Yusuf Çocukları

⏱ Okuma Süresi 14 dk•Yayınlanma Pazar, Ekim 25 2026
Paylaş
X Post
Yusuf Çocukları


Yusuf Çocukları

“Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, soranlar için nice ibretler vardır.”

(Yusuf Suresi, 7)

Kuzey Kutbu’na yakın bir bölgede yaşayan Zehra Öğretmen'in mülteci kampındaki odasının kapısını çaldığımızda akşam erkenden çökmüştü.

Zehra Öğretmen bizi görünce gözleri doldu.

“Nice zamandır böyle bir sahneye hasret kalmıştım.” dedi. “Kendi ülkemizde yapayalnızdık, parya gibiydik; burada, gurbette özgürüz…” 

Oda mütevazıydı: bir köşede iki katlı bir ranza, pencerenin önünde küçük bir masa, duvarda yabancı bir dilde yazılmış kamp kuralları. Üst ranzada oğlu Eymen, sırtını duvara vermiş, telefonuyla oynuyordu; arada bir başını kaldırıp bize bakıyor, sonra yeniden ekrana dönüyordu.


Bir an üst ranzaya, oğluna baktı. Sonra bakışlarını pencerenin ardındaki griliğe dikti ve anlatmaya başladı:

‘’Akdeniz'in güzel bir şehrinde doğdum. Çocukluğum portakal çiçeklerinin baş döndüren kokusu arasında geçti. Lisede rahat bir genç kızdım. Abilerim ise sol fikirleri savunurdu.

Edebiyat ve öğretmenlik sevdası beni Dumlupınar Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’ne götürdü. Orada fedakâr, güler yüzlü ablalarla tanıştım. Sohbetlerine katıldım ve ruhumda yepyeni pencereler açıldı. 

Ailem, karşılarında biraz daha örtülü, biraz daha şuurlu bir Zehra görünce korktu. “Cemaat beynini yıkamış!” dediler. Bunu söyleyenlerden biri de başörtülü annemdi. 

Mezun olunca Hizmet kurumlarında çalışmama izin vermediler.

Sular ve çınarlar şehri Bursa'ya atandım. İlk yılımda üstün başarı belgesi aldım, en sevilen öğretmen seçildim. Ardından doğu görevine gittim. Dört çetin kış boyunca çocukların geleceğini ısıtmaya çalıştım.

Sonra 2016'nın kara kasırgası esti. Bir gecede meslekten ihraç edildim. Hakkımda tek bir dava, tek bir soruşturma yoktu. Gerekçe, Bank Asya'daki hesabımdı. 

Bu buhranın ortasında evliliğim de çatırdadı, eşimle yollarımız ayrıldı. 

Üç yaşındaki oğlum Eymen’le annemlerin evine sığındım. Bir lokma ekmek için marketlerde kasiyerlik yaptım, ağır işlerde çalıştım; ama içimdeki muallimlik ateşi bir türlü sönmüyordu.

Eymen okul çağına gelince kendi evime çıktım. Özel dersler vermeye başladım. Kısa sürede şehirde yeniden aranan bir öğretmen oldum. 

‘Yusuf Çocukları’nın hiçbirinden para almadığım gibi gerektiğinde bir abla, bir anne oluyordum.

Zamanla öyle vefalı bir halka oluştu ki evim bereketten taşıyordu. Hizmet’e karşı olan ailemin kalbindeki buzlar bu insanları gördükçe eridi. Babamın söylediği söz hâlâ kulağımda: “Bu insanlar F…’cüyse ben de F…’cüyüm arkadaş! Bu kadar iyi insanlar kötülük yapmış olamaz.”

Dışarıda “yeniden yapılanma” denilerek tutuklamalar sürüyordu. Oysa bizim yaptığımız, ‘yeni yapılanma’ değildi; ‘Yusuf Çocukları’na sahip çıkmaktı.

Hz. Yusuf Aleyhisselam gibi onlar da kardeş bildiklerinin eliyle kuyuya atılmış, suçsuz yere zindana düşmüş babaların, yol gözleyen annelerin çocuklarıydı. Ama Yusuf'un hikâyesi kuyuda bitmiyordu. Ben de onlara en çok bunu anlatıyordum.


O çocuklar zifiri bir karanlıkta yıldızlar gibi parlıyorlardı. Bir yıl, ihraç edilmiş bir ağabeyimizle ablamızın çocuğu Türkiye derecesi yaptı. Ailesi ihraç, öğretmenleri ihraç; ama çocuk şampiyon oluyor. Kuyuya atılan Yusuf'un bir gün Mısır'ın hazinelerine emin olması gibi…

Odanın duvarında bize ait bir köşe vardı. Her sohbetin sonunda o boş noktaya dönüp el sallardık: “Çocuklar, şu an melekler resmimizi çekiyor. İnşallah cennette, Efendimiz'in dizinin dibinde bu kareleri birlikte seyredeceğiz.”

