Meşaleyi tutuşturanlar ve taşıyanlar

Okuma Süresi 13 dkYayınlanma Pazar, Ağustos 23 2026
Paylaş
X Post
Meşaleyi tutuşturanlar ve taşıyanlar

Köyün tozlu yollarından, kerpiç evlerin arasından çıkıp gelmiştim Uşak İmam Hatip Lisesi’ne.  

Şehrin yabancı ve ürkek kaldırımlarında adımlarken, içimde dünyaya ve hayata dair koca koca sorular taşıyan bir çocuktum. Yokluğun ve çetin şartların içinde büyümüş her Anadolu çocuğu gibi ben de ruhumu doyuracak, yolumu aydınlatacak bir ışık arıyordum.

O yıllar, memleketin üzerine kurşunî ve ağır bir sessizliğin çöktüğü yıllardı. 

Bediüzzamanlar, Süleyman Hilmi Tunahanlar, Mehmet Zahit Kotkular ve daha niceleri; füsûnlu ışıklar gibi en karanlık gecelerin bağrından fışkıran bu aydınlık insanlar, akıp giden yıllar içinde yeniden doğuşun ihtişamlı destanını o sessiz çığlıkları ile yazmaya çalışmışlardı.

Necip Fazıl, Hekimoğlu İsmail, Şule Yüksel Şenler gibi birkaç serdengeçti de imanlı bir neslin inşası için Anadolu’yu bir baştan bir başa adımlayarak meşaleyi taşıyorlardı.

Tam da o yıllarda, İzmir ufkundan yükselen bir ses yankılandı kulaklarımda. 

Gür... 

Derin... 

Rüzgârın göğsünde dalgalanan ulu bir ormanın uğultusu gibi yükseliyor, sonra birden kalbin en tenha, en yetim köşesine usulca iniyordu. 

O sesin sahibinin Fethullah Gülen Hocaefendi olduğunu öğrendiğimde, içimde tarifi imkânsız bir nehir çağlamaya başladı. 

Yarınlarda mazlum milletlerin ufkunda şafak söktürecek bütün eğitim müesseselerinin mayası İzmir’de karılıyordu. Bu maya; yalnız gecelerde, tahta bir kulübenin sessizliğinde dökülen gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş bir yürek yangınında eriyordu.

Bir avuç insanın içinde bir coşku, bir evrensel diriliş sevdası vardı.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin öğrencileri, Nur talebeleri, Süleyman Efendi’nin bağlıları, Erenköy halkası, Millî Görüş kadroları ve daha pek çok fikir hareketi memleket sathında harıl harıl çalışıyordu. 

Işık dalga dalga yayılıyordu.

Ne gariptir ki, en amansız kasırgalarda bile sönmeyen o ışık, bugün bizzat dost bilinen eller tarafından söndürülmek isteniyor.  

Milyonlarca gencin dinden uzaklaştığı, deizm ve ateizm girdabına sürüklendiği ülkemizde eli silahlı teröristleri affeden iktidar, melek gibi masum insanlardan terörist çıkarmaya çalışıyor.

Sanki bu topraklar Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bayram Velilerin nefesiyle yoğrulmamış gibi Anadolu’nun kadim bir geleneği olan cemaatler, tarikatlar yok edilmeye çalışılıyor.

Süleyman Efendi’nin sevenlerine, "Vazgeçmeyin, direnin!" diyen Furkan Vakfı Başkanı      Alpaslan Kuytul Hoca da geçtiğimiz günlerde eşi Semra Hanımefendi ile birlikte yeniden tutuklanarak bu halkanın son zinciri oldu. 

Dinî eğitimin ağır baskılar altında ezildiği, medrese kapılarına kilit vurulduğu ve Kur’an öğretmenin neredeyse bir cesaret sınavına dönüştüğü o eski zorba yıllarda Bediüzzaman Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan Efendi gibi zatlar direnmiş; sıradağlar gibi her zaman tipiye, borana meydan okuyan bu fecir süvarileri, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek, şartlar ne olursa olsun hep gül yetiştirmişlerdi.

Mahkeme koridorlarının, sürgünlerin ve amansız baskıların sürdüğü 1950'li yıllarda, Bediüzzaman'ın İstanbul'da bir otel odasında konakladığını öğrenen Süleyman Efendi’nin yüreği sızlamış, avukatı aracılığıyla şu sitemli hürmeti elçilik kılmıştı:

“Selamımızı söyleyin. O, İstanbul’da bizim misafirimizdir. Onu otel köşelerinde değil, evimizde ağırlamak isteriz. Lakin şartlar elvermez. Gidinceye kadar her türlü masrafı bize aittir, başımızın tacıdır.”

