Yavrumu Kurtarın

Okuma Süresi 24 dkYayınlanma Pazar, Nisan 19 2026
Paylaş
X Post
Yavrumu Kurtarın


Yavrumu Kurtarın

Mülteci kampındaki Serpil Hanım’ın yüzünde, sadece çok şey yaşayanların taşıyabileceği o vakur ve yorgun ifade vardı. "Yaşadıklarımı ileride film yapacağım." dediğinde sesi titrememişti. Çünkü o film, ruhunun perdelerinde zaten her gün yeniden sahnelenmekteydi. 


Sesi, bir hikâye anlatıcısından ziyade, gerçeği kare kare inşa eden bir rejisörün otoriter ama yaralı tınısına büründü:

Yıllarca içeride kaldıktan sonra,” dedi,Hapishanenin demir kapıları özgürlüğe açıldığında, üzerimde hayatın yükünden ve çamaşırlarımı doldurduğum elimdeki siyah çöp poşetinden başka hiçbir şeye sahip değildim. 

Beş parasızdım.

Daha da kötüsü, eşimin hâlâ hapiste olmasıydı.

En yakınlarımızın sessizliği... 

Bir ihtiyacınız var mı?’ sorusu, sanki lügatlerden silinmişti. 

Bir gün, annem elinde bir miktar parayla çıkageldi. Sevinçle karışık bir minnetle, Anne, sağ ol! Bu yardım tam vaktinde, en ihtiyaç duyduğum anda yetişti.’ dedim.

Kızım, Amerika’daki bir arkadaşın, 'Serpil çıkınca kimseye el açmasın, kimseye muhtaç olmasın.' diyerek göndermiş bunu.’

Anladım ki; bazen en yakınlar sağır kesildiğinde; vefa, okyanusları aşar ve insanın yarasına merhem olurmuş. Söndü sandığım o ışık, meğer hiç beklemediğim bir dostun yüreğinde yanıyormuş.


Lakin yüküm kalbime ağır gelmeye başlamıştı.

Bir gün bir pedagogun karşısına oturdum, ruhumdaki o derin yaraları birer birer açtım.

Sehpadaki kâğıt mendille kendi gözyaşlarımı bırakıp pedagogun gözyaşlarını sildim.

O günlerde sokaklar, bir zehir gibi yayılan kirli bilgilerin pençesindeydi. 

Şüphe, bir veba gibi her kapıyı çalıyor; kimin sadık, kimin hain olduğu belirsizleşiyordu. 

Karanlıkta büyüyen gölgeler gibiydi korkular. 

Kelimeler ruhumu bir kâbus gibi sarıyordu: 

Polis, kelepçe, mahkeme, savcı, hâkim, gardiyan… 

Lakin içeride bir söz vermiştim. Dışarıda kimsesiz kalanların kimsesi olacaktım. Birileri bizi eksiltmek, birer birer yok etmek istedikçe biz, kara buza aldırmadan yediveren gülleri gibi çoğalacaktık.

Asıl trajedi ise ocağın içinde, evin mahremindeydi. Ailesine sığınan ama sığındığı kapıda köleleşen ne hayatlar gördüm... Kaynanasından tokat yiyen gelinler, arabasına el konulan mazlumlar... Sırf muhtaç oldukları için onurları çiğnenen o ruhlar, akrabalarının zulmünden kurtulmak için kendilerini 'adaleti' olmayan mahkemelere teslim ediyorlardı. Evlerde vicdan, mahkemelerde adalet susmuştu.


İşte o anlarda, uzaklardan uzanan merhametli eller, çorak topraklara vuran yağmur damlaları gibiydi. İnsanları kölelikten çekip çıkaran, onlara yeniden 'insan' olduklarını hatırlatan bir can suyuydu. İnsanlar, o görünmez ellerin kurduğu merhamet köprüleriyle ayakta kalmaya çalışıyordu.

Hapisteki bir dostun yüreğinden kopan satırlar önce bana uğruyor, oradan eşine kanat çırpıyordu. 


Bir gün, o dört duvar arasından gelen bir ses beni benden aldı:

'Abla! Yarın eşimin doğum günü. Ona mor çiçekler ve bir pasta götürür müsün? Üzerine onu çok sevdiğimi yaz. Söz, çıkınca öderim.'