Bir gün gurbetteki ağabey ve ablalarımıza ‘Yusuf Çocukları’nı anlatan bir mektup yazdım. 

O mektupta en çok Elif'i anlatmıştım.

Elif'in annesi sekiz aylık hamileyken kansere yakalanmıştı. Ameliyat günü Elif'in babasını gözaltına aldılar. Annesi kurtulamadı; üç küçük çocuk annesiz kaldı. Elif o zaman daha birinci sınıftaydı.

Grubumuzda her çocuğun doğum günü kutlanırdı. Bir gün Elif çekinerek “Hocam, benim de doğum günüm geldi.” dedi ve sustu. Annesi yoktu ki… O an kendime söz verdim: Bu çocuk “Kimsem yok” diye aklından bile geçirmeyecekti. Hafta sonu herkesi Elif'in doğum gününe davet ettim. Bolca sofra kurduk; bilmeden çiğ köfte de yapmıştık. Meğer Elif'in en sevdiği şeymiş. Allah, bir yetimin gönlündekini başkasının eliyle sofraya koymuştu.

Bir başka gün Elif derse gözleri kıpkırmızı geldi; annesinin ölüm yıl dönümüymüş. Sarılıp ağlaştık. Sonra gözyaşlarını silip gülümsedi: “Hocam, bugün de meleklere el sallayalım mı?” O an anladım ki Elif her el sallayışında aslında annesine el sallıyordu.

Mektubumu şöyle bitirmiştim: “Gurbetteki ablalar ve ağabeyler! Yusuf Çocukları annesiz, babasız olabilir; ama kimsesiz değiller. Onların başını okşayan eller aslında sizin elleriniz.”

Bazı arkadaşlarımız korkudan kabuğuna çekilmişti. Yıllarca omuz omuza yürüdüğüm insanların vefasızlığı yüreğimi kor gibi yakıyordu.

Bir gece yastığımı gözyaşlarımla ıslatarak uyudum.

O gece rüyamda Hocaefendi'yi gördüm. Bembeyaz cübbesiyle, nurani çehresiyle karşımdaydı. Bir babaya sığınır gibi koştum: “Hocam, biz burada Yusuf Çocukları’na sahip çıkıyoruz.” Şefkatle baktı: “Biliyorum, evet.” Sonra cübbesinin altından bembeyaz bir kâğıt çıkardı, benden bir kalem istedi. Kâğıdın en üstüne adımı, soyadımı, altına da bir ülkenin adını yazdı.

Sabah uyandığımda kalbimdeki kırgınlık gitmiş, yerine keskin bir kararlılık gelmişti. Bana yol görünüyordu. Yusuf'un yolculuğu da bir rüyayla başlamamış mıydı? 

Bir temmuz sabahıydı. Bir gün önce şehrin çok sevdiğim tarihî camilerini gezmiş, taş duvarlarıyla helalleşmiştim. Eymen babasıyla vedalaşmaya gitmişti. Onu otogarda karşılamak için giderken polis yolumu kesti.

Karakolda telefonumu elimden alıp şifresini istediler.  Vermedim. Benim yüzümden kimse yansın istemedim. Oda bir anda cehenneme döndü; küfürler, hakaretler, tehditler yağdı: “Seni burada öldürsek kimsenin haberi olmaz!” “Benimle böyle konuşamazsınız. Ben bir öğretmenim, suçum yok!” dedim. 

Bu kez taktik değiştirdiler. “Hocahanım, oğlunuzu getirtelim, görüşün.” Önüme bir bardak su koydular.  Sesimi yükselttim: “Avukatım olmadan tek kelime etmeyeceğim!”

Çılgına döndüler. Kollarımı arkadan kelepçeleyip “Götürün şu teröristi!” diye koridora savurdular. Kollarımı öyle hoyratça kıvırdılar ki kolum kırıldı sandım. Başörtümü aldılar. Nezarette kimin kullandığı belli olmayan kirli bir çarşafı başıma örtüp namaza durdum.

Nezarethane yer altındaydı; bir kuyunun dibi gibi. Temmuz sıcağında nefes alınmıyordu; yukarıdan sızan cılız bir ışık demir parmaklıklara vuruyordu. Hücrede tek başıma hıçkıra hıçkıra ağladım.

Dua ederken kalbime bir kelime düştü: Ya Nur… Ya Nur… Dudaklarım onu kendiliğinden tekrarlıyordu. Sonra bu isim, farkında olmadan “Yağmur”a dönüştü: Yağmur, yağmur… Bütün gece bu kelimeyle Allah'a yalvardım. 

Sabah sağlık kontrolüne çıkarıldığımda gözlerime inanamadım. Gece boyunca bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış, şehri sel basmıştı. Hastane koridorlarında herkes aynı şeyi konuşuyordu: “Bu mevsimde yağmur görülmüş şey değil!” Sicim gibi yağan yağmura bakarken gözyaşlarımı tutamadım. Allah, kuyunun dibinde sesimi duymuştu. 

