İnananların vefasızlığı hasımların düşmanlığı

Asırlar boyunca, İslâm’ın (tam ve eksik formlarıyla beraber) yaşandığı dönemlerde hak, hukuk ve adaletin çok ileri seviyede yaşandığı medeniyetler meydana getirilmiş, maddi ve manevi alanlarda, insanlık çok büyük mesafeler kat etmeye muvaffak olabilmiştir. Hakiki Müslümanların bulunduğu ve gerçek İslâm’ın yaşandığı devirlerde hep öyle olmuştur. Zaten, İslâm’dan ve gerçek Müslümanlardan da beklenen budur.
Günümüzde ise İslâm bilinip yaşanmadığından, Müslümanlar ise dini tam anlamıyla idrak ve kabul edip hayatlarına hayat kılmadıklarından ve İslâm’dan ziyade başka akımların ve sistemlerin etkisi altında ve onların değerlerini benimseyip yaşadıklarından ötürü İslâm dininden tam istifade edememektedirler ve bu yerlerde, hep İslâm’ın ruhuna taban tabana zıt olan olumsuzluklar ve negatiflikler yaşanmaktadır. M. Fethulllah Gülen Hocaefendi, İslâm’ın Müslümanlar tarafından yaşanıp temsil edilememesinin yol açtığı acı tabloyu şöyle resmetmektedir:
“Oysaki bu dinin mensuplarının, dünyada herkesten bahtiyar; öbür âlem itibarıyla da her zaman ümitvâr; her meselede topyekün dünyanın önünde; imanı, azmi, kararlılığı ve yarınlar adına orijinal projeleriyle âleme rehberlik yapacak ve günümüzün problemlerini çözecek bir konumda ve kıvamda olmaları beklenirdi. Doğrusu biz de, ilim ve mârifetin (gerçek bilgi) onun ikliminde aranmasını, güzel ahlâk ve evrensel insanî değerler mevzuunda da onun örnek alınmasını beklerdik..! Beklerdik ki, adalet, hukukun üstünlüğü, inanç ve düşünce hürriyeti telaffuz edildiğinde herkesin hayalinde bu dünya tüllensin; ama, ya şimdi öyle mi.? Hayır, ne gezer!
Bugünün mü’minlerinde iman değişik arızalarla delik deşik; azmin boynunda kement, iradenin kolu kanadı kırık; ilim ve mârifet ideolojilere emanet; güzel ahlâk ve seciyeden sık sık söz edilse de, realiteler “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” diye haykırıyor; adalet peylenebilen meta gibi bir şey; hukuk kaba kuvvetin vesâyetinde ve gücü zayıfları ezmeye yeten bir tahakküm ve tasallut (hükmetme ve zorbalık) vasıtası; hürriyet, kardeşlik, eşitlik henüz görebilme bahtiyarlığına eremediğimiz çeyrek düzine meçhul. İnsana, insanî değerlere saygı, konferansların, panellerin bir türlü gün yüzü görmeyen yaldızlı konuları.” (İslâm Dünyası)
Maalesef, bu yaşanan acı gerçeklerden dolayı, Müslümanların ağırlıkta yaşadığı coğrafyalarda durmadan negatiflikler, menfilikler ve çirkinler meydan gelmektedirler:
“Bütün bunların yanında, bu koca coğrafyanın, ilimde, teknolojide, sanatta, ticarette gerilerin gerisinde bulunduğu da ayrı bir gerçek. Dünyadaki itibarımız da onun gibi bir şey.. bunca olumsuzluklara rağmen bari birbirimizle barışık olsaydık; heyhât.! Günümüzde bu koca dünya, hiçbir kimsenin üretimde rekabet edemeyeceği tuhaf şeyler üretiyor: Kin, nefret, iğbirar, birbirini karalama ve bütün planlarını düşmanlık üzerine kurma; her millet kendi içinde de böyle, birbirleri arasında da. Evet, yıllar var ki, sürekli kendi içimizde hep hasım (düşman) cepheler oluşturduk; sun’î (yapma/aslında olmayan) düşmanlıklar, sun’î tehlikeler icat ettik; yığınları birbirinin kurdu hâline getirdik ve bir zamanların o mübarek coğrafyasını âdeta gulyabaniler vadisine çevirdik.” (İslâm Dünyası)
