Kabzımaldan faili meçhule Akın Gürlek: AKP hariç herkes suçlu

Okuma Süresi 10 dkYayınlanma Çarşamba, Eylül 16 2026
Paylaş
X Post
Adalet Bakanı Akın Gürlek, uyuşturucudan tarikatlara, faili meçhulden kabzımala her gün operasyon duyurusu yapıyor. Diğer bakanlıkların alanlarına giren olayları da "ilk duyuran" Gürlek, adeta ülkedeki her konunun "asayiş amiri" gibi davranıyor. Kurulan bu sahnede herkes suçlu ilan edilirken sadece ülkeyi çeyrek asırdır yöneten AKP iktidarının suçu yok.
Kabzımaldan faili meçhule Akın Gürlek: AKP hariç herkes suçlu

Ülkede bir süredir Adalet Bakanlığı eliyle tırmandırılan “temizlik” operasyonları, iktidarın yıllardır kendi elleriyle oluşturduğu toplumsal, ekonomik ve hukuki yıkımın faturasını gölgelemek üzerine kuruldu.

Uyuşturucu hatlarının, kara para trafiğinin ve çeteleşmenin odağı haline getirilen memlekette, sokak satıcıları toplanarak “güvenlik” şovları yapılmaya, AKP döneminde sermayesini katlayan şirketlere şafak baskınları düzenlenmeye, iktidarın önünü açan, ülke tarihinin karanlık dehlizlerinde bırakılan cinayetlerle hesaplaşılmaya başlandı.

BirGün’den Öncü Durmuş’un analizine göre; kurulan bu sahnede her şey ve herkes suçlu ilan edilirken sadece ülkeyi çeyrek asırdır yöneten AKP iktidarının suçu yok. Bu operasyon dalgasının baş aktörü ise neredeyse her hafta bir açıklama yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek. Bir Adalet Bakanı’ndan ziyade, İçişleri Bakanlığı’nın görev alanından belediyelerin denetimine, sokak asayişinden esnaf takibine kadar her alana müdahil olan bir “asayiş amiri” profili çizildi. Tüm bu yaşananlar Saray’ın onayından geçerek “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde kararlı mücadele” algısıyla topluma sunuluyor.

Öncelikle şunu ortaya koyalım ki Adalet Bakanı Gürlek öncülüğünde yürütülen bu tasfiye ve operasyon dalgalarıyla Saray yönetimini “aklamak” ve rejimi tahkim etmeye çabalanıyor. İktidar, suçluyu dışarıda arama tiyatrosuyla halkın tepkisini bastırmaya çalışırken, yargı mekanizması eliyle geçmişini silip geleceğini garanti altına almanın derdine düşmüş durumda.

‘FAİLİ MEÇHUL’ HESAPLAŞMASI

AKP iktidarı, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamalarıyla ‘faili meçhul cinayetleri çözüyoruz’ propagandasına hız verdi. Gürlek’in iki ay önceki açıklamalarına göre zamanaşımına uğramamış yaklaşık 680 faili meçhul dosya yeniden incelemeye alındı ve bugüne kadar 28’i ‘aydınlatıldı’.

Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok gibi Cumhuriyet tarihinin en kritik siyasi cinayetlerinin yeniden ele alındığı duyuruldu. 26 Ağustos 2026 kararıyla eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu dosyasındaki takipsizliğin kaldırılarak soruşturmanın yeniden başlatılması bu propagandanın gelinen son noktası oldu. Ancak madalyonun bir diğer yüzüne bakmadan anlatılan hikâyeyi tam kavrayabilmek mümkün değil. Tüm bu açıklamaların ilk duyulduğunda bir hesaplaşma görüntüsü verdiği doğru.

Madalyonun diğer yüzünde geçmişte çözümsüzlüğe terk edilen cinayetler “faili meçhul” ambalajıyla çözülürken, gerçek manada devlet bağlantılı tek bir yüzleşme yaşanmadı. Mumcu veya Üçok dosyalarının ardından Kozinoğlu dosyasının yeniden raftan indirilmesi de iktidarın kendi iç hesaplaşmalarında veya kriz anlarında kullandığı bir manevra alanı olarak konumlandı.

Gürlek’in “çözüldüğünü” söylediği faili meçhul dosyların tamamının AKP dönemindeki kolluk-yargı marifetiyle aydınlatılmamış olması da dikkat çekici.

SUÇ ORTAKLIĞINDAN FEDA ETME AŞAMASINA

Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ve ailesi hakkında “yurt dışına kayıt dışı para aktarma” iddialarıyla başlatılan resen soruşturma ile AKP döneminin rant, muafiyet ve teşvik ikliminde devasa bir sermaye grubuna dönüşen Can Holding gibi yapılara yönelik adli operasyonlar da iktidarın yargı politikalarında kritik bir safhaya geçtiğini gösteriyor.

Kamuoyuna “hukukun üstünlüğü ve kara para/yolsuzlukla mücadele” olarak sunulan bu adımların arka planı incelendiğinde, suçun ortaklık yapısı ortadan kaldırılırken iktidarı sorumluluktan azat etme stratejisi ortaya çıkıyor. Melih Gökçek’in çeyrek asra yaklaşan belediye başkanlığı süresince biriken imar rantları, kamu kaynaklarının kullanımı ve iddia edilen kayıt dışı servet transferleri, iktidarın siyasal koruma zırhı ve bürokratik onayıyla mümkün kılındı. Benzer şekilde Can Holding gibi yapılar, AKP döneminin çıkardığı “Varlık Barışı” kanunları, vergi af indirimleri ve kamu ihaleleriyle büyüyerek medya, enerji ve eğitim sektörlerinde devasa bir sermayeye ulaştırıldı.

