İktidar uğruna işlenen zulüm ve haksızlıklar

Hiç şüphesiz İslam tarihinin iftihar edilecek pek çok yönleri olduğu gibi az da olsa bizleri üzen tarafları olduğu da muhakkaktır. Bugün hatırlandığında bizi üzen o sayfaları okuduğumuzda, bunların daha çok o dönemin idareci ve siyasetçilerinin iktidar hırslarından kaynaklanan iktidar, güç mücadeleleri olduğu görülmektedir.
İlk büyük hadise Hz. Osman’ın idari işlerde -hâşâ- Emevileri kayırıyor bahanesiyle şehit edilmesi ile başlamıştı. Cemel Vakası'nda da Hz. Ali (ra) ile Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr b. Avvam (ra); Sıffin'de Hz. Ali (ra) ile Muaviye (ra) arasındaki meselelerde de zahiren konular idari konulardı. Bizlere düşen, her biri içtihada ehil olan bu insanların olaylar karşısındaki farklı görüşlerine saygılı olmaktır. Çünkü onlar sahabedir. Sahabe-i güzin (ra) arasında yaşanan elim hadiselerden dolayı onlar hakkında yanlış bir düşünceye sapmamak için aşağıdaki linkte geçen yeri okumanın yeterli olacağı kanaatindeyim.
Muaviye döneminden sonra göreve gelen bazı halife -ki onlara da halife denecekse-, sultan ve hükümdarlar, onların bazı işgüzar valileri, iktidar ve idari işler uğruna tarihte bilinen İslam büyüklerine o kadar zulüm ve haksızlık yaptılar ki… İşte bu sayfalar bizleri üzen ama derin derin düşünmemize, ibret almamıza da vesile olacak olan sayfalardır.
İslam tarihindeki çilekeş âlim ve büyük zatlar
İslam tarihinde siyasî otorite karşısında ilmî ve vicdanî bağımsızlığını koruyan ve bunun bedelini ödeyen ulema pek çoktur.
Kısaca bunlardan bazılarını, neden zulme, haksızlıklara maruz kaldıklarını ifade edecek olursak; Saîd b. Cübeyr, Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Buhârî, Şemsüleimme es-Serahsî, Ahmed b. Nasr el-Huzâî, İzzeddin b. Abdüsselâm, İbnü'l-Cevzî ve İmâm-ı Rabbânî gibi pek çok büyük âlimin siyasî otoriteler tarafından baskı, takip, hapis, sürgün, kırbaçlanma ve hatta ölümle karşı karşıya bırakılmalarının sebepleri farklı farklı görünse de bunların belli müşterek noktalarda toplandığı görülmektedir: Bir kısmı Saîd b. Cübeyr ve İzzeddin b. Abdüsselâm örneklerinde olduğu gibi yöneticilerin zulüm ve haksız uygulamalarına açıkça karşı çıkmışlardır. Ebû Hanîfe ve İmam Buhârî gibi bazıları ilmi ve dinî otoriteyi siyasî iktidarın emrine vermeyi, resmî makam ve imtiyazlar karşılığında bağımsızlıklarından taviz vermeyi reddetmiş, çekmedikleri kalmamıştır. İmam Mâlik gibi bazıları siyasî sonuçları olacağını bilmelerine rağmen ilmî kanaat ve fetvalarından geri adım atmamış, dik duruş sergilemişlerdir. Ahmed b. Hanbel ve Ahmed b. Nasr el-Huzâî gibi âlimler devlet eliyle dayatılan dinî ve itikadî görüşleri kabul etmeye yanaşmamış, büyük haksızlıklara maruz kalmışlardır. İmam Şâfiî, Serahsî, İbnü'l-Cevzî ve İbn Teymiyye gibi bazıları siyasî, mezhebî veya idarî çevrelerin suçlama ve baskılarına maruz kalmış, sürgün, zindan, eziyet ve işkencelere tabi tutulmuşlardır. İmâm-ı Rabbânî gibi büyük mürşidler ise dinî ve vicdanî ölçülerine aykırı gördükleri saray uygulamalarına boyun eğmemiş, Cihangir tarafından Gevâliyâr Kalesi'ne hapsedilmiştir. Bu asırda bizlerin de şahitlik ettiği Bediüzzaman (ra), Süleyman Efendi, İskilipli Atıf Hoca ve Hocaefendi'nin (ra) yaşadıkları ise henüz hafızalarda ve unutulmamıştır.
Dolayısıyla bu âlimlerin yaşadıkları sıkıntıların ortak ana noktalarına bakıldığı zaman; zulüm ve haksızlık karşısında susmamaları, ilmi siyasetin emrine vermemeleri, iktidara dinî meşruiyet sağlayacak tavizlere yanaşmamaları, zorla dayatılan fikir ve uygulamaları kabul etmemeleri, fetva ve ilmî kanaatlerinde bağımsızlıklarını korumaları ve halk üzerindeki güçlü ilmî ve manevî nüfuzlarıdır.
Tarihî hadiseler birbirinden farklı olmakla beraber, bütün bu örneklerde belirginleşen ana çizgi, âlimin siyasî otorite karşısında hak bildiği sözü söyleme ve ilmî-vicdanî bağımsızlığını muhafaza etme çabasıdır.