Bu gulyabanilerin ülkesi haline gelmiş coğrafyada din adına bir faaliyette bulunmak veya insani birtakım değerleri ihya etmek istediğinizde bir taraftan dostların vefasızlıklarıyla diğer taraftan da inkarcıların korkunç düşmanlıklarıyla karşı karşıya kalırsınız:
“Yüce dinimiz, dünya ve ahiret saadeti vaad ediyormuş; bize yüksek insanî ufuklar gösteriyormuş; hayatımızı anlamlaştırıyormuş.. bunların hiçbiri kendilerine has o büyüleyici tesirleriyle bu dünya insanına bir şeyler ifade etmiyor veya ettiğini ben göremiyorum; görüp bildiğim bir şey varsa, o da, inananların zaafı, vefasızlığı ve mülhitlerin de korkunç husumeti..
Öyle ki, din adına bir faaliyette bulunsanız, daha ilk adımda ilhadı karşınızda bulursunuz; ikinci adımda inançlarınız, ümitleriniz ve metafizik (fizik ötesi) mülâhazalarınızdan ötürü alay konusu olursunuz, en azından densiz bazı çevrelerin levmine (kınamasına) uğrarsınız; diyalog, hoşgörü ve herkesle kucaklaşma dediğinizde, farklı bir kesimce yaylım ateşine tutulur ve günümüzün Haricîleri diyebileceğimiz kimselerden tehditler alırsınız; dininizi tam yaşamaya kalksanız, bugüne kadar müspet ne tür bir başarı ortaya koydukları belli olmayan bazı güçlerin taarruzuna maruz kalırsınız; kalır da elli türlü komplo ile karşılaşırsınız.. bütün bunların yanında dine-diyanete sövüp sayanların, geçmişinizi karalayanların, millî değerlerinizi hiçe sayanların, atalarınıza hakaret yağdıranların o hiç dinmeyen densizlikleri de kan olur, irin olur içinize akar ve size hicran dolu anlar yaşatır.” (İslâm Dünyası)
Maalesef, böyle bir dünyada, insanların yeise düşmemesi, ümit, azim ve iradesini koruması çok zordur. Ancak, iman ve ümitle beslenenler buna muvaffak olup hayatta kalabilirler:
“Bütün bu olup bitenler karşısında, kim bilir niceleri, “Artık bu dünyadan hayır gelmez, gelecek bundan daha kötü olacaktır!” diyerek gidip yeis bataklığına gömülür; niceleri yaşama ümidini yitirir ve kendini bütün bütün salıverir..! Aslında iman ve ümitle beslenmeyen bir ruh için bu durum normal de sayılabilir; evet, eğer bugün yapılan şeyler yarın bir bir yıkılacaksa, insanlığa hizmet eden hasbîler birer eşkıya gibi takibe maruz kalacaksa; herkes kendi heva ve hevesine göre bir dünya kurmaya kalkacaksa, bunları yaparken de kendi kriterlerine göre ters gördüğü her şeyi yerle bir edecekse –ki bir iki asırdan beri bu tâli’siz (şansız/talihsiz) coğrafyada işler hep böyle cereyan etmektedir– ne kimsede ümit kalır ne de azim ve irade.
