Kurumsal Umutsuzlukla Mücadele

Adaletsizlik, kötülük, anlamsızlık, dünyevilik ve bencillik arttıkça, bu hız çağında insanlarda kolektif bir umutsuzluk oluşabiliyor. Ümitsizlerin marazı her yana sirayet ediyor; ümidini yitirmiş kitleler her yanı sarıyor.
Dinlerin ve felsefenin ana gövdesini de hayatın anlam arayışı oluşturur. Logoterapideki anlam arayışı da bu bakımdan hayata tutunmak için temel bir hayati öğedir.
Bediüzzaman, meşhur Hutbe-i Şamiye'sinde İslâm âleminin gerilemesine ve mağlûbiyetine sebep olan altı hastalığı sayar: ümitsizlik, doğruluğun toplum hayatından çekilmesi, düşmanlık duygularının sevgiden öne geçmesi, Müslümanları birbirine bağlayan bağların unutulması, aralarında çeşit çeşit istibdatların yayılması ve sırf maddî menfaate yönelme. Bu illetlerden kurtuluşun çarelerini de aynı hutbede gösterir.
Umut, geleceği yaptıklarınla ve attığın adımlarla değiştirebileceğine olan inançtır. Ümitsizlik ve inançsızlık ise benliğin çöküşü, iradenin felç oluşu, insanın iç dinamizminin boşalıp gitmesidir. Ye'se takılıp kalmış, kendini çaresizlikler içinde gören birine tedavi adına müdahale etmek, kalbi bütün bütün durmuş birine müdahale etmeye benzer — fayda vermez, çare olmaz.
Umut, gecenin karanlığında doğacak sabah güneşine olan inançtır; ana takılıp kalmamaktır.
Umut, zindana düşmüş Gökhan öğretmenlerin, Halime Gülsu, Yiğit Efe, Abdullah Dede ve nicelerinin en karanlık anlarında tutundukları, Hakk'a olan recadan başka nedir ki?
Umut, "iki deli, bir veli ile yola çıktım" diyen asrın dertlisinin, 76 yaşında vefat eden Şengül'üyle birlikte yürüdüğü zorlu yolculuğun adından başka ne olabilir ki?
Umut, "bir mürde gönle bir şeyler aktarabilir miyim" diye ızdırapla kıvranan ve kendi kurtuluşunu onda gören bir sinenin yakarışıdır desek, eksik söylemiş olmayız.
Umut, gözleri kapıda olan bir yaşlının, gelmesini beklediği evladıyla teselli bulması ve hayata tutunmasından öte ne olabilir ki?
Ömer'ce ümit ise şudur: Mahşer günü "herkes cennete girecek, ama sadece bir kişi cehenneme girecek" deseler, "o bir kişi ben miyim" diye korkar; "herkes cehenneme girecek, ama sadece bir kişi cennete girecek" deseler, "o bir kişi ben miyim" diye ümitlenir.
"Kulum beni nasıl tanırsa, ona öyle davranırım" kutsi beyanıyla, saçları apak olmuş bir yaşlının cehennemden azat olması — gerçek reca işte budur.
Yakın tarihimiz — Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri — hep hicran yılları olmuştur. Aydınımız, umuda sarılarak bu sarmaldan çıkabilmiş; kimileri ise hadiselerin ağır yükü altında, yeis bataklığında can vermiştir. Gelecekle ilgili umut azaldıkça, geçmişe dönüş kaçınılmaz olur.
Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi'nin açılışında bu çelişkiyi "Umudun baharıydı, çaresizliğin kışıydı" şeklinde özetler. Nurettin Topçu da aynı hakikati şöyle dile getirir: "Şüphe yok ki ümitsizlik, imansızlığa götürür. Kendine güvensizlik, kuvvete teslim eder. İradenin gevşemesi kaderci yapar."
Bu itibarladır ki Allah'a inanan bir insan katiyen ümitsizliğe düşmemelidir. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" gibi bir cephaneliğe sahip olduktan sonra, umudunu korumasını bilmelidir. Çünkü yeis, Allah'ın sınırsız kudret ve kuvvetini görmezlikten gelme demektir.
Sorumluluk varsa umut vardır. Kevn ve fesad dünyasında her şey değişiyor. Biz de kemale erme yolunda her gün gayret içinde olabilirsek, her an yenilenen bu varlık içinde tutunabilir ve ötelere ait parlak, solmayan hakikatlerin sevdalıları olarak umudun vuslata dönüştüğü bir hayatı yaşayabiliriz.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

SAFVET SENİH

CUMA KARAMAN

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ













