İki Ulu Çınar

İki Ulu Çınar
Salı akşamı kültür merkezimiz, zamanın duvarlarını aşan tarihi bir vuslata ev sahipliği yaptı. Ömürlerini insanlığın ihyasına adamış iki ulu çınar, bağlara, bahçelere, en çok da hasretle kuruyan sinelere inşirah üfleyen birer bahar meltemi gibi gönül iklimlerimizi derinden dalgalandırdılar.
Naci Ağabey, her zamanki gibi zarif, temiz ve titizdi. Üzerinde mavi kareli bir gömlek ve bir lacivert ceket vardı. Hemen yanı başında duran yıllarca Doğu’da birlikte çalıştığımız Bahaddin Hoca ise kılık kıyafetiyle, bakışıyla ve varlığıyla tepeden tırnağa bir gönül insanı portresi çiziyordu.
Onları sahnede yan yana izlerken, hayalim yarım asır öncesinin o unutulmaz İzmir günlerine, Hizmet’in ilk tomurcuklandığı o ilkbahara kanatlandı.
Yıl 1975...
Üniversite tahsili için İzmir’e ilk adımımı atmıştım. Şehrin devasa binaları, göğe tırmanan beton yığınları arasında, elimde tahta bir bavulla bir başıma, yapayalnız yürüyordum. Bu koca metropolde bir tek ben yabancı, bir tek ben rotasız ve kimsesizdim. Troleybüs beni Hatay semtindeki Nokta Durağı’nda indirdiğinde, şaşkın bir ördek gibi sağıma soluma bakınıyordum. Tıpkı durağın adı gibi, kendimi bu devasa şehirde küçücük, yalnız bir "nokta" gibi hissediyordum.
İçimden, "Aman ya Rabbi! Bu koca deryada ben ne yaparım?" çığlığı yükseliyordu. Bir elimde ömrümü sığdırdığım o tahta bavul, diğer elimde ise beni kurtaracak kutsal bir reçete vardı.
Nihayet beş katlı bir binanın önünde durdum. Apartmanın alnındaki yazıyı okudum;
"Gültekin Apartmanı"
Ağır bavulu yavaşça yere bırakıp ürkekçe zile dokundum. Kapı açıldı. İkinci kata çıktığımda, İbrahim Ağabey huzur veren çehresiyle karşımdaydı. O an gözüme, gökdelenlerin kasvetli gölgesine inmiş semavi bir melek gibi göründü. Bana sarıldı. O kucaklaşmada, koca İzmir’in yabancılığını unutup şefkatli çınarın kollarıyla sardığını hissettim. Bazı insanlar vardır; daha ilk karşılaşmada insana gurbetin ortasında memleket hissi verir.
Evimizde, zaman billur bir nehir gibi akıp giderken bir gün ev sahibimiz karı koca aniden çıkageldi. Adam kendi halinde, sakin bir biriydi ama kadın apartmanı inletiyordu. İkide bir öfkeyle, "Ben Naci Bey’in efendiliğine aldandım!" diyordu.
Naci Bey ismini ilk defa o gün, o öfkeli kadından duymuştum. Meğer bizim kaldığımız o evi; köyden, kasabadan gelen Anadolu çocukları dışarıda, sokakta kalmasın diye Naci Ağabey kendi adına kiralamış ve ev sahibine de "Burada benim iki yeğenim kalacak." demiş.
Kadın, ayakkabılarıyla içeri girmek istedi. İbrahim Ağabey son derece kibar ama sarsılmaz bir sesle:
"Lütfen hanımefendi, ayakkabılarınızı çıkarınız. Biz burada namaz kılıyoruz." dedi.
Kadın iyice çileden çıktı, "Vay! Demek bizi kendi evimize sokmayacaklar!" diye feryat ettiyse de gördüğü manzara karşısında nutku tutuldu; evimiz temiz, kitaplar düzenli, her şey nizam içindeydi. "Anneniz nerede sizin?” dedi kadın.
"Annemiz yok.” dedik.
Kadın inanamayan
gözlerle mutfağa, banyoya, koridora tekrar baktı:
"Peki,
bu evi kim temizliyor böyle?"
"Biz
temizliyoruz efendim."
"Benim evimden bile temiz
burası! Ben, komşular sizin evde ‘Bekârlar kalıyor.’ deyince,