Gariptir, bu tâli’i karartılmış dünyada, din, diyanet, ahlâk ve fazilet adına ortaya konan her olumlu hizmeti kuşkuyla karşılayan, bu yolda faaliyet gösterenleri suçlu gibi fişleyen ve herkesi şakî gören bir kısım tiran bozmaları ve onların şakşakçıları, nedense, bir türlü bu koca dünyanın yürekler acısı durumunu görmemekte veya görmezlikten gelmekte. Oysaki, bu coğrafyada ürperten bir durgunluk var; asırlardır dimağlar bir şey üretmiyor; güç kaynakları muattal..(çalışmıyor, atıl) her taraf harabe ve baykuşlara bayram.. dahası, sanki bu koca dünya, işsizlerin, güçsüzlerin içinde barındığı ufûnetli (iltihaplı, hoş olmayan kokulu) bir han..!” (İslâm Dünyası)
Peki bütün bu zor şartlara ve olumsuzluklara rağmen, ümid ve azmini koruyarak Hakkın tekrar ayağa kaldırılması için çalışan insanlar yok mudur, varsa, acaba onların gayretleri ve çalışmaları dertlere derman olacak mahiyette midirler:
“Vâkıa, hâlâ bu mağmumlar dünyasında azmini, ümidini koruyanlar da eksik değil; bugün hemen her yerde hakikat âşığı, ilim sevdalısı, hizmet eri ve mefkûre (dava ve fikir) nesli diyeceğimiz bir hayli insan var.
Ama ne acıdır ki, bunların da sesleri hareketlerinin önünde ve faaliyetleri gürültülerinin çok gerisinde. Bağıra-çağıra yürüdüklerinden bazen hayırdan daha çok şerre sebebiyet veriyor; vehimle oturup kalkanları evhamlandırıyor, ilhada kilitlenmiş ruhları endişelendiriyor ve (…) İslâm’dan nefret edenleri tahrik etmiş oluyorlar.
Derken, her yanda anlamlı-anlamsız bir kısım sesler yükselmeye başlıyor; homurdanmaları homurdanmalar takip ediyor; zaman geliyor, yabancı servisler ve değişik lejyonlar harekete geçiriliyor, neticede o güne kadar yapılan her şey yıkılıyor; yollar tutuluyor, köprüler tahrip ediliyor; her şeyde bir kere daha gerisin geriye dönülüyor ve yapılan onca iş ve hizmet bir kin, bir nefret, bir gözü dönmüşlük tuğyanıyla hebâ olup gidiyor.. şimdiye kadar hep böyle oldu; aynı toplum içinde çeşitli kamplar oluştu.. kamplar arasında atışmalar-tartışmalar yaşandı.. zaman geldi, söz düelloları kaba kuvvet vuruşmalarına dönüştü ve derken ak-kara bütün bütün birbirine karıştı.” (İslâm Dünyası)
Maalesef, bu yapılan faaliyetler, gayretler ve çalışmalar Kur’an ve Sünnet çizgisinde gerçekleşmediğinden, akıl, marifet ve hikmete dayalı olarak yapılmadığından, dünyadaki realiteler hesaba katılmadığından, günümüzde oyunlar çok profesyonelce oynanırken, oyun kurallarına göre oynanmadığından, gerçek bir mücadelenin varlığından söz etmek mümkün değildir ve genellikle bunlar mücadeleden ziyade macera olarak nitelendirilmeyi hak etmektedirler:
“Oysaki İslâm’ın temelinde akıl, mârifet ve hikmet önemli birer yer işgal ederler. Tefekkür, tedebbür (derinlemesine düşünüp analiz etme), istidlâl (delillerden sonuçlar çıkarma), içtihat (doğru hükümleri ortaya çıkarma gayreti) İslâm toplumları için olmazsa olmaz esaslardandır. Cenâb-ı Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) ümmetini Kur’ân vesâyetinde aklın ve muhakemenin rehberliğine çağırır ve “İnsanın kıvamı, tamamiyeti aklıyladır; akılsızın dini de yoktur.” buyurarak bize her işimizde aklî ve mantıkî davranmayı salıklar. Zaten O, her zaman ilmin yanında olmuş, ulemâyı (alimleri) tebcil etmiş (kutlamış) –yerinde açılabilir– ve dünyada ilk defa, kadın-erkek ilmin herkese farz olduğunu söylemiştir. “Hikmet Müslümanın yitirilmiş malıdır, nerede bulursa alsın.” diyen de O’dur.
