Beton Çok Soğuk, Üşüyorum

Beton Çok Soğuk, Üşüyorum
Halmstad’ın rüzgârı, mülteci kampının gri betonlarına çarptıkça keskinleşiyor; insanın sadece tenine değil, doğrudan kemiklerine sızıyordu.
Karşımda Muhacir Arif oturuyordu. Üzerindeki siyah gömleği, siyah saçları ve kalemle çizilmişçesine nizamlı kaşlarıyla vakur bir tablo gibiydi.
Ama o tabloda en çok göze çarpan, gözlerindeki o hüzünlü kararlılıktı; geride bıraktığı yolların yorgunluğu ile geleceğe beslediği umudun sessiz savaşı...
Gurbet rüzgârında ruhu üşüyordu.
İnsan, en çok da bahara duran dallara kar yağdığı zaman üşürmüş.
Halmstad’ın o gurbet ikliminde değil de, sanki memleketin bir bahçesinde eski bir dostla birlikteydim.
“Hukuk okumak istiyordum.” dedi.
Sesinde, yılların ağırlığı vardı ama kırılmışlık yoktu.
“Neden hukuk?” dedim.
“Onun da ayrı bir hikayesi var.”
“Dinleyelim o zaman.”
Anlatmaya başladı.
“Küçüklüğümden beri Muhsin Yazıcıoğlu sevgim vardı. Babaannem beni onun mitinglerine götürürdü.
Hâkim olup onun ölümünü araştıracaktım. Zira bu müthiş insanın ölümünün üzerindeki sis perdesi hala aralanmadı.
Pek çok gencin hayallerini biçtiği gibi 15 Temmuz benim de hayallerimi biçti.
Ankara’da arandığım günlerde sık sık onun yattığı Taceddin Dergâhı’na gidiyordum.
İçim doluyordu.
Bu memleketin geleceği olan pırıl pırıl insanları organize bir kötülük çetesi bir bir yok ediyordu. Ben hukuk okuyup bu konunun üzerine gidecektim.
Düşünüyordum: 1960 darbesinde ülkenin başbakanı, dışişleri bakanı, maliye bakanı asıldı. 1971’de ülkenin tertemiz idealist evlatları işkencelerden geçirildi, bazıları idam edildi.
1970’li yılların ikinci yarısında beş bin vatan evladı yok yere öldü. Kim, niçin ölüyordu? Neden öldürüyordu? Kimse bilmiyordu.
1980 darbesinde aynı acılar bir daha yaşatıldı. Muhsin Başkan ve arkadaşlarını çırılçıplak soyup Filistin askılarına astılar, ellerini kalaslara bağlayarak elektrik verdiler.
1980 darbesinde Mamak’ın o daracık, güneş görmeyen hücreleri, sadece taş ve betondan ibaret değildi; orası, bir neslin baharının gömüldüğü koca bir mezardı.
Koca Reis için Mamak, yirmi altı gün boyunca gözlerine çekilen o siyah bandın ardındaki sonsuz bir karanlıktı. Göremediği cellatların sesleri yankılanırken, falakanın her darbesinde dökülen cerahat değil, Anadolu’nun mazlumiyetinden süzülen birer damla kandı.
Çıplak bedeni kalaslara bağlandığında, çarmıha gerilmiş bir adalet gibi tavandan sarkıtıldığında bile, o parmak uçlarından sızan elektrikle kavrulan sadece etiydi. Ruhu, o işkencehanenin paslı demirlerini aşarak tatlı bir rüzgâr gibi memleketin uçsuz bucaksız ovalarına, dağlarına süzülüyordu:
“Hafif bir rüzgâr gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum.”
Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelere dayanamayan insanlar kendini yaktı, kurtulanların bir kısmı dağa çıktı.
Özal zehirlendi, Muhsin Başkan beyaz ölümün kollarına terk edildi.
28 Şubat’ta Erbakan Hoca iktidardan indirildi, yargılandı. Başbakan Ecevit tıp terörüne maruz kaldı. Bir hastanede ölüme mahkûm edildi.
Her on yılda bir ülkenin evlatlarına bu dağlar gibi acıları yaşatan kim?
