Bir taziye meclisinden ilim meclisine

Okuma Süresi 16 dkYayınlanma Perşembe, Eylül 3 2026
Paylaş
X Post
Bir taziye meclisinden ilim meclisine

Geçmişten tevarüs ettiğimiz bir kısım güzellikleri gelecek nesillere aktarmak gibi bir vazifemiz var. Bunlardan biri de bulunduğumuz meclisleri sadece günlük konuşmaların yapıldığı ortamlar olmaktan çıkarıp imkân nispetinde ilim, irfan ve sohbet meclislerine dönüştürebilmektir.

Dün akşam bir taziye vesilesiyle bir arkadaşımızın evinde misafir olduk. Taziye için gelip giden erkek, kadın, çoluk çocuk bir hayli insan vardı. Salon oldukça genişti. Kadınlar salonun bir tarafında kendi aralarında taziye konuşmaları yapıyor, erkekler de diğer tarafta öbek olmuş, yine taziye çerçevesinde sohbet ediyorlardı. Salondaki pek çok kişi daha önceden birbirini tanıdığı için samimi, içten ve güzel bir muhabbet vardı.

Aramızda Ahmet Kurucan Hocamız da bulunuyordu. Bir müddet sonra yeni bir grup daha geldi. Onlar da oturdular. Taziyeler verildi, hâl hatır soruldu, hoşbeş edildi. Derken içlerinden bir arkadaş Ahmet Hocamıza dönerek:

“Hocam, sizi burada bulmuşken bazı sorularım var. Müsaade ederseniz onları sormak istiyorum.” dedi.

Ahmet Abi de:

“Tabii ki, ne demek, sorabilirsiniz.” deyince arkadaş sorularını sormaya başladı.

Sorular fıkhî meselelerle ilgiliydi. Bunlardan biri şöyleydi:

“Hocam, her gün banliyö veya trenle buradan Manhattan’a kadar gidiyorum. Malumunuz, çok sayıda homeless var. Bunlar bazen trenlerde oturuyor, bazen de gece oralarda uyuyorlar. Oturdukları koltuklarda alkol alıyor, başka şeyler de yiyip içiyor olabilirler. Bu sebeple banliyö veya trenin koltuklarının temizliğinden endişe ediyorum. Oralara oturduğumda ‘Acaba namazım oldu mu olmadı mı, elbiseme necaset bulaştı mı bulaşmadı mı?’ gibi birtakım tereddütler yaşıyorum. Ne yapmam lazım?”

Diğer sorusu ise çalıştığı işyeri ile ilgiliydi:

“Ben mühendisim. Sağ olsunlar, iş yerinde namaz kılmamız için bir yer ayırdılar. Biz de oraya çarşaf gibi bir şey serip namazlarımızı kılıyoruz. Farklı İslam ülkelerinden arkadaşlarımız var. Tuvalete gidiyor, sonra ayakkabısıyla gelip o çarşafın üzerine basıyorlar. Ben bundan çok rahatsız oluyorum. Çünkü tuvalet tarafından geldiği için ayakkabılarında necaset bulunabileceğini düşünüyorum. ‘Namazım oldu mu olmadı mı, kabul oldu mu olmadı mı?’ diye çok tereddüt yaşıyorum.”

Ahmet Hocam her iki soruya da cevap verdi. Meseleleri soru-cevap içerisinde oldukça geniş şekilde ele aldı. “Sence ne yapmak gerekiyor?”, “Sen ne düşünüyorsun?”, “Bu mümkün mü?”, “Değilse asgarî fıkhî ölçülere göre nasıl hareket etmek gerekir?” gibi sorularla meseleyi karşılıklı müzakere ederek izah etti.

Soruların fıkhî cevapları bir yana, benim asıl dikkatimi çeken başka bir şeydi: Orada bir kaç soru sorulmuş ve cevabı verilmişti. Dinî bir mesele, tabii bir ortam içerisinde konuşulmaya başlanmıştı.

Neticede orada bir hoca, ilminden istifade edilebilecek bir insan vardı. Bir başkasının da öğrenmeye ihtiyacı olan meseleler vardı. O insan sorularını sordu ve bunun neticesinde çok güzel bir sohbet ortaya çıktı.

Bir anda o taziye ortamı aynı zamanda küçük bir ilim meclisine dönüştü. Bu bir taziye ortamı değil de bir misafirlik ortamı da olabilir.

Kadınlar dinledi, erkekler dinledi; genç kızlar ve çocuklar da oradaydı. Böylece onlar sadece konuşulanları öğrenmekle kalmadılar; gözleriyle bir sorunun nasıl sorulduğunu, bir hocaya nasıl müracaat edildiğini, cevabın nasıl dinlendiğini, bir ilim ve sohbet meclisinin nasıl teşekkül ettiğini de görmüş oldular.

Bence meselenin en güzel taraflarından biri buydu.

