Hiç mi şikayet etmeyeceğiz?

Okuma Süresi 13 dkYayınlanma Cuma, Şubat 27 2026
Paylaş
X Post
Hiç mi şikayet etmeyeceğiz?


Allah’ın (cc) her şeyi hikmetle yaratması, mahlukatına karşı çok merhametli olması ve mahlûkatına karşı muhabbetin de ötesinde bir alâka duymasıyla birlikte kâinatta görülen hastalıkların, belaların, afetlerin, ayrılıkların, ölümlerin, yok oluşların ve daha nice zorlukların ve sıkıntıların var olmasının ve kullarının bunlarla imtihan edilmelerinin nasıl açıklanabileceği en büyük sorulardan birisidir.

Allah (cc) “Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zinet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik. Ve elbette Biz onun üstünde ne varsa hepsini, kupkuru yapıp dümdüz edeceğiz.” (Kehf suresi 7–8) gibi ayeti kerimelerde her şeyin çok güzel, süslü ve cazip yaratıldığını ve şuurlu (bilinç sahibi) varlıkların bunlarla imtihan edildiğini ve sonra da her şeyin tahrip edileceğinden bahsetmektedir.

Günümüzde de bazıları bu ifade edilen olumsuz negatif durumları ileri sürerek uluhiyeti, bir yaratıcının varlığını inkâr etmekte veya yarattıklarına karşı çok merhametli bir yaratıcıyla böyle olumsuzlukların bir arada olmasını kabul edememektedirler. Hatta bazı dinlerde dış görünüşü çirkin ve kötü olan şeyleri o iyiliklerin ve güzelliklerin yaratıcısına vermemek için bir de kötülük ve şer tanrısı icat etmişlerdir. Halbuki çoklarının kaybedip savrulduğu ve sapıklıklara düştüğü bu yerde, Kur’an ve Sünnet, her şeyi en güzel ve en doğru şekilde ortaya koyan nurefşan beyanlarıyla bu zor meseleleri en mükemmel bir şekilde açıklığa kavuşturmuştur.    

Hazreti Bediüzzaman Kur’an ve Sünnet’in ışığı altında 24. Mektup, 13. Lem’a (Şeytan’dan İstiaze Risalesi) ve 26. Söz (Kader Risalesi) gibi risalelerde bu zorlu sorunun cevabını çok detaylı bir şekilde ele almışlardır. 24. Mektup’un başında bu problem kapsamlı bir soru olarak şöyle ifade edilmektedir:

“Cenâb-ı Hakk’ın yüce isimlerinden Rahîm (çok merhametli), Hakîm (her şeyi hikmetle yapan) ve Vedûd’un (mahlûkata karşı muhabbetin de ötesinde bir alâka duyan) gerektirdiği şefkatli terbiye, fayda ve hikmet gözeten idare ve muhabbet içeren lütuflar; dehşet ve korku veren ölümle, hiçlikle, yokluk ve ayrılıkla, musibet ve zorluklarla nasıl ve ne şekilde bağdaşır?

Haydi, insan ebedî saadete gittiği için ölüm yolundan geçmesini hoş görelim. Fakat bu nazik ve nazenin canlı ağaç ve bitki türlerinin, çiçeklerin.. varlığa lâyık, hayata âşık ve bekâya çok arzulu hayvan cinslerinin sürekli, hiçbiri dışarıda bırakılmadan yok edilmesinde.. göz açtırmadan, gayet süratle idamlarında.. nefes aldırmadan, zahmetle çalıştırılmalarında.. hiçbiri rahat vaziyette bırakılmadan musibetlerle halden hale sokulmalarında.. hiçbiri dışarıda tutulmadan öldürülmelerinde.. hiçbiri dünyada durmayıp yok olmalarında.. ve hiçbiri bundan memnun değilken dünyadan ayrılmalarında nasıl bir şefkat ve merhamet var? Bunda hangi hikmet ve fayda bulunur, bu hangi lütfa ve merhamete sığar?” (24. Mektup)

Hazreti Üstad bu soruyu cevaplarken, her şeyden önce en temel bir mesele olarak kâinatın ve yaratılışın mahiyet ve hikmetinin doğru anlaşılması gerektiğine dikkat çekmekte ve daha sonra da basamak basamak, kalpleri ve akılları tatmin eden diğer hikmetlerle devam etmektedir. Bu en temel mesele doğru anlaşıldığında, konu sağlam bir zeminde değerlendirilebilme imkanına kavuşacabilecektir…   

Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder

Kur’an dünyayı Rahman’ın bir misafirhanesi olarak göstermektedir. Yaratılan her şey ise O’nun güzel isimlerinin tecelli ettiği aynalardır. Sanat ile yaratılan ve durmadan yenilenen her şey ise O’nu anlatan ilahi bir kitap ve mektuptur. Kur’an’dan bu dersi almak suretiyle bu dünyanın geçici olmasından, eşyanın yok olup gitmesinden ve insanın bunlara âşık olmasından kaynaklanan yaralar en güzel bir şekilde tedavi edilebilir ve vesvese ve kuruntuların yol açtığı karanlıklardan kurtulmak mümkün olabilir. (B. S. Nursi, 32. Söz)

Aslında bu kâinatta var olan pozitif ve negatif her türlü oluşum, dönüşüm ve yok olmalar ve bunlardan kaynaklanan her türlü hareketler işte kâinatın yaratılışından beklenen hikmetlerin ve gayelerin gerçeklemesi içindir. Nihayetsiz hikmetleri, faydalari ve güzellikleri içinde barındıran bu faaliyetlerinden dolayı her şeyin biricik sahibi ve hâkimi olan Allah’tan (cc) hiç kimsenin bir şikâyet hakkı da yoktur:

