Âdetlerini değiştirme

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz bölümündeki uzmanlığım bittikten sonra İsviçre Hükümeti’nin iki yıllık karşılıksız bursunu kazandım. 12 Eylül 1980 askerî darbesi yeni olduğu için, her yerde maalesef problemler ve sıkıntılar vardı.
Allah’a şükür bu problemleri çözerek Cenevre’ye gittim. Cenevre Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz bölümünde çalışmalara başladım. Kliniğin direktörü Prof. Dr. Pierre Montandon idi. Kliniğe başladığım ilk gün, hoca ile kafeteryaya öğle yemeğine çıktık.
Hoca, bana: “Bursa müracaat formunda bizim kliniğimizde vertigo (baş dönmesi) ile ilgili çalışmak istediğini yazmışsın. Bu konu, sadece kulak burun boğazı değil, tıbbın diğer bazı konularını da ilgilendirdiğinden dolayı herkesin ilgilenmek istediği bir konu değildir. Ben de bu yüzden seni kabul ettim.” demişti. Sonra da yemek işini nasıl hallettiğimi sordu. Ben de “Şimdilik yemekleri kendim yapıyorum, eşim ve çocuklarım daha sonra gelecekler.” dedim. O da bana “Kendi alıştığın şekilde devam et, âdetlerini değiştirme.” demişti.
Klinikte çalışan hoca ve asistanlarla çok kısa bir zaman içinde tanıştık, onlarla samimi olduk. Artık sadece vertigo hastaları değil, diğer kulak burun boğaz hastalıklarıyla da ilgilenmeye başladım. Eşim ve çocuklarım da kısa süre sonra geldikleri için çalışma imkânlarım daha da kolay olmaya başladı.
Cenevre’de o zaman Türkiye’den benim tanışabildiğim çok az insan vardı. Onlarla samimiyetimizi artırdık. Ayrıca benim gibi dünyanın değişik yerlerinden burslu olarak gelen, alanları farklı bursiyerlerle de tanıştım. Haftada bir akşam, 20’ye yakın arkadaşla bizim evde akşam yemeğini yedikten sonra kendi aramızda sohbetler yapmaya başladık, zaman içinde samimiyetlerimizi artırdık. Bu haftalık buluşmalar artık rutine binmişti. Maalesef o zaman cep telefonu ve e-mail’ler olmadığından dolayı daha sonra birbirimizi takip edemedik.
Klinikçe tertip edilen akşam yemeklerine ve değişik aktivitelere katıldım. Kongre ve konferanslara hocalarla birlikte gittik.
Bir seferinde otistik çocukların tedavisi ile ilgili dünyaca meşhur bir profesör konferans vermek üzere kliniğimize gelmişti. Bu konuyla ilgili yaptıklarını, metotlarını, neticeleri bizlerle paylaştı. Daha sonra da bir otistik çocuğun, kliniklerine ilk geldiği günden itibaren tedavisi bitinceye kadarki süreci filmle gösterdi. Artık otistik çocuk anne babasıyla ilişki kuruyor, konuşuyor, gülebiliyordu. Bu neticeyi gören sekreter bayanlardan birisi ağlamaya başladı. Ben de onun ağlamasına içimden biraz şaşırdım. Sonra kendi kendime: “Bundan daha doğal ne olabilir ki, bu da bir insan; duygulanmış ve ağlıyor.” diye düşündüm. Sanki bizim kültürümüz dışındaki Avrupa kültüründeki insanlar böyle durumlarda ağlamazlar, reaksiyon göstermezler gibi kafamda bir imaj varmış. Bu ve buna benzer daha nice yanlış imajlar, değişik kültürlere sahip insanları tanıdıkça değişiyor ve olması gereken noktaya geliyor.
Farklı kültürlerdeki insanlarla bir araya gelinip beraber çalışılmaya başlanınca kültürler arası değişim, etkileşim böyle oluyor. İnsanlar birbirlerini tanımayınca ve arada diyalog köprüleri kurulmayınca bakış açıları daha dar kalıyor.
O zamanlar arabam olmadığı için gidilecek yerlere ya belediye otobüsüyle ya da trenle gidiyorduk. Bir yılbaşı tatilinde eşim ve çocuklarla birlikte trenle Almanya ve Hollanda’daki arkadaşlarımıza ziyarete gitmiştik. Oralardaki insanları, onların problemlerini, başlarından geçen hatıralarını dinlemiştim. O zaman en büyük sıkıntıları, çocuklarını kendi kültür değerlerimiz açısından yetiştirememeleri idi. Zamanla Hizmet Hareketi’ne ait kültür merkezleri açılarak bu problemler büyük oranda çözülmüştü.
Klinikte daha çok vertigo denilen baş dönmesi olan hastalar ve yeni doğan çocuklardaki işitme problemleri ile ilgilendim. Bu çalışmalar yanında klinikteki diğer hastaları ve tedavilerini de takip ettim. Vertigo üzerine olan çalışmalarımızı klinikteki hocalarla birlikte yayınladık. Özellikle yeni doğan riskli bebeklerdeki işitme durumunu ve seviyesini tespit etmek için kullandığımız işitme potansiyellerini kaydetme ile ilgili çalışmamız, bu konulardaki yayınların ilki olduğu için çok dikkat çekti ve her yerde referans gösterildi. Biz de bu çalışmayı o zaman ulusal ve uluslararası kongrelerde tebliğ ettik.
