Hiç mi şikayet etmeyeceğiz?

Allah’ın (cc) her şeyi hikmetle yaratması, mahlukatına
karşı çok merhametli olması ve mahlûkatına karşı muhabbetin de ötesinde bir
alâka duymasıyla birlikte kâinatta görülen hastalıkların, belaların, afetlerin,
ayrılıkların, ölümlerin, yok oluşların ve daha nice zorlukların ve sıkıntıların
var olmasının ve kullarının bunlarla imtihan edilmelerinin nasıl
açıklanabileceği en büyük sorulardan birisidir.
Allah (cc) “Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zinet
kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak
istedik. Ve elbette Biz onun üstünde ne varsa hepsini, kupkuru yapıp dümdüz
edeceğiz.” (Kehf suresi 7–8) gibi ayeti kerimelerde her şeyin çok güzel, süslü
ve cazip yaratıldığını ve şuurlu (bilinç sahibi) varlıkların bunlarla imtihan
edildiğini ve sonra da her şeyin tahrip edileceğinden bahsetmektedir.
Günümüzde de bazıları bu ifade edilen olumsuz negatif
durumları ileri sürerek uluhiyeti, bir yaratıcının varlığını inkâr etmekte veya
yarattıklarına karşı çok merhametli bir yaratıcıyla böyle olumsuzlukların bir
arada olmasını kabul edememektedirler. Hatta bazı dinlerde dış görünüşü çirkin
ve kötü olan şeyleri o iyiliklerin ve güzelliklerin yaratıcısına vermemek için
bir de kötülük ve şer tanrısı icat etmişlerdir. Halbuki çoklarının kaybedip
savrulduğu ve sapıklıklara düştüğü bu yerde, Kur’an ve Sünnet, her şeyi en
güzel ve en doğru şekilde ortaya koyan nurefşan beyanlarıyla bu zor meseleleri
en mükemmel bir şekilde açıklığa kavuşturmuştur.
Hazreti Bediüzzaman Kur’an ve Sünnet’in ışığı altında 24.
Mektup, 13. Lem’a (Şeytan’dan İstiaze Risalesi) ve 26. Söz (Kader Risalesi)
gibi risalelerde bu zorlu sorunun cevabını çok detaylı bir şekilde ele
almışlardır. 24. Mektup’un başında bu problem kapsamlı bir soru olarak şöyle
ifade edilmektedir:
“Cenâb-ı Hakk’ın yüce isimlerinden Rahîm (çok merhametli),
Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) ve Vedûd’un (mahlûkata karşı muhabbetin de
ötesinde bir alâka duyan) gerektirdiği şefkatli terbiye, fayda ve hikmet
gözeten idare ve muhabbet içeren lütuflar; dehşet ve korku veren ölümle,
hiçlikle, yokluk ve ayrılıkla, musibet ve zorluklarla nasıl ve ne şekilde
bağdaşır?
Haydi, insan ebedî saadete gittiği için ölüm yolundan
geçmesini hoş görelim. Fakat bu nazik ve nazenin canlı ağaç ve bitki
türlerinin, çiçeklerin.. varlığa lâyık, hayata âşık ve bekâya çok arzulu hayvan
cinslerinin sürekli, hiçbiri dışarıda bırakılmadan yok edilmesinde.. göz
açtırmadan, gayet süratle idamlarında.. nefes aldırmadan, zahmetle
çalıştırılmalarında.. hiçbiri rahat vaziyette bırakılmadan musibetlerle halden
hale sokulmalarında.. hiçbiri dışarıda tutulmadan öldürülmelerinde.. hiçbiri
dünyada durmayıp yok olmalarında.. ve hiçbiri bundan memnun değilken dünyadan
ayrılmalarında nasıl bir şefkat ve merhamet var? Bunda hangi hikmet ve fayda
bulunur, bu hangi lütfa ve merhamete sığar?” (24. Mektup)
Hazreti Üstad bu soruyu cevaplarken, her şeyden önce en