Hangi gizli el bunları organize ediyor?
Ülkenin üzerine bir karabasan gibi çöken, adı “Ergenekon” diye bilinen bu “şer azınlık” kimler? Neden ülkeye bu kötülüğü yapıyorlar?
Hapis yattığım günlerde şunu gördüm ki binlerce Muhsin Yazıcıoğlu yetişiyor.
Yarının vahşetsiz dünyasını onlar kuracaklar.
Onlar tertemiz, pırıl pırıl vatan evlatları.
Bir gün SEGBİS’ten mahkemeye bağlanacaktım. Çok heyecanlıydım.
İlk defa hâkim karşısına çıkıyordum, daha üniversite öğrencisiydim.
Sonra düşündüm: Yarın Allah’ın huzuruna da yalnız çıkacağım.
Bir sekine indi üzerime.
Tam o sırada gardiyanın telefonu çalmaya başladı. Telefondaki müzik Koca Reis’in “Üşüyorum” şiirinin melodisiydi.
Çok rahatladım.
“Koca Reis, burada da yalnız bırakmadın beni.” dedim.
Hapisten çıktım ama asıl fırtına kapıdaydı.
Babam, annem, ağabeyim bir bir tutuklandı.
O acıların ortasında sığınacak bir liman bulmuştum: Risale-i Nur. Günde yüz sayfa okunan o hakikatler, ruhumdaki buhranları dindirmiş; bana bir pusula, bir istikamet bahşetmişti.
Sık sık Taceddin Dergâhı’na giderek Muhsin Başkan’la konuşuyordum:
“Senin gibi olacağım, eğilmeyeceğim, dik duracağım.”
Fakat çember iyice daralmıştı.
Mahkeme kararı onamıştı.
Meriç’e doğru yolculuk başladı.
Bindiğimiz arabada kocaları mahpus kadınlar, babasız çocuklar vardı.
Tek bekâr bendim.
Bir espri yapmak istedim:
"Ablalar, abiler; eğer polis çevirirse, bana kız istemeye gidiyoruz diyeceğiz!"
Edirne’nin puslu karanlığında bir polis aracının farları geceyi yırtıp peşimize takıldı.
Arabayı kaçakçı kullanıyordu. Sağa çekip durdu. Polis geldi, arabaya bindi.
“Nereye gidiyorsunuz?” dedi.
Benim espri işe yaradı:
“Bana kız istemeye gidiyoruz.” dedim.
Kimlikleri istediyse de çok üzerinde durmadı.
“Şoförün ehliyeti yetersiz.” dedi polis. “Emniyete kadar gideceğiz.”
İçimize bir korku düştü.
Şoförün küçük bir işareti ‘Bir an evvel kurtulun.’ anlamı taşıyordu.
“Kaptan, bizi burada indir.” dedim. “Biz başka bir araba ile gideriz.”
Hepimiz indik. Polis bir şey demedi.
O gün İstanbul’a geri döndük.
Sonraki gün kolay bir şekilde geçtik Meriç’ten.
Yunan tarafına geçince sabaha doğru bir askeri karakola sığındık. Asker o saatte bizi karşısında görünce tedirgin oldu. Silah doğrulttu: “Ellerinizi kaldırın!” dedi.
Yanımızda küçük bir çocuk vardı.
“Eyvah,” dedi. “Türkiye’de kurtulduk, burada yakalandık.”
O çocuğun o sözünü hiç unutamıyorum.
Arif başını iki yana sallayarak, “O küçük çocuğun korkusu, aslında koca bir ülkenin ayıbıydı.” dedi.
Arif’in o derin hikayesini, Muhsin Yazıcıoğlu’nun o vakur gölgesiyle birleştirdim.
"Arif," dedim. "sende o 'Koca Reis'in ruhu var. O da senin gibi imanlı, senin gibi cesur ve memleket sevdalısı bir alp-erendi. Geç kalmış bir Karamürsel, bir Gündüz Alp’ti.’’
Gözleri parladı Arif’in. Bir yetimin babasının dostunu bulması gibi bir heyecanla sordu:
"Tanışıyor muydunuz?"
“Tanışıyordum.” dedim.
“Onunla ilgili bir hatıranız varsa çok sevinirim.”
“Memnuniyetle” dedim.