Sonra tutuklandım ve cezaevinin gri duvarları ardına gönderildim. 

Bir gün koğuşun televizyonunda, sıradan bir haber bülteninde Hocaefendi'nin vefat ettiğini duydum. Dünyam başıma yıkıldı; ama çığlık çığlığa ağlayamadım. Koğuşta adli mahkûmlar da vardı. Kimse açıkça “Ruhu için bir hatim okuyalım.” diyemedi. Herkes birbirine “Bir cüz alır mısın?” diye fısıldıyor, kimin için okunduğunu bile söyleyemiyordu.

Koğuşta yaşlı bir teyze vardı. Hizmeti bilmez, Hocaefendi'yi tanımazdı. “Annemi çok özledim!” diyerek ona sarıldım ve ağlamaya başladım. Hocaefendi'nin yasını, o zindanda, beni hiç tanımayan bir kadının omzunda tuttum.

Yedi ayın sonunda hâkim karşısına çıktım ve tahliye oldum. Ben tutuklandığımda evime girip çıkan liseli çocukların aileleri paniğe kapılmış: “Zehra Hoca alındı, telefonu polisin elinde! Şimdi çocuklarımızı da alacaklar!” 

Elhamdülillah hiçbir çocuğa bir şey olmadı; ama bana memleketimde nefes alacak yer kalmamıştı. 

Meriç'in tehlikeli sularını göze aldım.

İstanbul'da bize bir ev ayarladılar. Ve hayatımın en sancılı on iki günü başladı. 

Kuyudan çıkarılan Yusuf'u bir kervan alıp götürmüştü. Ben kervanımı on iki gün bekleyecektim.

İstanbul’daki evde ben, on yaşındaki oğlum ve hiç tanımadığım bir adamla kalacaktık. Gelecek olan abla son anda gelemedi. Odamın kapısını kilitlesem de gözüme uyku girmedi; oğluma sarılıp sabahı bekledim.

Üçüncü günün sabahı kapı gürültüyle çalındı. Delikten baktım: polisler. Köşeye sıkışmanın ne demek olduğunu hayatımda ilk kez o an tattım. Arka odaya kaçtım, pencereyi açıp aşağı baktım. Ölmek istemiyordum; yalnızca bir daha o ellere düşmek istemiyordum. Sonra aklım başıma geldi: Aşağısı betondu ve içeride oğlum vardı. Pencereden geri çekildim. Polisler kimliklere bakıp gitti. Biz on dakika içinde kıyafetlerimizi değiştirip o evden apar topar çıktık.

Gecenin yarısında, on yaşında bir çocukla İstanbul'un acımasız sokaklarında yapayalnız kalmıştım. Saatlerce alışveriş merkezlerinin kalabalığında dolaştık, mescitlerinin soğuk halılarında oturup bekledik. Sonunda bir arkadaşım bize bir ev buldu.

Kapıdan girer girmez öğrendim ki evin hanımı tüp bebek tedavisi görüyormuş, doktoru yataktan kalkmasını kesinlikle yasaklamış. Utancımdan yerin dibine girdim: “Bu kadına çocuğumla nasıl yük olmaya geldim?” Ama Allah'ın planı başkaymış. O kadına bir bardak su verecek kimse yokmuş. Ben oraya misafir olarak değil, ona bakmak için gönderilmiştim. Beş gün boyunca onu yatağından bir kez bile kaldırmadım; sabah kahvaltısından akşam çorbasına kadar her şeyini hazırladım.

İstanbul'daki son gecemiz Mevlid Kandili'ne denk geldi. Küçücük odada seccademi serdim. Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye o çileli hicretini düşünerek ağladım: “Allah'ım, Efendimiz (s.a.v.)'in dünyaya teşrif ettiği bu mübarek gecede bizi daha fazla ezdirme. Bize de temiz bir hicret, yepyeni bir doğuş nasip eyle…”

Ertesi sabah telefon çaldı: “Hazırlanın, bu gece yola çıkıyorsunuz!” 

Oturup saydım: İstanbul'da tam on iki gün, on iki gece kalmıştık. Ve Rebiülevvel ayının on ikinci gününde yola çıkıyorduk. Efendimiz (s.a.v.'in de hicretini tamamladığı tarihti bu. Şükür secdesine kapandım.

Ve o gece Meriç'in karanlık sularından geçerek meçhule doğru yola çıktık. 

Şimdi buradayız. Bu kampta on iki kişiyiz… Kader kaleminin her şeyi ne kadar kusursuz yazdığını gördüm.

Memleketimde bıraktığım Yusuf Çocukları hâlâ aklımda; her gece onlar için dua ediyorum. Biliyorum ki bir gün onlar da kuyudan çıkacak, kervanlarını bulacak, kendi Mısır'larına varacaklar.

Ve ülkemdeki o küçük odanın duvarındaki köşede, melekler hâlâ resmimizi çekiyor.”