BİRLEŞEN YOLLAR

Okuma Süresi 13 dkYayınlanma Pazar, Şubat 15 2026
Paylaş
X Post
BİRLEŞEN YOLLAR
 


BİRLEŞEN YOLLAR

Okulların açıldığı o ilk gün…

İstanbul, üzerine giydiği kehribar rengi hırkasıyla, yorgun ama mağrur bir güzel gibi Boğaz’ın serin sularına bakıyor; dökülen her çınar yaprağı şehrin bin yıllık bir hatırasını fısıldıyordu.

Nurbanu, servis otobüsünün korunaklı bir köşesinde, tekli koltuğunda kitap okuyordu. 

Araç zarif bir kavisle bir evin önünde durakladı. Motorun hafif sarsıntısıyla birlikte aracın kapısı, adeta yeni bir hikâyeye kapı aralarcasına ağır ağır yana kaydı. Eşiğin hemen ötesinde beliren genç bir silüet, sabahın yumuşak ışığı eşliğinde içeriye adımını attı.

Genç, kömür karası gözlerini bir ok gibi Nurbanu’nun bakışlarına hapsetti.

İnsanı kendinden alan simayı bir nakkaşın titizliğiyle seyretmekten kendini alamadı: Bir kalem işçiliğiyle çizilmişçesine yüze mânâ katan mağrur kaşlar, insana huzur ve dinginlik aşılayan beyaz, pürüzsüz bir alın ve tüm bu güzelliği tamamlayan gür, ışıltılı saçlar... Karşısında, usta bir ressamın son dokunuşunu henüz vurduğu canlı bir tablo duruyordu sanki.

Servis aracı okulun önünde durduğunda genç, Nurbanu’nun yanına gelip fısıldadı:

“Adım Hakan, 6/B sınıfındayım.”

O günden sonra sınıflarına giden yol, ikisi için de ortak bir yürüyüşe dönüştü. 

Her sabah servis önce Nurbanu’yu, sonra da Hakan’ı alıyordu. Hakan ona her bakışında hafifçe gülümsüyor, “Günaydın,” diyerek yüreğinde ince bir sızıyla yerine geçiyordu. 

 Lise bittiğinde her ikisinin de kalbinde inceden bir iz kalmıştı. 

Üniversite hayatına başlayacak olan Hakan, Nurbanu’dan bir cevap almadan yeni yerine gitmek istemedi. Nurbanu, erken olduğu gerekçesiyle Hakan’ın talebini kabul etmedi. Hakan da işi zamana bırakmayı tercih etti. 

Sonra yollar ayrıldı. Her ikisi de farklı şehirlerde üniversite eğitimlerine başladılar. Tanıştığı yeni yüzlerle birlikte Nurbanu’nun dünyası, hayalleri ve sevdaları da değişti. O günlerde izlediği Birleşen Yollar filmi, içindeki duygulara ışık oldu.

Bir gece rüyasında lise yıllarından tanıştığı Hakan’ın bir başkasıyla nişanlandığını gördü. Bunu filmin tesirine yordu. Artık o, lisedeki Nurbanu değildi; başını örtmüş, beş vakit namaza başlamış, inandığı değerlere göre yol almış genç bir hanımefendiydi. Hakan’ın da kendisi gibi değişmiş olacağını hiç düşünmedi o sıralar.

Aradan yıllar geçti. Üniversite hayatı sona erdi. Memleketinde katıldığı bir düğünde Hakan’ı görünce heyecanlandı. Demek Hakan da aynı iklime adım atmış, kutlu yolun yolcusu olmuştu. Kısa bir sorup soruşturmadan sonra yanılmadığını anladı. Bir tanıdıkla haber gönderdi, isterse görüşmelerinin mümkün olduğunu ifade etti. 

Hakan, Nurbanu’nun mesajını aldığında kalbi göğsüne sığmadı. Kısa süre sonra aileler görüştüler ve 2016 baharında sade bir törenle evlendiler.

Hakan’ın önceki halini bilen Nurbanu, Hakan’a şu muazzam tespiti yaptı: 

"Hizmet’in muhteşem bir dönüştürme kudreti var. Ve bunu sessizce yapıyor; siz değiştiğinizin farkına bile varmıyorsunuz."

Ancak hayatın sert rüzgârları kapıdaydı. Hakan’ın askere gidişinden iki ay kadar sonra 15 Temmuz vakası oldu. Ülke bir anda toz dumana döndü. Göz gözü görmüyordu.