Ama ne gariptir ki, O, ümmetine yüzlerce âyet ve hadisle ilmi, hikmeti emredip ısrarla üzerinde durduğu hâlde, birkaç asırdan beri Müslümanlar bunu bir türlü anlayamadı; ilme, mârifete ve sanata karşı hep kapalı kaldılar; kapalı kalmanın da ötesinde, düşünce ve araştırma itibarıyla öylesine kısırlaştı, durgunlaştı ve kendilerini saldılar ki, gün geldi başkalarının vesâyetine girme bile onları uyarmadı –bugün dünyanın hâlihazırdaki durumu vesâyet sayılır– uyanıp göremediler çevrelerinde olup biteni. Yok haberi çoklarının hakikatten, hakikat aşkından, araştırma sevdasından.
Ben, bu dünyada ilimde, teknolojide başkalarına bağımlı yaşamadan hicap duyan birine rastlamadım. Varsa birkaç insan, onlar da seslerini duyurabilme konumunda değiller. Allah’a kulluğumuz, iman konusundaki samimiyetimiz ise diğer olumsuz yanlarımızın tam dengi. İbadetlerimize gelince, onlar da büyük ölçüde kültürel faaliyetlerimiz türünden folklor gibi bir şey veya geleneklerimizden bir gelenek. Bari geleneklerimize saygılı olabilseydik; ne gezer, onlar da zamana emanet…” (İslâm Dünyası)
Bütün bu realitelerin farkında olarak hareket edilmesine, fikir, düşünce ve dava insanlarının bu dertleri görerek fikir üretip aksiyon almalarına ve tam iman sahibi hakiki Müslümanların ve gerçek İslâm’ı temsil edip yaşayacak bireylerin yetiştirilmesine çok ciddi ihtiyaç vardır:
“Vaziyet böyle olunca, bu dünyada ne İslâm’ın özünden ne teşriî (peygamberler vasıtasıyla bildirilen) emirlerin doğru kavranmasından ne de tekvînî (yaratılışla ilgili) esasların iyi okunup iyi yorumlanmasından kat’iyen bahsedilemez.
Bu itibarla, içinde bazı Müslüman kümelerin bulunduğu, rengi, deseni bozulmuş, şivesi anlaşılmaz hâle gelmiş bu karanlık coğrafyada, bizim başka bir şeye değil, yeniden hakikat aşkının, ilim ve araştırma aşkının uyarılmasına, dinin vicdanlara bir kere daha kendi orijiniyle duyurulmasına ihtiyacımız var.
Bu dünyayı, şu anda içine düştüğü o korkunç gayyadan ancak, kendi terbiye sistemimizle yetişmiş zinde dimağlar, aynı iman ve aynı gayeyi paylaşan Hakk’a adanmış ruhlar; garazsız-ivazsız “hizmet” deyip koşan irade erleri ve her türlü gâileyi (problemi) aşmaya kararlı ilim, mârifet ve azim kahramanları kurtarabilirler; maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî beklentisi olmayan, ilim, mârifet ve azim kahramanları. Bugüne kadar hep onların geleceği ümidiyle yaşadık; sonsuza dek de öyle yaşama niyetindeyiz.” (İslâm Dünyası)
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

CUMA KARAMAN

ERTUĞRUL İNCEKUL

SAFVET SENİH

ABDULLAH AYMAZ

Buğday fiyatları katlandı! Fakirin tek yiyeceği ek...

Gazeteci Alican Uludağ’ın sosyal medya hesabına er...

Protestolar sonrası Ukrayna'da dikkat çeken hamle:...

Ahbap için Fatih Altaylı, Ruşen Çakır, Özlem Gürse...

Bahçeli’nin yardm açıklaması butlan CHP'sini kızdı...