Bu aktörlerin zenginleşme süreci bizzat iktidarın kurduğu ekonomi politik modelin sonucuyken operasyonlara konu edilmeleri bir “suçla mücadele” kararlılığından ziyade kriz anlarında sistemin sürdürülebilirliği için kurucu unsurların feda edilebileceğini ya da dönüşüme sokulabileceğini gösteriyor.

CEMAATLER AKP’DEN İSE SUÇ OLUŞMUYOR

Bir diğer aldatmaca da tarikat ve cemaatlere yönelik çekilen operasyonlar. Ankara Başsavcılığı’nın Süleymancılar cemaatine yönelik başlattığı cemaat lideri Alihan Kuriş dâhil çok sayıda ismin tutuklandığı ve holding büyüklüğündeki şirketlere atadığı kayyum, rejimin bu suçlarla mücadelesiymiş gibi lanse ediliyor. İktidarın belirli cemaat yapılarına dönük operasyonları, kamuoyuna “devletin dini yapılara karşı hukuki denetimi” olarak sunulsa da ortada böyle bir mücadele yok. Gerici rejimin böyle bir hedefi de yok.

Rejim, kendi iktidar alanına tam biat sunan, bürokrasiyi ve kamu kaynaklarını paylaşan “uysal” cemaatlere dokunmazken özerk hareket eden, talimat dışına çıkan veya siyasal pazarlıklarda masaya oturmayan yapıları hedef alıyor.

Üstelik bu niyet Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “Kesinlikle dini bir cemaate değil, mali yapılanmaya yönelik bir operasyon” açıklamasıyla da kanıtlanıyor. Operasyonun ana taşıyıcısının MASAK raporları, milyarlarca liralık yurt dışı transfer iddiaları ve dev şirketlere kayyum atanması, finansal dayanağı ortaya çıkartıyor.

SOKAKTAKİ SUÇUN KAYNAĞI NEREDE?

Gürlek’in çizdiği portrenin devamında sokaklardaki suçlular da var. Bir süredir suçlularla mücadele görüntüsü önceki gün gerçekleştirilen operasyonlarla tavan yaptı. “Sokaklar Güvende” operasyonlarında 2 bin 447 şüpheli hakkında adli işlem gerçekleştirildiği, 148 eş zamanlı operasyon düzenlendiğinin duyuruldu. Bu operasyonların tamamı da kamu düzenini tehdit eden yapılara karşı kararlı bir devlet refleksinin göstergesi olarak konumlandırıldı.

Yargı sistemindeki esnek infaz düzenlemeleri ve tutuksuz yargılama pratikleri ile yakalanan şüphelilerin kısa süre sonra sokaklara dönmesi ise yine konuşulmayan kısımlardan. Dahası gençlerin çetelerin eline düşmesine neden olan eğitim kopuşları, ekonomik yoksunluklar ve uyuşturucu trafiğinin büyümesi gibi temel etkenlerin adı dahi anılmıyor. Gürlek’in bahsettiği mücadele vurgusunun ucu yine AKP’nin oluşturduğu bu sefalet düzenine dayanmıyor.

ENFLASYONLA MÜCADELE: ŞİMŞEK TARZI BAŞARISIZ OLDU, AKIN GÜRLEK TARZI DEVREYE GİRDİ

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 22 ilde 41 büyük tedarikçi firmaya düzenlediği operasyon ise gıda enflasyonu ile mücadele görüntüsünü pekiştirdi. Ancak bu operasyon da Gürlek’in sunduğu gibi değil. Meselenin ana noktası firmaların açgözlülüğünün daha ötesinde. Türkiye’de iflas eden tarım politikaları ve çöken üretim ilişkileriyle bağı kurulmayan her bir operasyonun da sorunların çözümü için pek bir anlamı yok.

Çünkü ülke tarımında zaten küçük üreticinin örgütlenme, kooperastifleşme imkanları uzun süredir ortadan kaldırıldı. Dağıtım zincirleri de dev tedarikçi şirketlere teslim edilmiş durumda. Çiftçinin girdi maliyetleri (gübre, mazot, tohum) katlanırken, tarladaki satış fiyatı bastırılmakta tüccar ve aracı ağları ise piyasadaki hâkimiyetlerini kullanarak fiyatları yukarı çekebilmekte. Fiyat oyunları doğrudan rejimin oluşturduğu sistemin sonucu.

REJİMİN HEDEFİ GÖZÜKMESİN

Öte yandan belediyelere düzenlenen operasyonların ve İBB davası kapsamındaki ek iddianamelerin Adalet Bakanlığı tarafından bizzat kamuoyuna duyurulması ülkedeki adalet mekanizması ile siyasal alan arasındaki sınırın nasıl şekillendiğini gösteriyor. Yolsuzluk, rüşvet veya usulsüzlük iddialarıyla “teknik ve hukuki” bir çerçevede sunulan bu süreçler, rejimin doğrudan muhalefeti tasfiye etme hamlelerini perdeleyen, muhalefeti bir sınıra hapseden görüntüyü güçlendiriyor. Bu operasyonların kamuoyuna sıradan adli vakalar gibi sunulmasında da Bakan Gürlek yine başı çekiyor. Toplumda istenen kanı ‘tüm bunlar rejimin saldırıları değil muhalefetin yaptıkları’ olarak şekilleniyor.