Terör yargılamalarında 'Kanunilik ve Adil Yargılanma' tartışması derinleşiyor

Okuma Süresi 5 dkYayınlanma Çarşamba, Mart 25 2026
Paylaş
X Post
“Ceza Mahkûmiyetleri Bağlamında Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesi: Anayasa Mahkemesi’nin 50 Kararı Üzerinden Bir İnceleme” başlıklı kapsamlı çalışma, Türkiye’de son yıllarda yürütülen terör yargılamalarına ilişkin dikkat çekici tespitler ortaya koydu.
Terör yargılamalarında 'Kanunilik ve Adil Yargılanma' tartışması derinleşiyor

Hukukçu Dr. Ufuk Yeşil'in sosyal medya hesabından duyurduğu araştırmada, delil değerlendirme yöntemlerinin hem anayasal güvenceler hem de uluslararası hukuk normlarıyla olan uyumu mercek altına alınırken, özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Yüksel Yalçınkaya kararının ardından Türk yargısının yaklaşımı eleştirildi.


Yasal faaliyetler “suç delili”ne mi dönüştü?

Çalışmada en çok öne çıkan başlıklardan biri, geçmişte tamamen yasal kabul edilen bazı faaliyetlerin, sonradan “terör örgütü üyeliği” kapsamında delil olarak değerlendirilmesi oldu. Özellikle ByLock kullanımı, Bank Asya’daki hesap hareketleri ile dernek ve sendika üyeliklerinin, somut suç kastı ile doğrudan bağlantı kurulmadan mahkûmiyet gerekçesi yapılması eleştirildi.


Araştırmaya göre bu yaklaşım, hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38. maddesinde hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesinde güvence altına alınan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesini zedeliyor. Uzmanlar, bir fiilin işlendiği dönemde suç sayılmamasına rağmen yıllar sonra geriye dönük biçimde cezalandırılmasının, hukuk devletinin temel unsurlarından biri olan “öngörülebilirlik” ilkesine açıkça aykırı olduğunu vurguluyor.


Savunma hakkı “şekli” mi kaldı?

İncelenen 50 Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı üzerinden yapılan analizde, yargılama süreçlerindeki usuli eksikliklerin de ciddi boyutlara ulaştığı ifade ediliyor. Özellikle dijital delillerin (örneğin ByLock verileri) ham haline savunmanın erişememesi ve bazı kritik tanıkların sanık huzurunda sorgulanmaması, “silahların eşitliği” ilkesinin ihlali olarak değerlendiriliyor.


Çalışmada, AYM’nin bu tür iddiaları çoğu zaman “açıkça dayanaktan yoksun” bularak reddetmesi de ayrıca eleştiriliyor. Bu durumun, anayasal denetim mekanizmasının hak ihlallerini gidermek yerine mevcut uygulamaları dolaylı biçimde meşrulaştırdığı yönünde yorumlandığı belirtiliyor.


“AYM artık etkili bir iç hukuk yolu değil” iddiası

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri ise AYM’ye bireysel başvuru yolunun etkinliğine dair yapılan değerlendirme oldu. Çalışmada, AYM’nin AİHM içtihatlarına karşı “istikrarlı bir direnç” sergilediği ve bu nedenle başvurucular açısından etkili bir iç hukuk yolu olma niteliğini zayıflattığı ileri sürülüyor.


Bu kapsamda, benzer hukuki durumdaki kişilerin AYM sürecinin tamamlanmasını beklemeden ya da eş zamanlı olarak doğrudan AİHM’e başvurmalarının mümkün olabileceği ifade ediliyor. Ancak olası hak kayıplarının önüne geçilmesi için başvuruculara, AYM ve AİHM süreçlerini birlikte yürütmeleri tavsiye ediliyor.


Ayrıca hâlihazırda AYM’de başvurusu devam eden kişilerin de süreç sonuçlanmadan AİHM’e başvuru yapmalarının, Avrupa mahkemesinin konuya daha hızlı müdahil olmasını sağlayabileceği görüşü dile getiriliyor.


Hukuki tartışma büyüyor

Söz konusu çalışma, Türkiye’de terör yargılamaları bağlamında uzun süredir devam eden “adil yargılanma”, “delil standardı” ve “hukuki öngörülebilirlik” tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Özellikle ulusal yargı organları ile uluslararası mahkemeler arasındaki yaklaşım farklarının, önümüzdeki dönemde daha yoğun hukuki ve siyasi tartışmalara yol açabileceği değerlendiriliyor.


Uzmanlar, bu tür akademik çalışmaların hem yargı pratiğinin geliştirilmesi hem de temel hak ve özgürlüklerin korunması açısından önemli bir referans oluşturduğuna dikkat çekiyor.