her taraf harabeye dönmüştür, pislik içindedir diye düşünmüştüm,
yanılmışım.” dedi.
O gün ilk defa anladım ki bazı önyargılar, temiz bir hâlin sessiz şahadeti karşısında kendiliğinden dağılıp gidiyormuş.
Yıllar öncesinin bu tatlı hatırasından sıyrılıp gözlerimi kültür merkezinin salonuna çevirdiğimde Naci Ağabey’le Bahaddin Hoca kürsüde yan yana oturuyordu.
Naci Ağabey konuşmasına, "Her bir kardeşimiz etrafına ışık saçmaya devam ederse, on yıl sonra Hizmet’in dünyada geleceği noktayı hayal bile edemezsiniz." sözleriyle başladı.
Sonra gözleri uzaklara daldı ve geçmişin o çileli ama buram buram ihlas kokan sayfalarını açtı:
"Ben Ege Üniversitesi’nde okurken, koca kampüste namaz kılan tek bir öğrenci bile yoktu.” dedi. “Fakat bir insan hiç yılmadı, hiç umudunu kaybetmedi. Ve o tek bir sineden tutuşan meşale, bugün dünyanın dört bir yanına yayıldı. Bu hakikaten asrımızın muazzam bir mucizesidir.
Bakınız, 1982 darbesinde devletteki görevlerinden ihraç edilen üç-beş arkadaşımız Anadolu’ya dağıldı; Hizmet, Anadolu’da filizlendi. İşte bu dahili dirilişin ardından sıra dünyaya açılmaya gelmişti. 1992’de Hocaefendi bu defa benim de içinde bulunduğum on arkadaşımızı dünyaya dağıttı; Hizmet dünyaya yayıldı. Üstelik ben de dahil bu insanların hiçbiri dil bilmiyordu.
Bugün sizler hepiniz birkaç dil biliyorsunuz. Yarın mahşer gününde, şu sokağınızdaki, apartmanınızdaki kapı komşularınız, 'Ya Rabbi! Biz bunlarla dünyada komşuyduk. Yan yana yaşadık ama içlerindeki bu güzellikleri, bu baharları bize hiç anlatmadılar. Eğer anlatsalardı, biz de o bahara doğru yürürdük.’ derlerse ne diyeceksiniz? İnanın, o gün çok zor durumda kalırsınız."
Sohbet sırasında zaman zaman duygulu anlar yaşandı. Gözler taştı, yanaklar ıslandı. Salon bir müddet sessizliğe gömüldü. Herkes, söylenen sözlerin kendi vicdanında bıraktığı yankıyla baş başaydı sanki.
Naci Ağabey sözlerini tamamlarken Bahaddin Hoca'ya, "Siz de birkaç kelam etseniz..." diyerek mikrofonu uzattı.
Bahaddin Hoca her zamanki mahviyetiyle önce konuşmak istemediyse de ısrar karşısında "Bu Hizmet’in ilk yılları yokluklarla doluydu.” diye başladı kısa konuşmasına. “1971 Muhtırası’nda Hocaefendi hapisten çıktığında gidecek yeri olmadığı için baba ocağı Erzurum’a döndü. Görevinden ihraç edilmişti. Ama döneceğini biliyorduk. Ortada dört beş yıllık bir emek vardı. Benim gibi öğrenci olan bir arkadaşımızla Mektupçu’da bir ev kiraladık. Burası eski stil, cumbalı, bahçeli ve iki katlı eski bir Rum eviydi.
Evde eşya olarak sadece bir kilim ve iki yer yatağı vardı. Yatağın biri benim Urfa’dan getirdiğim yün yatak, diğeri de İbrahim Bey’in memleketinden getirdiği yer yatağıydı. Üçüncü kişi için yatak bile yoktu. Şiddetli bir fırtına, altı yıllık emeği yerle bir etmişti. Hocaefendi’nin Anadolu insanının önüne koyduğu evrensel hizmet alanları, o gün en yakınları tarafından bile anlaşılamamış ve tepki görmüştü."
Bahaddin Hoca'nın sesi titredi, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