Bir gün Bediüzzaman’ın "Kazandığım sevapların yarısını Şeyh Süleyman’a veriyorum." buyurduğunu işitince o da, mukaddes cömertliğe tarihe geçecek bir zarafetle mukabele etmişti:

“Biz de bugüne kadar sevap ve hayır namına ne kazandıysak hepsini Said Nursi Hazretlerine hediye ediyoruz!”

Süleyman Efendi, talebelerine bıraktığı o sarsılmaz ve kesin vasiyetle, gelecekte ihdas edilmek istenecek gaddar fitnelerin önüne aşılmaz bir set çekiyordu:

“Said Nursi’ye makamını bizzat Resulullah vermiştir. O yazmakla mükellef, biz ise hizmetle... Eğer Bediüzzaman’ın talebeleri ile aranızda bir ihtilaf çıkarırsanız, huzur-u ilahide iki elim iki yakanızdadır!”

Bediüzzaman’ın, İslam’ın şerefini minare şerefesine çıkardı dediğini Süleyman Efendi’yi hakkıyla anlamak için önce zihinde mütevazı bir rahleyi hayal etmek gerekir.

 Eski bir evin kuytu bir odasında duran tahta bir rahle... 

Başında diz çökmüş mahcup bir çocuk ve dudaklarından dökülen ilk kutsal hece:

 “Elif...” 

Ve o küçük harfin, yarınlarda koca bir çınara dönüşeceğini bilerek çocuğun yüzüne şefkatle bakan bir hoca...

 Süleyman Efendi’nin bütün hikâyesi, bu rahlenin etrafında şekillenen bir adanmışlık destanıydı. 

Samanlıklarda ya da dağların koynundaki tenha kovuklarda, kayalıkların duldasında talebelerine fısıltıyla ders okuturken peşini bırakmayan o amansız takip; onun azmini asla kıramadı.

Yollar kapandıkça o yeni yollar buldu. Ders halkaları dağıtıldığında, talebeler sorgulandığında pes etmedi. Büyük binalara ihtiyacı yoktu; bir oda, bir tren kompartımanı dahi onun için asrın medresesi olabilirdi. 

Gündüz elleri toprakla ziraat yapan o fedakâr talebeler, gece kandil ışığında kitapların sayfalarına eğilerek gönül topraklarına tohumlar ekiyorlardı. 

Bediüzzaman gibi onun da tek bir derdi vardı: Çamura düşürülmek istenen bir neslin elinden tutup onu yeniden mukaddesatıyla buluşturmak.

Kendisini dağ başındaki bir duldada bulup baskın yapan astsubaya gözlerinin içi gülerek söylediği:      

"Evlâdım, sen tazı olsan dağda tavşan bırakmayacakmışsın." nüktesi, sabrın ve vakarın zirvesinde açan zarif bir çiçek gibiydi.

Bir iftar vakti evinin karşısındaki kahveden kendisini gözleyen sivil polise:      

"Oğlum, sen oruçlusun. Gel birlikte iftar edelim." daveti, o görevlinin ruhunda sönmez bir ışık yakmıştı.

Adanmışlığın en katıksız hâlini ise şu sözleriyle tarihe kazımıştı:      

"Hizmet muvaffak olsun da bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun."      

 Mahrumiyet günlerinin bir sabahında birkaç talebesi ile Şehzadebaşı Camii'ne gelmişti. İmam ve müezzinlerden hiçbirinin gelmediğini, kapının da henüz açılmadığını görünce, caminin kapalı kapısı önünde yanındakilere namaz kıldırdı. 

Namazın ardından, derin ve içli ağlayışları, gönülden eriten yalvarışıyla Rabbine şöyle iltica ettti:

"Ya Rabbi! İçeri koymadın amma, kapına kadar getirdin. Sana hamd olsun! Sen bize darıldın amma biz Sana darılmadık..."

Konya’ya uğradığı bir gün yanındaki birkaç seveni ile Mevlana’nın türbesine doğru yürümeye başladı. Yanındakilerden biri endişeyle seslendi:

— Efendi Hazretleri, bugün salı. Türbe kapalıdır, kimseye açılmaz.