Yokluğun ağırlığı omuzlarıma çökmüş, kara kara düşünürken kapının zili çaldı. Gelen, şefkatini mesleğiyle harmanlamış bir hemşire dosttu. Avucuma mahcupça beş yüz lira bıraktı. 'Bu ay ancak bu kadarını artırabildim.' dedi.

O an, yağmur yüklü bir bulut gibi boşaldım. 


Sonraki gün elimde mor çiçekler ve sevgi sözleri yazılı o pastayla kapıyı çaldım. O gün sadece bir yaş gününü değil, insanlığın hâlâ ölmediğini kutladık.

Fakat dışarıda zulüm, her geçen gün daha karanlık bir renge bürünüyordu. Ekim ayı, operasyonların soğuk nefesiyle geldiğinde korku bir gölge gibi peşime düşmüştü. Yine de duramazdım, emanetleri menziline ulaştırmak namus borcumdu. 

Birlikte yol yürüdüğümüz bir arkadaşı aldıklarında ona tek bir şey söyledim:

'Adımı ver. Benim verdiğimi, içinde ne olduğunu bilmediğini söyle. Yeter ki sen yanma.'


Ve nihayet polis ikinci kez kapımı çaldı.

Vatan Emniyet’in o ruhsuz odalarında, karnımda taşıdığım canla birlikte iki gün boyunca açlığa mahkûm edildim. Onlar, bir annenin açlığa diz çökeceğini, evladı için ruhunu itirafçılıkla kirleteceğini sanıyorlardı. İki günün sonunda önüme bir somun ekmek attılar ama attıkları ekmek değil, yemyeşil bir küf yumağıydı. Bize bunu yapanlar, hamile bir kadının açlıkla imtihanından medet uman karanlık ruhlardı.


Savcının karşısına çıktığımızda, kaderin bir cilvesi olarak serbest bırakıldım. O günlerde eşim de tahliye olmuş, evine dönmüştü. İkimiz de yorgunduk, ikimiz de yaralı... 

Bedenlerimiz dışarıda ama kalplerimiz koğuşlardaydı. 

Bir keresinde eşim, hayatın olağan akışına kapılıp boş bulunmuş; gencecik bir askerî öğrencinin yanında, ‘Daha altı ayım var.’ deyivermiş. O gencin cevabı, zamanın adaletsizliğini tarihe not düşer gibiymiş:

abey, altı ay nedir ki? Bir gün gibi gelir geçer. Bizim için günler dondu, zamanın kalbi durdu. Eşim, hatırladığı her defasında, ‘Nasıl böyle bir söz çıktı ağzımdan?’ diye hâlâ hayıflanır.


Bir gün acı gerçekle yüzleştik.

Doğduğumuz topraklarda artık bize hayat hakkı yoktu. 

Eşim ve oğlum, uçakla gurbetlere uçarken benim kaderime Meriç düştü.

Günlerden salıydı.

Beşi çocuk, biri bebek olmak üzere on yedi can, bir kaçakçının daracık arabasında, nefeslerin birbirine karıştığı o dar boşlukta meçhule sürüklendik.

Meriç’i gördüğüm an kendi kendime fısıldadım: Bu bir intihar...'

İnsan, o karanlık akıntıyla yüzleşince anlıyordu; bu nehir sadece su değil, balçıkların arasından süzülen devasa bir kobraydı. Ölümü bir gömlek gibi sırtına geçirmeden o sulara girmek mümkün değildi. 


İki bota bölündük. Umutlarımız ne kadar ağırsa, botlar o denli cılızdı. Çocuklara, sessizliğin bedeli olarak ağır ilaçlar içirilmişti. Her biri birer gölge gibi baygın ve iniltiliydi. Ancak bir bebek vardı ki ruhundaki feryat ilaca galip gelmişti. O ağladıkça, kaçakçının 'Susturun!' diyen zehirli fısıltısı, ölümün nefesini ensemizde hissettiriyordu.


Zifiri karanlıkta, suyun üzerinde bir yaprak gibi süzülürken ansızın gece parçalandı, ışıklar yandı. Gözlerine far tutulmuş tavşanlar gibi, çaresizliğin en çıplak hâliyle öylece kalakaldık. Türk askerinin sesi, çalıların arasından bir sitem, belki de geç kalmış bir çağrıydı: 

'Nereye gidiyorsunuz? Geri dönün!’ 