“Yirmi Altıncı Söz’ün dördüncü bahsinde denildiği gibi, nasıl ki maharetli bir sanatkâr, kıymetli bir elbiseyi süslü ve nakışlı şekilde dikmek için miskin bir adamı –lâyık olduğu bir ücret karşılığında– model yaparak kendi sanat ve maharetini göstermek ister. O elbiseyi o miskin adamın üstünde keser, biçer, kısaltır, uzatır; adamı da oturtur, kaldırır, çeşitli vaziyetlere sokar. O miskin adamın, sanatkâra: “Neden beni güzelleştiren elbiseye ilişip onu değiştiriyor ve kaldırıp oturtarak bana zahmet veriyorsun, istirahatımı bozuyorsun?” demeye hakkı var mıdır? Aynen öyle de, Sâni-i Zülcelâl her varlık türünün mahiyetini birer model yaparak isimlerinin nakışlarıyla sanatının mükemmelliğini göstermek için her şeye, bilhassa canlılara, duygularla süslenmiş bir vücut elbisesi giydirir, üstünde kazâ ve kader kalemiyle nakışlar işler, isimlerinin cilvelerini sergiler. Her varlığa da ona lâyık şekilde, ücret olarak bir kemâl, bir lezzet, bir feyiz verir. "Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder" sırrının sahibi Sâni-i Zülcelâl’e karşı bir şeyin, “Bana zahmet veriyorsun, istirahatımı bozuyorsun.” demeye hakkı var mıdır? Hâşâ!..” (24. Mektup)

Yaratılan her şey hiçbir liyakat ve hak sahibi olmadan, Allah’ın (cc) onlara yoktan verdiği varlık nimetlerine şükretmekten sorumlu iken vermediği şeylerde ise hak talep etme hakkına sahip değillerdir:

“Evet, varlıkların Vâcibü’l-Vücûd’a karşı hak iddia etmeye hiçbir şekilde hakları yoktur. Onların vazifesi daima şükür ve hamd ile Cenâb-ı Hakk’ın verdiği varlık mertebelerinin hakkını yerine getirmektir. Çünkü verilen bütün varlık mertebeleri mevcuttur, meydana gelmiştir, birer sebep ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise yoktur ve sonsuzdur. Olmayan şey, sebep istemez. Sonsuz bir şeyin sebebi olamaz. Mesela madenler, “Niçin bitki olmadık?” diyerek şikâyet edemez. Belki maden olarak varlığa eriştikleri için vazifeleri Fâtır’ına şükrandır. Bitkiler, “Niçin hayvan olmadım?” deyip şikâyet edemez. Belki var olmakla beraber hayata kavuştukları için vazifeleri şükürdür. Hayvanlar da, “Niçin insan olmadım?” diye şikâyet edemez. Hayat ve varlık ile beraber kıymetli bir ruh cevheri kendilerine verildiği için onların vazifesi teşekkürdür. Ve bunun gibi, başka misalleri de kıyasla… Ey şikâyet eden insan! Sen yokluk âleminde kalmadın, varlık nimetini giydin, hayatı tattın, cansız durmadın, hayvan olmadın, İslamiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sağlık ve selamet nimetini gördün vesaire…

Ey nankör! Nereden hak buluyorsun ki, Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği, nimetin ta kendisi olan varlık mertebelerine şükretmeyerek –imkânat türünden, mevcut olmayan, eline geçmeyen ve lâyık olmadığın– yüksek nimetler sana verilmediği için boş bir hırsla Cenâbı Hak’tan şikâyet ediyor ve nankörlük yapıyorsun? Bir adam bir minarenin başına çıkar gibi yüksek bir mertebeye çıksın, büyük bir makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün de o nimetleri verene şükretmesin ve “Niçin daha yükseğe çıkamadım?” diye şikâyet ederek ağlayıp sızlasın… Acaba böyle bir adam ne kadar haksızlık, nankörlük ve ne kadar büyük divanelik eder; divaneler bile anlar…” (24. Mektup)

Bu hakikatlerin farkında olan insanlar kendilerine verilen her şeyden dolayı bunları onlara lütfeden Zat’a (cc) karşı şükrederken, kanaat sahibi olacak, başkalarının sahip olduklarına göz dikip gasp etme yoluna girmeyecek, hırsa düşmeyecek, verilen şeylerin değerini bilip iktisat edecek ve israftan uzak duracaktır. Bu sayede hem kendisine hem de topluma faydalı yüksek ahlak sahibi bir birey olabilecektir:

“Ey kanaatsiz, hırslı, iktisatsız, müsrif, haksız ve şikâyet eden gafil insan! Kesinlikle bil ki, kanaat kârlı bir teşekkür, hırs ise zararlı bir nankörlüktür. İktisat, yani tutumlu olmak nimete güzel ve menfaatli bir hürmettir. İsraf ise nimeti çirkin ve zararlı bir şekilde hafife almaktır. Aklın varsa kanaate alış ve Allah’ın rızasını kazanmaya çalış. Tahammül edemezsen “Ya Sabûr” de, sabır iste, hakkına razı ol, şikâyet etme! Kimden kime şikâyet ettiğini bil, sus! İlla şikâyet etmek istersen nefsini Cenâb-ı Hakk’a şikâyet et, çünkü kusur ondadır.” (24. Mektup)

İnşallah sonraki yazıda diğer hikmetlerle soruyu cevaplamaya devam edelim…