— Mevlânâ Hazretleri misafirperverdir.

Hayret içinde yürümeye devam ettiler. Türbenin kapısına geldiklerinde kapıda, türbedar Necati Elgin vardı. Ellerini Mevlevî usulü bağlamış, derin bir hürmetle eğilerek:

— Buyurunuz Efendi Hazretleri, dedi.

 Hazreti Mevlânâ gece ona,"Kalk evladım, Süleyman Hilmi Tunahan beni ziyarete geliyor, hazır ol!" demişti.

Takvimler 16 Eylül 1959’u gösterdiğinde, zaman sanki ağır bir hüzünle yavaşlamıştı. 

Süleyman Efendi talebelerinin karşısında konuşurken sözlerine ayrılığın mahzun kokusu sinmişti. 

Talebelerine bıraktığı emanet gayet açıktı:

“Biz bugüne kadar imkân nispetinde bütün gücümüzü sarf ederek din-i mübîn-i İslâm’a hizmet etmeye çalıştık. Bundan sonra bu vazifeyi siz götüreceksiniz.”

Sonra bir başka söz söyledi ki, bu adeta bütün bir ömrün manifestosuydu:

“Dağ başında olsanız, elinize bir kişi geçse ona Kur’an’ı ve dini öğreteceksiniz.”

 O, bu dünyanın bütün yorgunluklarını, çilelerini ve takiplerini geride bırakarak ruhunu Rahmân’a teslim ettiği anlarda yüzlerce kilometre ötede, Bediüzzaman Hazretleri aniden çöken şiddetli bir rahatsızlığın pençesine düştü, yatağa yığıldı.

Üçüncü günün nihayetinde İstanbul’dan gelen sadık talebesi Rüşdü Bey’in dudaklarından dökülen kelimeler, odadaki havayı bir anda buz kesti:

— Üstadım, Süleyman Efendi vefat etti.

Said Nursi Hazretleri bir anda doğruldu. Gözlerinde derin bir dikkat ve ruhunda beliren o tanıdık sızıyla sordu:

— Kardeşim, Şeyh Süleyman mı? Şeyh Süleyman mı?

— Evet Üstadım, Şeyh Süleyman...

— Kardeşim, Allah rahmet eylesin! Allah rahmet eylesin! Mübarek, veli bir zattı; pek mühim hizmetler ifa etti. Allah rahmet eylesin!

Bediüzzaman Said Nursi ve Süleyman Hilmi Tunahan…

Biri kalemiyle imanın kalelerini tahkim ederken, diğeri göğsünü siper ederek Kur’an talebeleri yetiştiren iki büyük ve muazzam mimar... 

Fakat onları hikâyesi henüz bitmedi, bitmeyecek. 

O günlerin zorbalığına karşı yakılan o ilk çıra, bugün elden ele devredilen zamansız bir hakikat meşalesine dönüştü. Rüzgâr ne kadar sert eserse essin, kasırgalar hangi karanlığı üzerimize salarsa salsın; toprağın altına düşen tohumlar her defasında daha gür filizlerle boy vermeye devam ediyor.

Çünkü bu meşaleyi tutuşturanlar; köklerini Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bayramların bereketli dualarına salmış, adanmışlığı bir hayat gayesi kılmış gönül erleridir. 

Onların tahta rahlelerde, kuytu dağ kovuklarında, Tahta Kulübelerde, Barla dağlarında ve mahkeme koridorlarında yaktığı o kutsal ateş; sadece dünü aydınlatmakla kalmadı, bugün de yolunu kaybedenlere ışık olmaya devam ediyor. 

Birilerinin söndürmek için çabaladığı bu nur, aslında her kasırgada daha da parlayan, yarının karanlıklarını yırtacak olan sönmez bir şafak müjdesidir.

Saraylar ve saltanatlar çöker, devirler değişir, zulmün simsiyah gölgesi elbet çekilir.      

Fakat o meşaleyi tutuşturanların bıraktığı silinmez izler ve yarınlar için direnen o adanmış ruhlar, istikbalin ufkunu aydınlatmaya kıyamete kadar devam edecektir.

Bir nesil onu tutuşturur, bir nesil taşır, bir başka nesil ise karanlığın içinden geçerek onu yarınlara teslim eder.

Ve belki de bugün bize düşen,  o meşaleyi  daha da temiz, daha da parlak ve daha da emin ellerle geleceğe taşımaktır.