İki senenin sonuna gelindiğinde klinik direktörü Profesör Dr. Pierre Montandon’a 2-3 ay içinde Türkiye’ye döneceğimi söyledim. Hoca bana: “Seni bütün arkadaşlar olarak çok sevdik. Sen burada kal, birlikte çalışırız; aynı zamanda İsviçre’nin vatandaşı da olursun.” teklifinde bulundu. Ben de o günkü düşüncelerim çerçevesinde, hiç tereddüt etmeden, burada öğrendiklerimin pratiğini yapmak ve bunları asistanlarıma öğretmek için “Benim ülkeme dönmem lazım, ülkemin bana ihtiyacı var.” dedim. Hoca: “Tabii ki bu kararına da saygı duyarız ama bil ki burası senin evin; her zaman gelebilirsin, arkadaşlarından da gönderebilirsin.” demişti.
“Ama Türkiye’ye dönmeden önce mutlaka Amerika’da Harvard Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniğine gidip bizim tanıştığımız hocalarla tanışman, biraz kaldıktan sonra Türkiye’ye gitmen senin için çok faydalı olur.” dedi. Ben de bir hafta sonra Boston’a gittim.
Harvard’daki meşhur hocalarla tanıştık, birlikte çalıştık, ameliyatlara girdik. Kulak burun boğaz kliniğindeki Prof. Dr. Nelson Kiang’ın başkanı olduğu işitme ile ilgili araştırma merkezinde de bulundum. Bu iki ay, benim için hem Amerika’yı görmem hem de dünya çapındaki bu hocalarla tanışmam açısından çok faydalı oldu. Seneler sonra Prof. Kiang’ı Türkiye’ye davet ettim; Orta Asya ülkelerini ve daha başka yerleri birlikte ziyaret ettik. Hizmet Hareketi ile ilgili okullar ve üniversitelere gittik. Bu ülkelerden akademisyen arkadaşlarımız da gerek Cenevre’de gerekse Boston’da onların kliniklerinde bulundular.
Ben Türkiye’ye döndükten sonra Prof. Pierre Montandon’la hem Türkiye’yi hem de dünyanın farklı yerlerini birlikte ziyaret ettik. Oralarda hizmetin açtığı eğitim müesseselerini ziyaret ettik. Sadece bu iki hoca değil, bu iki klinikteki diğer hocalar da hem Türkiye’ye hem de diğer ülkelere geldiler, bizleri yakından tanıdılar.
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi iken bir grup arkadaşımızla birlikte Moğolistan’da Hizmet Hareketi’nin açmış olduğu okulları ve eğitim müesseselerini ziyaret etmek için oraya gidecektik. Montandon hocayı, o zaman e-mail olmadığı için, ziyaretten bir hafta önce faksla bu ziyarete davet ettim. Hocanın gerek kontroller gerekse ameliyatlar ve diğer faaliyetleri için çok yoğun olduğunu biliyordum.
Ertesi gün hoca yine faksla bana bu ziyaretlere katılacağını bildirdi. Birlikte Moğolistan’daki okulları, öğretmen arkadaşları, Türkiye’den gelen belletmenleri, Moğol öğrencileri, Moğol idarecileri ziyaret ettik. Moğolistan’da uçakla bir başka şehre giderken hoca bana bu ziyarete nasıl gelebildiğini anlattı: “Senden faks gelince onu getiren sekretere bir şey demedim. Sekreter bana: ‘Hocam, siz bu ziyarete gidin; biz bütün randevuları ayarlarız, merak etmeyin.’ dedi. Ben evet veya hayır demedim, mesaiden sonra evime gittim.
Evde televizyonda bir belgesel izlerken aslan yavruları ceylan yavrularını kovalıyorlardı. İkinci gün de yine kovaladılar ve yakalayamadılar. Üçüncü gün aslan yavruları ceylan yavrularının arkasından takip etme yerine, bypass yaparak daha kısa, kestirme bir yoldan onlara ulaşabildiler, onları yakaladılar. Benim de hemen aklıma ‘Ben niye böyle yapmayayım ki? Ben de hayatta bazen bypass’lar yapmalıyım.’ gibi bir fikir geldi. Ertesi gün sabahtan faksı getiren sekretere: ‘Sen Şerif Ali’ye faks gönder ve bu ziyarete katılacağımı yaz.’ dedim. İşte öylece gelmiş oldum. İyi ki de böyle yaptım, yoksa bu güzellikleri ne zaman ve nasıl görebilecektim?” demişti.
Hem Cenevre’deki Prof. Montandon hem de Harvard’daki Prof. Nelson Kiang, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de ziyaret ettiler. Onunla değişik konuları konuştular, sorular sordular. Bu ziyaretlerden çok memnun kaldılar.
Bu iki hoca da vefat etti. Benim ve onları tanıştırdığım arkadaşlarımın hâlen bu kliniklerle irtibatları devam ediyor.
Aslında bu şekilde kısa veya uzun süreli farklı klinikleri ziyaretler, oralarda çalışmalar yapmalar çok önemli kazançlar sağlıyor. Bunların yanında insani olarak diyalogları geliştirmek de büyük önem taşıyor. Bizim onlardan alacağımız, onların da bizden istifade edeceği çok değişik konular olabiliyor.
Bu şekilde yurt dışında eğitim öğretim gören arkadaşlarımız da bu diyalogları başlatmalılar, geliştirmeliler ve de sonuna kadar devam ettirmeliler. Onlar vefat edince, onların tanışılan çocuklarıyla da bu irtibatlar sürdürülmeli. Aynen bizim gerek Cenevre’de gerekse Boston’daki hocaların eşleriyle, çocuklarıyla hâlen irtibatlarımızı devam ettirdiğimiz gibi...
