"Fakat o, çok sabırlı ve temkinli bir mücadele insanıydı.” dedi. “Bahara hazan vursa, dallar kırılsa, çiçekler solsa da o yine ümitsizliğe düşmezdi. Bazı geceler odasında, ümitleri kıran olayların ızdırabıyla kıvranırken;
‘Sefinem gark oldu dert deryasına, Sahra-yı sinemi sel aldı gitti’ diye inlese de her sabah en taze umutlarla ‘Vira bismillah!’ diyerek yeniden başlıyordu güne. Zira o, dünya çapında bir projenin mimarı, evrensel bir bestenin bestekârıydı.
Salon gözyaşlarına boğulmuştu. Bahaddin Hoca, o yalnızlık günlerindeki en ağır kırılmayı şu sözlerle anlattı:
"Istırab onu gecenin ikisinde, üçünde dışarı çıkarıp sokaklarda saatlerce yürütüyordu. Mektupçu’daki cumbalı ahşap evde tam manasıyla bir zemheri acılığında yalnızlık yudumluyordu.
‘Onlar gelmiyor, bari ben gideyim.’ dediği bir gün uğradığı bir dükkân sahibinin, ‘Hocam bir daha uğramasan iyi olur.’ sözü, o yüce gönül insanına sekiz aylık zindan hayatından daha ağır gelmişti. Muhtıranın korkusu bir kâbus gibi çökmüştü toplumun üzerine. Bu yüzden bazı eski arkadaşları ve talebeleri de ‘Artık onun işi bitik. Gittiği yol, yol değil!’ diyorlardı.
İnsan bazen tarihin sessizce nasıl yürüdüğünü, hangi tohumun hangi mevsimde filiz verdiğini yıllar sonra fark ediyor.
Şimdi bir o günlere bakıyorum, bir de bugünlere... Allah neler lütfetti! Hizmet çınarının dalları dünyaya uzandı”
Sohbet bittiğinde, salondaki herkes kutupları aydınlatan birer yıldız gibi sessizce evlerine dağılırken; mütevazı kültür merkezimiz, ömürlerini insanlığa adamış bu iki yüce ruhu ağırlamanın saadetini yaşıyordu.
Sonraki gün Bahaddin Hoca ve bir iki dostla, Naci Ağabeyi tren istasyonunda uğurlarken ceketinin sol kolundaki o özenle örülmüş yamalığa gözüm takıldı.
Dayanamayıp sordum:
"Ağabey, ceketiniz bir yere mi takıldı?"
Mütebessim bir çehreyle, “Yok." dedi. "Bu ceketi ikinci elden almıştım. Orasında güve yeniği vardı. Kendi elimle ördüm orayı.”
O yamalık, dünün ihtişamlı Devlet Planlama Teşkilatı koridorlarından, bir milyon tirajlı gazetelerin mürekkep kokuları arasından, milyonların izlediği televizyon ekranlarından geçip bugünün hicret coğrafyalarında bir derviş gibi dönen adanmışlığın sessiz nişanesiydi.
İşte buydu adanmışlık: Bir zamanlar holdinglerin başında oturan ellerin, şimdi bir ceket yamasını iğne iplikle onarması… Bu, makamdan hakikate yolculuğun en yalın ifadesiydi.
Trenin hazin ıslık sesi boşlukta yankılanınca demir tekerlekler rayların üzerinde yavaş yavaş dönmeye başladı. Koca çınar bizi geçmişimizle yüz yüze bırakıp, başka diyarlara nefes olmaya gidiyordu. Tren gözden kaybolup geriye sadece rayların soğuk sessizliği kalana kadar arkasından baktık öylece.
Trenin son vagonu da gözden kaybolduğunda, kulaklarımda hâlâ o ulu çınarın sözleri çınlıyordu;
"Biz anlatmazsak, mahşerde halimiz nice olur?"
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

ŞERİF ALİ TEKALAN

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

'Karada ya da denizde bu sınırlar müzakere edileme...

TESK Başkanı Palandöken’den kredi kartı borçları i...

Güney Afrika'da belediye başkanı, 25'inci yılında ...

Rusya'da 2026 yılı etkisi hissediliyor: Şirketleri...

Parkta elleri kanlı bulundu: Hukuk fakültesi öğren...






