapılması gerekli olan şeyleri yapıyorlar.” (Şefkat Kahramanı Kadınlar) 

Diğer taraftan özellikle son bir buçuk asır içerisinde modernite ve gelişen diğer akımların etkisiyle ile beraber kadın hayatın her ünitesinde yaratılıştan gelen özellikleri hesaba katılmadan kullanılmaya ve çalıştırılmaya başlanmıştır. Bir taraftan kadın, bünyesinin taşıyamayacağı işlerde çalıştırılmış, diğer taraftan kadının saygınlığına zarar verecek şekilde cinselliği bir pazarlama aracı haline getirilmiş ve karşı cinsin arzularını tatmin etmek adına bir ticari eşya gibi kullanılmıştır. 

Halbuki, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar her kesimin fıtratlarının (yaratılışlarının) gereklerine uygun olarak toplum içerisinde yapabilecekleri şeyleri yapmalarına imkân sağlanması gerekirdi: 

“Cumhuriyet döneminde de onlar -esasen- sadece kadını sahneye sürdüler; kadını hemen her hususta figüre ettiler; bağışlayın, başkalarını baştan çıkarma, çok özür dilerim hemşirelerimizden, insanları bohemliğe atma mevzuunda onu öyle kullandılar. Meşrutiyet yıllarında bu yanlışlık başladı, Cumhuriyet’te devam etti, gırtlağa kadar devam etti.

Ama meşrû dairede, kendi disiplinlerimize sımsıkı bağlı kalarak, bunu (kadınların hayatın her birimine katılımını) devam ettirmek, zannediyorum günün şartları ve konjonktürün de gereği. Bu açıdan da “seferberlik” dedim bu meseleye; yani umumî bir hareket, kadın-erkek… Nasıl Ebu Süfyân, Yermük’e hanımı ile gitmiş; hanım orada o kılıcı çekmiş, kocanın yanında düşmana karşı savaşmış!.. Aynen öyle bir mantık, öyle bir felsefe ile kadın-erkek bir seferberlik içinde bu işi yapmaları lazım.” (Kadın, Hizmet, Entegrasyon ve Asimilasyona Karşı Surlar) 


İnşallah sonraki yazıda bu konuya devam edelim…