temel bir mesele olarak kâinatın ve yaratılışın mahiyet ve hikmetinin doğru
anlaşılması gerektiğine dikkat çekmekte ve daha sonra da basamak basamak,
kalpleri ve akılları tatmin eden diğer hikmetlerle devam etmektedir. Bu en
temel mesele doğru anlaşıldığında, konu sağlam bir zeminde değerlendirilebilme
imkanına kavuşacabilecektir…
Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder
Kur’an dünyayı Rahman’ın bir misafirhanesi olarak
göstermektedir. Yaratılan her şey ise O’nun güzel isimlerinin tecelli ettiği
aynalardır. Sanat ile yaratılan ve durmadan yenilenen her şey ise O’nu anlatan
ilahi bir kitap ve mektuptur. Kur’an’dan bu dersi almak suretiyle bu dünyanın
geçici olmasından, eşyanın yok olup gitmesinden ve insanın bunlara âşık
olmasından kaynaklanan yaralar en güzel bir şekilde tedavi edilebilir ve
vesvese ve kuruntuların yol açtığı karanlıklardan kurtulmak mümkün olabilir. (B.
S. Nursi, 32. Söz)
Aslında bu kâinatta var olan pozitif ve negatif her türlü
oluşum, dönüşüm ve yok olmalar ve bunlardan kaynaklanan her türlü hareketler
işte kâinatın yaratılışından beklenen hikmetlerin ve gayelerin gerçeklemesi
içindir. Nihayetsiz hikmetleri, faydalari ve güzellikleri içinde barındıran bu
faaliyetlerinden dolayı her şeyin biricik sahibi ve hâkimi olan Allah’tan (cc)
hiç kimsenin bir şikâyet hakkı da yoktur:
“Yirmi Altıncı Söz’ün dördüncü bahsinde denildiği gibi,
nasıl ki maharetli bir sanatkâr, kıymetli bir elbiseyi süslü ve nakışlı şekilde
dikmek için miskin bir adamı –lâyık olduğu bir ücret karşılığında– model
yaparak kendi sanat ve maharetini göstermek ister. O elbiseyi o miskin adamın
üstünde keser, biçer, kısaltır, uzatır; adamı da oturtur, kaldırır, çeşitli
vaziyetlere sokar. O miskin adamın, sanatkâra: “Neden beni güzelleştiren
elbiseye ilişip onu değiştiriyor ve kaldırıp oturtarak bana zahmet veriyorsun,
istirahatımı bozuyorsun?” demeye hakkı var mıdır? Aynen öyle de, Sâni-i
Zülcelâl her varlık türünün mahiyetini birer model yaparak isimlerinin
nakışlarıyla sanatının mükemmelliğini göstermek için her şeye, bilhassa
canlılara, duygularla süslenmiş bir vücut elbisesi giydirir, üstünde kazâ ve
kader kalemiyle nakışlar işler, isimlerinin cilvelerini sergiler. Her varlığa
da ona lâyık şekilde, ücret olarak bir kemâl, bir lezzet, bir feyiz verir.
"Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder" sırrının sahibi
Sâni-i Zülcelâl’e karşı bir şeyin, “Bana zahmet veriyorsun, istirahatımı
bozuyorsun.” demeye hakkı var mıdır? Hâşâ!..” (24. Mektup)
Yaratılan her şey hiçbir liyakat ve hak sahibi olmadan,
Allah’ın (cc) onlara yoktan verdiği varlık nimetlerine şükretmekten sorumlu
iken vermediği şeylerde ise hak talep etme hakkına sahip değillerdir:
“Evet, varlıkların Vâcibü’l-Vücûd’a karşı hak iddia etmeye
hiçbir şekilde hakları yoktur. Onların vazifesi daima şükür ve hamd ile Cenâb-ı
Hakk’ın verdiği varlık mertebelerinin hakkını yerine getirmektir. Çünkü verilen
bütün varlık mertebeleri mevcuttur, meydana gelmiştir, birer sebep ister. Fakat
verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise yoktur ve sonsuzdur. Olmayan şey,
sebep istemez. Sonsuz bir şeyin sebebi olamaz. Mesela madenler, “Niçin bitki
olmadık?” diyerek şikâyet edemez. Belki maden olarak varlığa eriştikleri için
vazifeleri Fâtır’ına şükrandır. Bitkiler, “Niçin hayvan olmadım?” deyip şikâyet
edemez. Belki var olmakla beraber hayata kavuştukları için vazifeleri şükürdür.
Hayvanlar da, “Niçin insan olmadım?” diye şikâyet edemez. Hayat ve varlık ile
beraber kıymetli bir ruh cevheri kendilerine verildiği için onların vazifesi
teşekkürdür. Ve bunun gibi, başka misalleri de kıyasla… Ey şikâyet eden insan!
Sen yokluk âleminde kalmadın, varlık nimetini giydin, hayatı tattın, cansız
durmadın, hayvan olmadın, İslamiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sağlık
ve selamet nimetini gördün vesaire…
Ey nankör! Nereden hak buluyorsun ki, Cenâb-ı Hakk’ın sana
verdiği, nimetin ta kendisi olan varlık mertebelerine şükretmeyerek –imkânat
türünden, mevcut olmayan, eline geçmeyen ve lâyık olmadığın– yüksek nimetler
sana verilmediği için boş bir hırsla Cenâbı Hak’tan şikâyet ediyor ve nankörlük
yapıyorsun? Bir adam bir minarenin başına çıkar gibi yüksek bir mertebeye
çıksın, büyük bir makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün de o
nimetleri verene şükretmesin ve “Niçin daha yükseğe çıkamadım?” diye şikâyet
ederek ağlayıp sızlasın… Acaba böyle bir adam ne kadar haksızlık, nankörlük ve
ne kadar büyük divanelik eder; divaneler bile anlar…” (24. Mektup)
Bu hakikatlerin farkında olan insanlar kendilerine verilen
her şeyden dolayı bunları onlara lütfeden Zat’a (cc) karşı şükrederken, kanaat
sahibi olacak, başkalarının sahip olduklarına göz dikip gasp etme yoluna
girmeyecek, hırsa düşmeyecek, verilen şeylerin değerini bilip iktisat edecek ve
israftan uzak duracaktır. Bu sayede hem kendisine hem de topluma faydalı yüksek
ahlak sahibi bir birey olabilecektir:
“Ey kanaatsiz, hırslı, iktisatsız, müsrif, haksız ve
şikâyet eden gafil insan! Kesinlikle bil ki, kanaat kârlı bir teşekkür, hırs
ise zararlı bir nankörlüktür. İktisat, yani tutumlu olmak nimete güzel ve
menfaatli bir hürmettir. İsraf ise nimeti çirkin ve zararlı bir şekilde hafife
almaktır. Aklın varsa kanaate alış ve Allah’ın rızasını kazanmaya çalış.
Tahammül edemezsen “Ya Sabûr” de, sabır iste, hakkına razı ol, şikâyet etme!
Kimden kime şikâyet ettiğini bil, sus! İlla şikâyet etmek istersen nefsini Cenâb-ı
Hakk’a şikâyet et, çünkü kusur ondadır.” (24. Mektup)
İnşallah sonraki yazıda diğer hikmetlerle soruyu
cevaplamaya devam edelim…
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

HÜSEYİN ODABAŞI

ERTUĞRUL İNCEKUL

SAFVET SENİH

ABDULLAH AYMAZ

Yetim Akim de, ‘Kimse Yok mu?’ demişti, o şimdi 16...

Erdoğan’ın diploması yeniden tartışmada: “Prof.” i...

Hakan Kara açıkladı: 2025’te altın kaçakçılığı pat...

CHP'li Mahmut Tanal: KHK dosyaları yeniden incelen...

İsrail basını: Türkiye, çifte vatandaş İsrailli as...