“1995 seçimlerinde Erbakan başkanlığındaki Refah Partisi, birinci parti olarak çıkmıştı.” diye anlatmaya başladım. “Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini Erbakan’a verdiyse de diğer partiler koalisyona yanaşmayınca ikinci sıradaki Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a hükümeti kurma görevini verdi. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller başkanlığındaki Doğru Yol Partisi ile koalisyon hükümeti kurdu.
Ancak uzun ömürlü olmadı.
Ardından Erbakan’a hükümeti kurma görevi yeniden verildi. Bu defa Refah Partisi, Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurmayı başardı. Ancak güvenoyu için Büyük Birlik Partisi milletvekillerine ihtiyaç vardı. Güven oylamasına bir gün kala Erbakan Hoca beni aradı:
“Muhsin Bey güvenoyu vermeye yanaşmıyor, Hocaefendi’yi kırmaz!”
Durumu kendisine ilettiğimde Hocaefendi’nin sözleri temkinliydi:
“Şimdiye kadar biz bu arkadaşlara hep mesafeli durduk. Türkiye’nin henüz Erbakan’ın iktidarına hazır olmadığını düşündük. İktidarlarına bir adım kaldı. Belki biz aşırı hassas davranıyoruz. Muhsin Bey’le bir konuşun bakalım.”
Ankara Beştepe’deki Fatih Üniversitesi Hastanesi’de, Muhsin Bey’le bir araya geldik. Şerif Ali Tekalan ve Alaaddin Kaya da vardı.
Koca Reis dedi ki:
“Henüz Türkiye böyle bir iktidara hazır değil. Bu çok yanlış olur. Malum çevreler bunu hazmetmez. Büyük kriz çıkar.”
“Hocaefendi de sizin gibi düşünüyor ama kader onları iktidarın kapısına kadar getirdi, bir şans verilmesi gerektiğine inanıyor.” dedik.
“Hocaefendi gibi bir gönül sultanı. Bizden bir şey istemişse bana düşen şey şimdi gidip arkadaşlarımı ikna etmek olur.” diyerek kalkıp gitti.
Sonraki gün Refahyol hükümeti, Muhsin Bey ve arkadaşlarının desteği ile güvenoyu aldı.
Lakin kısa süre sonra 28 Şubat rüzgarları esmeye başladı.
Koca Reis haklı çıktı.
Arif sessizce dinliyordu. Gözlerinde o tanıdık, yanık bir parıltı vardı.
‘’Muhsin Başkan türünün son örneğiydi,’’ dedim.
‘’Derin Anadolu’nun çığlığıydı.’’
“Millete yöneltilen silaha selam durmam.” diyen adamdı.’’
2009 Mart’ının son günleriydi.
Günler, kıştan bahara doğru yürüyordu.
Küheylan yorgun, yiğit yorgundu.
Keş Dağları’nda yıkıldı küheylan.
Anadolu’nun yiğit yüzü, o mor dağların bağrında beyaz ölümün kollarına terk edildi.
Karlar üzerine serildiğinde artık ne beton soğuktu ne pencereler kapalıydı.
Ne parmak uçlarından verilen elektrik ne falakaların acısı ne de yirmi altı günlük kör sorgular...
Hepsi geride kaldı.
Sonsuzluğun Sahibi’ne olan yürüyüşü karların içinde sessizce tamamlanırken, geride sadece Mamak Mahpushanesi’nin demir parmakları ardından söylediği o meşhur dizeler kaldı:
“Ey Sonsuzluğun Sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.”
Makamın Firdevs olsun Koca Reis!
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK

ŞERİF ALİ TEKALAN

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

ORHAN KESKİN

SAFVET SENİH

İzzet Ulvi Yönter'in istifasından sonra Bahçeli'de...

Maliye Bakanı'nın ortaklarına adrese teslim 4 mily...

Avrupa Rusya'ya yönelik tedbirlerini gevşetti!

AKP'li Şamil Tayyar'dan Bahçeli sonrası MHP yorumu...

İflas dönemlerinde ortaya çıkan yönetici ile Erdoğ...