Çocuklarımızın Hafızasında Kalacak Kareler

Çoğu zaman bir misafirliğe veya böyle bir taziye programına gittiğimizde normal insanî sohbetlerin ve muhabbetlerin ötesine geçilemiyor. Elbette hâl hatır sormanın, dertleşmenin, birbirimizin acısını paylaşmanın da ayrı bir değeri vardır. Fakat mecliste ilim sahibi bir insan bulunduğu hâlde, bazen ondan istifade edilemeden kalkılıp gidiliyor.

Siz her ne kadar hoca veya ilim sahibi bir insan olsanız da size bir soru sorulmadıkça sağdan soldan, kenardan dolaşıp bir şey anlatmaya çalışmanız bazen soğuk kaçabiliyor. Diğer taraftan, ihtiyacı olan insanlar da çoğu zaman soru sormayı düşünemiyor. Yahut bir kitabı getirip:

“Hocam, biraz okur musunuz, hep beraber istifade edelim?”

demek akla gelemeyebiliyor.

Böyle olunca meclisler bazen sadece gülmelerin, konuşmaların ve günlük muhabbetlerin yapıldığı ortamlar hâlinde gelip geçiyor.

Hâlbuki dün akşamki gibi bir ortam hazırlanabilir. Şayet orada sorulara cevap verebilecek, alanında uzman, ilminden istifade edilebilecek bir insan varsa onun bilgisinden faydalanmak, bulunduğumuz meclisi daha bereketli hâle getirmek mümkündür.

Böylece hem oradaki insanlar yeni bir şey öğrenmiş hem de çocuklarımız ve gençlerimiz güzel bir geleneği yaşayarak görmüş olurlar.

Belki bugün bir köşede sessizce oturup büyüklerini dinleyen bir çocuk, yıllar sonra bir mecliste bir âlim bulunduğunda:

“Hocam, sizi bulmuşken bir şey sorabilir miyim?”

diyecek.

Çünkü çocuklarımız sadece söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da tevarüs ediyorlar.

Geçmişten Geleceğe Taşınacak Bir Güzellik

Bizim kültürümüzde sohbet meclislerinin, ilim halkalarının ve soru-cevap geleneğinin önemli bir yeri vardır. Bir âlimin bulunduğu yerde ona soru sormak, bilmediğini öğrenmek, bir meseleyi müzakere etmek sıradan hayatın tabii bir parçasıydı.

Belki bugün yeniden canlandırmamız gereken güzelliklerden biri de budur.

Her meclisi mutlaka uzun bir derse veya resmî bir programa dönüştürmekten bahsetmiyorum. Zaten böyle bir şey tabii de olmaz. Fakat şartlar müsait olduğunda, orada bulunan insanların istifade edebileceği bir soru sormak, bir meseleyi müzakereye açmak veya bir kitaptan birkaç sayfa okumak, sıradan bir beraberliği çok daha bereketli bir hâle getirebilir.

Nitekim Efendimiz  (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor;

“Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde bir araya gelir, Allah’ın Kitabı’nı okur ve onu kendi aralarında müzakere ederlerse üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kuşatır, melekler etraflarını sarar ve Allah onları kendi katındakilere anar.”(Müslim, Zikir, 38)

Hadisteki “onu kendi aralarında müzakere ederler” ifadesi, dün akşam şahit olduğum manzarayı düşünürken bana ayrıca anlamlı geliyor.

Cibril hadisinde de hatırlanacağı üzere sonradan Cebrail (as) olduğu anlaşılan zatın Peygamber Efendimiz (as)a soru sorması onun da cevap vermesi, o ayrıldıktan sonra da ‘O cibril  idi, size dininizi öğretmek için geldi’ (Müslim, Îmân, 1) buyurması dini öğrenmenin en önemli metodlarından birinin de işin ehli insanlara soru sormak cevabını almak olduğu anlaşılmaktadır.

Bu açıdan dün akşam ihtiyacı olan soruları sorarak böyle bir ortamın oluşmasına ve oradaki insanların bir şeyler öğrenmesine vesile olan arkadaşımızı gerçekten tebrik ediyorum.

Keşke gittiğimiz yerlerde, şartlar ve ortam müsait olduğunda, normal sohbet ve muhabbetin yanında böyle soru-cevaplara, kitap okumalarına ve ilmî müzakerelere de yer verilebilse... Birileri buna vesile olsa...

Belki bir soru ile başlayan sohbet, bir insanın yıllardır zihninde taşıdığı bir problemi çözecek; belki bir başkasının hiç bilmediği bir meseleyi öğrenmesine vesile olacak. Belki de o mecliste bulunan bir çocuk veya genç, hafızasına yerleşen o güzel kareyi yıllar sonra kendi çocuklarına taşıyacak.

Zira geçmişten tevarüs ettiğimiz güzellikleri gelecek nesillere aktarmanın yollarından biri de onları sadece anlatmak değil, yaşatarak göstermektir.

Ve nihayetinde, hayra vesile olan da onu yapan gibidir.