Hakkaniyet

Hakkaniyet, direk insanın vicdanıyla sağlıklı irtibat kurmasının sonucudur. Dış alemimizde veya sosyal hayatımızda neleri yapmaya veya yapmamaya memur olduğumuzu belirleyen çizgilerin vicdanımıza dayalı haritasına riayet etmek demektir. Vicdanımızda hak, hukuk haritasını iyice belirler ve sonra hayatımızı hukuk yolunu bu haritaya göre kat etmeye çalışırsak doğru bir hayat yaşamış oluruz. Böylece hayatımızda bir hakkaniyet oluşur. Vicdan kulağımıza eğilerek bazı soruları haykırırsak zulümden uzak, hakkaniyete yakın bir hayat yaşama şansına sahip oluruz.
“Bu sözü söylemeye benim hakkım var mı?” “Bunu yemek benim hakkım mı?” “Buraya oturma hakkına sahip miyim?” “Nerede uyusam daha hakkaniyetli olur?” “Aldığımı maaşı tam hak etmek için ne kadar ve nasıl daha çalışmalıyım?” Fener mesabesindeki bu soruları vicdanımıza acımasızca sordukça hakkaniyeti temin eden vicdan haritamız daha da aydınlanacak ve belirgin hale gelecektir.
Hakkaniyet neden bu kadar önemli? Çünkü ister devletler arası, isterse toplumlar arası ve aile içi kardeşler arasındaki tüm kavgaların büyük oranda sona ermesi ancak hakkaniyete göre davranmakla mümkündür. Yaşanabilir bir dünya için hakkaniyetin arzulu bir talibi, hakikatin samimi bir rağıbi olmaktan başka yol yoktur. Sehl-i mümteni olan Peygamber (sav) beyanı bu durumu bir çırpıda ne güzel ifade eder:
“Allahümme erinel hakka hakkan verzuknâ ittibâehu ve erinel bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâbehü" - Allah’ım, bana hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmayı nasip et. Bâtılı da, bâtıl olarak tanıt! Ve ondan uzaklaşmayı nasip et.” (Mektubat, İmam u Rabbani)
Evet burada; “Hakkı göster talebi hakkımı göster talebinden farksızdır” Yani Yaradan olan Hak’ı bilip tanımak hakkın ve hakkaniyetin kaynağıdır çünkü. Dil, vicdan veya kalp maderinin derinliklerinde bilinen Ya Hak’tır. Hakkı ve hukuku Kitabullah’tan vicdan haritalarımıza kadar tayin ve tespit ederek yerleştiren Ya HAK olan ALLAH’tır.
Evet, insanın haddini bilmesi de hakkını bilmesinden farklı değildir. Yaşanabilir bir dünyanın temeli hakkaniyet düşüncesine dayanır. O zaman Hak neye göre belirlenir? Verdiğimiz emeklerimiz, yaptığımız anlaşmalar, sözleşmeler, dinin ve ahlakın prensipleri yaşadığımız toplumun örfü ve kanunları, yetki ve sorumluluklarımız hakkımızı belirler. Ve tüm bunların tabi vicdan haritasında karşılığını bulmamızla tam rayına oturur. Şatibi’nin El-Muvâfakât’ında koymuş olduğu mantığa göre tüm bunların kesişim noktalarını vicdan adesesi ile doğru belirlenmesi gerekir. Bu kesişim noktalarının doğru ayarlanması vicdan adesesi ile ancak mümkündür. Bu tecrübeyi vicdandan alırız. Din, ahlak, kanunlar bir şeyler diyor ama asıl senin vicdanın bu prensipleri nasıl yorumluyor, nasıl algılıyor, nasıl okuyor?
Örneğin sokak lambasında kitap okumak dünya ve ahiret kurallarına göre caizdir. Fakat devamlı takva yaşamı tavsiye eden bir hocanın, sokak lambalarından istifade ile en azından kitap okumaması veya ticarete sebep olan bir girişimde veya eylemde bulunmaması daha uygundur. Çünkü inanç ve konuşmalarımızla herkes için geçerli olmasa da bizi bağlayan ayrıca sübjektif bir hak, sübjektif bir sınır oluşur.
Doğan Cüceloğlu'nun anlattığına göre bir uçak seyahati esnasında bir yolcu bir başkasına isterse kendi yerini yani koltuğunu verebileceğini söyler. Bu durum Hocanın dikkatini çok çeker. Uçağın içindeyken de bu centilmen beyefendiye neden kendi koltuğunu tanımadığın başka yolcuya teklif ettiğini soramaz. Ancak iniş yaptıktan sonra polis sırasında bu beyefendiye neden böyle bir fedakârlık yapmak istediğini sorma şansına sahip olur. O da der ki; “Benim oturduğum koltuk numarasını ben daha sonra satın aldım. Dolayısıyla benim oturduğum koltuk verdiğim bilet fiyatından daha pahalı.” Cüceloğlu yine adamın bu centilmenliğine aradığı cevabı bulamadığından hayretle tekrar sorar; “Ama neden?” der. “Neden böyle bir teklifi yaptın. Senin bu durumunu kimse bilmiyordu ki!” O batılı derki; “Ödediğim paraya göre bu koltukta oturmak benim hakkım değildi, aslında o beyefendinin hakkıydı. Hakkaniyet bunu gerektirir” der.