O günlerde Nurbanu hem çalışıyor hem de mağdurların yardımına koşuyordu. İşten yorgun geldiği bir gün tam istirahate çekilmek üzereyken görümcesi aradı:

“Köpeğimiz hastalandı. Gel birlikte onu hayvan hastanesine götürelim.”

 “Çok yorgunum. Sen götürsen.” dedi Nurbanu. Tam o sırada bir arkadaşı daha aradı. Anlaşılan o gece rahat yoktu.

“Bir ablanın eşini almışlar. Sen yanına gidip haber verebilir misin?”

Nurbanu hemen görümcesini arayarak:

“Köpeği götürelim. Sonra sen beni arkadaşımın evine bırakırsın.” dedi.

 Hastaneye varır varmaz babası aradı. 

“Kapıya polisler geldi. Hemen gelsen iyi olur.”

Hayvan hastanesi evlerine çok yakındı. Polislerin gelmesi an meselesiydi. Üzerinde sadece ince bir pijama vardı.

“Acaba çalılıkların arasına mı saklansam?” diye geçirdi içinden. 

Hava soğuktu. Güz rüzgarları kasıp kavuruyordu.

Tam o sırada bir buluttan müthiş bir ateş fışkırdı, gitgide yaklaşarak şiddetlenen bir çatırtı koptu. Sağanak bir güz yağmuru başladı.

Otobana doğru koştu. 

Durak harici olmasına rağmen Silivri otobüsü, karanlığın içinden bir ışık seli gibi gelip önünde durdu.

Şoföre teşekkür edip gitti en arka koltuğa oturdu.

Nereye gideceğini bilmiyordu. 

Eşi hapiste olan bir arkadaşı aklına geldi. 

Nurbanu dört ay boyunca oradan oraya saklandı. 

“Hakan askerden gelsin, birlikte karar verelim.’’ diye düşündü. 

Artık saklanmaktan, belirsizlikten ve ona, buna yük olmaktan çok yorulmuştu.  Bu arada üç aylar da girmişti. O sabah, evinde kaldığı arkadaşı dışarı çıkmıştı. Onun da araması vardı.

Biraz sonra kapının zili çaldı. Arkadaşı polislerle birlikte dönmüştü. Polislerin biri son derece sert davranıyordu. Nurbanu:

“Bizi tanımadan nasıl böyle davranıyorsunuz?” diye sordu. 

Dolabın kapağı açık kalmıştı. O polis öyle bir kötü vurdu ki kafası bir anda şişti. 

Nurbanu dolaptan buz getirdi. Şişliğin üzerine koydu. Polis minnetle baktı Nurbanu’ya.

Soğuk bir kış günüydü. 

Polisler, Nurbanu’yu ve arkadaşını Vatan Emniyet’e götürdüler. Nurbanu, üç gün boyunca bir hücrede tek başına kaldı. Yalnızlık dayanılmazdı. Üç gün boyunca her gün yedi sekiz polis tarafından sorguya çekildi. 

“Biz sana yardımcı olmak istiyoruz. Her şeyi biliyoruz. Bize anlat.” dediler.

Ancak Nurbanu kimsenin kendi yüzünden zarar görmesini istemedi. Dördüncü gün hâkim karşısına çıkarıldı ve Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

Koğuşun kapısı açıldığında içi korkuyla doldu. Herkesin başı açıktı.

‘’Adlilerin koğuşuna verdiler.’’ diye düşündü.

Kapıda öylece kalakalmıştı. İçeri adım atamıyordu.

Bir abla usulca ellerinden tuttu:

“Korkma, burada herkes senin gibi.” 

Kamuoyundan herkesin tanıdığı insanların eşleri, kızları oradaydı. 

Nurbanu’ya yardımcı oldular, hazırda ne varsa masaya getirip ikram ettiler. Nurbanu, yatağına geçtiğinde yatağının üzerinde temiz kıyafetler, havlu, şampuan... Her şey hazırdı.

Bakırköy’ün gri duvarları, dışarıdan bakıldığında birer zindan gibi görünse de içeride ‘Anne kahvaltıları’ ve ‘Kızlar sofraları’ ile örülen kutsal bir aile yuvası sayılırdı. Anneler, kendi evlatlarına duydukları hasreti, koğuştaki genç kızlara özenle hazırladıkları kahvaltılarla dindiriyor; kızlar ise elleriyle hazırladıkları yiyecekleri, kendi annelerinin yerine o kutlu ellere ikram ediyorlardı.  