Karşı kıyıdan ise yurdunu kaybetmişliğimizi yüzümüze vuran o soğuk emir: 

'Go home!'

Hangi eve? Hangi vatana?

O anda yakınlardan bir yerden, gecenin bağrını bir bıçak gibi yırtan bir kadın feryadı duyuldu:
'Yavrumu kurtarın! Yavrumu kurtarın!'

O an Meriç durdu, zaman buz kesti. Soğuk sular dört bir yanımızdan saran alevlere dönüştü.

Derken, bindiğimiz bot nehrin ortasındaki bir ağaç gövdesine çarparak can çekişmeye başladı.

 Bir yerlerden hep o kadın feryadı:

Yavrumu kurtarın, yavrumu kurtarın!

Ya Rabbi, nasıl bir geceydi? Kâinat el birliği etmişçesine keder yağdırıyordu yüreklerimize.


İki buçuk saatlik o bitmek bilmeyen azap dolu yolculuğunun sonunda, yabancı bir toprağa, dizlerimize kadar gömüldüğümüz bir balçık yığınına ayak bastık.

Tam kurtulduk dediğimiz anda çalıların arasından izbandut gibi adamlar çıktı; yüzleri maskeli, elleri sopalı…

Gecenin sessizliğini, vücudumuza inen o darbelerin sesi bozdu. Telefonlarımız, eşyalarımız, belki de son güven kırıntılarımız o kaba ellerde kayboldu. 

Geri itmek istiyorlardı.

Bir ölüyü mezarından çıkarıp tekrar ölüme mahkûm etmek gibi bir şeydi bu. 

Tam o 'bitti' dediğimiz uçurumun kenarında, kimin dilsiz duasıdır bilinmez, kaderin eli bir mucizeyle uzandı. Yunan polisleri beliriverdi karanlığın arasından. Maskeli adamlarla yapılan kısa ve sert bir pazarlığın ardından kendimizi polis arabalarında bulduk. 


Bir kapı açıldı ve bir karakolun o soğuk ama hayata tutunan sığınağına doluştuk.

İçerisi ıslak, çamurlu ve yorgun ama 'yaşayan' dostlarla doluydu.

Genç bir kadın kucağına sıkı sıkıya bastırdığı yavrusuyla ıslak elbiseleri içinde bir köşeye büzülmüştü. Boş gözlerle bakıyordu bir noktaya.


Hikâyesini fısıldadılar kulağıma. O an anladım ki az önce geceyi bir kılıç gibi yırtan o ‘Yavrumu kurtarın!’ feryadı, onun ruhundan kopmuştu.


Üç botla geçerken bizim gibi onlar da nehrin azgın sularına gömülmüşler. Kadın, bebeğiyle birlikte o buz gibi suların bağrına düşmüş. Karanlığın içinde can havliyle çırpınırken elleri suya batıp çıkan bebeğine değmiş. Kendi bedeni sulara gömülürken, kollarını birer sütun gibi göğe kaldırmış: 

Yavrumu kurtarın! Yavrumu kurtarın!' diye bağırmış.

Suyun üstünde yükselen o emaneti gören eller uzanmış; önce bebeği, sonra anneyi o girdaptan çekip almışlar.”


Kuzey ışıklarının solgun yeşili, kamp odasının camından içeri sızıyordu. 

Serpil Hanım, "İşte böyle." dedi, sesi bir dua gibi titreyerek. "O gece Meriç sadece bir su değildi; bir sırat köprüsüydü. Biz o nehri geçmedik aslında; biz o nehrin içinde yeniden doğduk."


Pencereden dışarıya, ufka baktı.

"Filmin son sahnesinde," dedi. "kamera o annenin ellerine odaklanmalı.

Kendi canından vazgeçerek evladını göğe doğru bir kutsal emanet gibi kaldıran ananın ellerine.

Perde, zifiri bir karanlığa bürünürken annenin ciğerinden kopup geceyi bir şimşek gibi yırtan o son feryat yankılanmalı: 

Yavrumu kurtarıııııın!’ "