Aslında bizim dünyamızın insanları olarak, hakkaniyete göre hayat yaşamaya biz daha layığız. Çünkü dini ve ahlaki kaynaklarımızın hiçbiri hakkaniyet ölçülerini inkâr etmez, bilakis hakkaniyeti bir temel ve esas olarak kabul eder. Buna rağmen Müslümanların cemiyet hayatında hakkaniyetin yaptırım gücünün az olması, değer ve kıymetinin az oluşu, büyük oranda eğitim sisteminin kültürümüze ve dinimize uyumsuzluğundan kaynaklanır. Herkes hakkaniyeti bilse de herkes haksızlığa tahammül edemez. Fakat hayatın güç basamaklarında ilerlemeye başlayan pek çoğumuz eğitim ve terbiye eksikliğinden dolayı hakkaniyete riayet etme lüzumunu hissetmeyiz. Fakat kaynaklarımız bize hak hususunda daha hassas olmamızı salıklar:
El ile başkalarının hakkını gasp edemeyiz:
"Kim bir karış toprak gasp ederse, Allah kıyamet gününde onu yedi kat yerden kafasına geçirir (boynuna dolar).". (Buhari (Mezâlim 13, Bed'ü'l-halk 2)
Dil ile de başkalarını hakkını gasp edemeyiz.
Dil ile diğer taraftan gıybet, tenkit, aşağılama, hümeze ve lümeze ile de kul hakkına giremeyiz. Gıybetle yapılan şahsiyet gaspı toprak gaspı gibidir. Bir mümini küçük düşürmeye hakkımız yoktur.
Hz. Osman (r.a) bir yıl önce bir kızgınlık esnasında kölesinin kulağını bükmüş, çekmişti. Ve bu haksızlık, içinde kapanmayan bir yara haline geldi. En sonunda dayanamadı, kölesini karşısına aldı:
“-Ben geçen sene kulağını bükmüştüm, der. Gel sen de benim kulağımı bük, hakkın kalmasın.”
Köle Hz. Osman’ın ciddiyetini görünce itiraza cesaret edemedi ve Hz. Osman’ın (r.a) kulağına yapışıp bükmeye başladı. Bu sırada Hz. Osman ise;
“-İyi bük, iyi bük! demektedir. Ne de olsa dünyadaki kısas, ahiretteki kısastan daha hafiftir.”
Peygamberimiz (sav) evindeki sadaka hurmalarından dolayı evlatları yiyebilir diye sabaha kadar yatağında döndü durdu. Çünkü Al-i Beyte sadaka gelirlerinden yemek haramdı, hakları değildi.
Yetki, görev, vazife ve sorumluluklarımız da hakkımızı tayin ve tespit eder. Yine Hz. Osman Efendimiz, Hudeybiye esnasında müşriklerle anlaşabilmek için elçi olarak Mekke’ye Peygamberimiz (sav) tarafından elçi olarak gönderildi. Mekke müşriklerinin arasına gitmek aslında ateşin içine girmek gibi bir şeydi. Müminlerin en büyük arzusunun vatanları olan Mekke'de sadece Kâbe'yi tavaf etmek olduğunu onlara ifade etti. Yani umre yapmaktı. Mekkeliler kesinlikle böyle bir umreye müsaade etmek istemiyorlardı. Fakat Hz. Osman’a “Kabe’yi sadece sen tavaf etmek istersen, et” dediler.
Hz. Osman “Hayır” dedi. “Resulullah (sav) onu tavaf etmedikçe, ben de etmem.”
Belki pek çoğumuz Hz. Osman Efendimiz durumunda olsaydık el altından umre yapmayı tercih edebilirdik. Halk tabiri ile “çaktırmadan...” Ben Hz. Osman Efendimizdeki bu dürüstlüğe hayran oldum. Anlaşılan o ki Efendimizin (sav) Umre yapamadığı bir yerde Hz. Osman Efendimiz de umre yapma hakkını, yetkinliğini kendinde bulamadı.
Fethullah Gülen Hocamızın babası Ramiz Efendi tarlalardan hayvanlarını geçirirken hakkım değil mülahazası ile hayvanlarının ağzını bağladı. Bir Allah dostu bir bahçenin çamurunu başka yere taşıma hakkını kendinde görmediğinden ayakkabısına bulaşan çamurları oracıkta temizledi.
En kaliteli hayat hakkaniyete göre yaşanandır. Dağlar, taşlar, denizler bir düzen içinde yüzen gezegenler bir milim başkalarının hakkını gasp etmezler. İnsanoğlu olarak biz de Hak üzere devam eden bu düzene en azından uyum sağlama cehdi ve gayreti içinde olmalıyız.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

HÜSEYİN ODABAŞI

ŞERİF ALİ TEKALAN