Bir görüş günü Hakan geldi. Askerliği bitmişti. Dünyalar Nurbanu’nun oldu. Camın ardından seslendi eşine:

“Hakan’ım! Bu süreç çok uzayacak gibi. Beklemek zorunda değilsin. İmtihanını zorlaştırmak istemiyorum. Kaybetmeni istemem. ”

Hakan hiç tereddüt etmeden “Ben seni bir ömür boyu beklerim.” dedi.

O an, Hakan Nurbanu’nun gözünde efsaneleşti. Böyle bir eş nasip ettiği için Rabbine şükretti.

Hakan, Beylikdüzü’nde büyük bir şirkette çalışmaya başladı. Bir yanda da mağdur ailelere yardım ediyordu.

Son zamanlarda nükseden hastalıklarından dolayı sık sık hastaneye gidiyordu. Kortizon tedavisi görüyor, vücudunda çıkan yaralarla mücadele ediyordu. Eşinin bu durumu Nurbanu’yu çok üzüyordu. 

Bir gün Hakan’ın çalıştığı şirkete istihbarattan iki kişi gelip “Bizimle çalışacaksın.” dediler. “Senin kimlerden para aldığını, kimlere yardım yaptığını, her şeyi biliyoruz. Eşin Nurbanu da içerde.”

İnsanlıktan uzak, vahşi bir teklifti bu. 

Hakan: 

“Çok hastayım. Yarın Çam Sakura Hastanesi’nde randevum var. Gelin, beni oradan alın. Size yardımcı olayım.” dedi.  

Kimsenin canını yakmamak için o gün apar topar yurt dışına çıktı. Hakan’ın gidişinden sonraki ilk görüşe, Nurbanu’nun annesi ve görümcesi geldi. İkisi de ağlıyordu.

Onların bu halini görünce Nurbanu, Hakan’ın ölmüş olabileceğini düşündü.

“Hakan gitti.” dediler.

Nurbanu derin bir nefes aldı:

“Yollar bizim için. O sağ oldukça o yollar bir gün bizi birleştirecek.” dedi.

Bir ay boyunca Hakan’dan ses seda çıkmadı. Nurbanu’nun aklı Meriç’in soğuk sularında, bir çalılığın arkasında ya da bir sınır kapısının karanlığındaydı. "Ya yakalanırsa ya hastalığı nüksederse?" soruları zihnini bir değirmen gibi öğütürken o hep gizli gizli ağladı. 

Bir ay sonra görümcesi Hakan’ın Hollanda’da olduğunu haber verince bu defa da hasret kokulu sevinç gözyaşları dökmeye başladı. 

Nihayet, sayılı günler bitti. Dört duvar arasında beş yıl doldu. Nurbanu tahliye oldu. 

Hakan, Hollanda’ya yerleşmiş ve Respect School’un Aile Okulu’na kayıt yaptırmıştı. Aile Okulu’nun direktörü Cemil Gürpınar’a bir soru sormuştu:

“Hocam, Sevgililer Günü’nü kutlamak caiz mi?”

Cemil Hoca gülümseyerek:

‘’Birbirini seven iki kişi için her gün, Sevgililer Günü’dür.”

14 Şubat akşamı, İstanbul’un ışıkları uçağın penceresinden süzülüp yerini gümüş rengi bir ay ışığına bıraktığında Nurbanu dualarının kabul olmuş menzilinde süzülüyordu. 

Yollar bu kez sevenleri birleştirmek için serilmişti ayaklarının altına. 

Amsterdam Havaalanı’nın kalabalığı içinde, elinde kırmızı güllerle duran o genç; yıllar önce okul servis aracında karşılaştığı o kömür gözlü çocuktan başkası değildi. 

Zaman bedenleri yormuştu ama birbirlerine değen bakışları hâlâ o ilk günkü kadar taze ve sevgi doluydu.

Hakan kömür karası gözlerini bir ok gibi Nurbanu’nun bakışlarına hapsetti.

Tıpkı okulun ilk günü servis aracında baktığı gibi baktı Nurbanu’ya.

O an, bir erkeğin gözlerinden gelen bir bakışın bir kadını dünyanın en mutlu insanı yaptığını fark etti Nurbanu.

Yılların hasretiyle birbirlerine sarıldılar.

Hakan, Nurbanu’nun kalbine fısıldadı:

“Seni bir daha göremeyeceğim diye çok korktum.” 

“Ben de” dedi Nurbanu: 

“Yollar yine birleştirdi bizi, çok şükür.”