Haccac-ı Zalim ve Said b. Cübeyr arasındaki ibretlik hadise
Bu hadiselerden biri de tarihte meşhur Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî ile tâbiînin büyük imamlarından Saîd b. Cübeyr arasında geçen o meşhur olaydır.
Hicrî olarak 95 yıllarında, Emevî Devleti'nin meşhur valisi Haccâc, kendi zulmünden kaçan ve saklanan, uzun zamandan beri arattığı tâbiînin en önde gelen imamlarından Saîd b. Cübeyr'i yakalatır ve huzuruna getirtir. Bir tarafta Abdullah b. Abbas'ın talebesi, tefsir, hadis ve fıkıhtaki en büyük âlimlerinden, hatta tâbii olmadığı için devam etmeyen on amelî mezhepten birisinin kurucusu olan biri; Saîd b. Cübeyr, diğer tarafta ise Emevî sultanına yaranmak için, iktidarını korumak için binlerce insanı katleden, hatta olayı mancınıklarla Kâbe'yi yıkmaya kadar götürebilen, “Seffâh, çok kan döken” lakabıyla anılan, o dönem Emevî Devleti'nin Şam, Irak ve Hicaz valisi Haccâc vardır. O dönemin meşhur simaları ondan bahsederken “zalim, zorba, kan dökücü, Irak'ın tiranı” olarak bahsederlerdi.
Saîd (ra) yakalanıp da Haccâc'ın huzuruna getirilince aralarında şu konuşmalar geçer: Saîd huzura girince Haccâc, onu bilip tanımasına rağmen, küçümseyici bir tavırla:
“Adın nedir?” diye sordu. O da:
“Saîd b. Cübeyr.” diyerek cevap verdi.
Haccâc, alaycı bir tavırla:
“Hayır, sen Saîd b. Cübeyr değil, Şakî b. Kuseyr'sin.” dedi. Yani sen Saîd, “mutlu” değil, Şakî, “bedbaht”; Cübeyr, “onarılmış” değil, Kuseyr, “kırılmışsın” demek istedi.
Saîd b. Cübeyr, hiç tereddüt ve korku alameti göstermeden:
“Annem benim ismimi senden daha iyi biliyordu.” dedi.
Aralarında bir tartışma başladı. Haccâc, Saîd'in (ra) bu cevabı üzerine:
“Hem sen hem de annen bedbaht oldunuz!” dediğinde Saîd b. Cübeyr, sözünü esirgemeden:
“Gaybı senden başkası daha iyi bilir.” dedi.
Bu cevap Haccâc'ın hiç hoşuna gitmedi ve konuyu değiştirdi. Yine aynı küstahlıkla:
“Muhammed hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu.
Saîd b. Cübeyr'in cevabı kesin ve net idi:
“O, bir rahmet peygamberidir, hidayet rehberidir ve âlemlerin Rabbinin Resûlü, elçisidir.”
Haccâc soru sormaya devam ediyordu:
“Ali ile Osman hakkındaki fikrin nedir? Onlar cennette midirler, yoksa cehennemde mi?”
Saîd (ra), fevkalade zekâsını kullanarak:
“Ben cennete de girmedim, cehennemi de görmedim. Allah onların durumunu daha iyi bilir.” diye cevap verdi.
Haccâc, derece derece konuyu yakınına getiriyordu:
“Halifeler arasında en çok hangisini seversin?”
Saîd b. Cübeyr ona koz vermek istemiyor fakat haktan başka bir şey de söylemiyordu:
“Allah'ın kendisinden en çok razı olduğu kimseyi.”
Haccâc ise ondan bir şey almaya çalışıyor ve sorularına ısrarla devam ediyordu:
“Peki, sence Allah hangisinden daha çok razıdır?”
Yine Saîd (ra), aynı kıvraklığıyla:
“Bunu ancak onların gizli açık bütün hâllerini bilen Allah bilebilir.” dedi.
Bu cevaplar karşısında şaşıran ve öfkelenen Haccâc, yerinde duramaz hâle geldi. Soruşturma, ifade alma, bizzat zalim Haccâc'ın huzurunda yapılıyordu. Haccâc döndü ve Saîd b. Cübeyr'e:
“Seni hiç gülerken görmüyorum. Neden?” diye sordu.
Saîd b. Cübeyr ise:
“Ortada beni güldürecek bir şey görmüyorum.”
Başka diğer kaynaklara göre:
“Bu dünyada topraktan yaratıldığını bilen ve sonunda ateşle karşılaşma ihtimali bulunan bir insan nasıl rahatça gülüp oynayabilir ki?” diyerek cevap verdi.
Bunun üzerine Haccâc, sanki onunla alay ediyor gibi, saygısızca o büyük zatın yanında çalgı çengiciler getirterek eğlence meclisi kurdurdu; udlar ve neyler çalınmaya başladı. Fakat Saîd b. Cübeyr (ra) gülmek yerine ağlamaya başladı.
Haccâc:
“Neden ağlıyorsun?” deyince Saîd (ra):
“Şu ud, boşu boşuna kesilmiş bir ağacın parçasıdır. Şu ney ise kendine ait olmayan bir nefesle üflenerek ses çıkarıyor. Bunların hepsi bana kıyamet günü Sûr'a üfürülüşü hatırlattı, onun için ağlıyorum.” der.
Bu cevap Haccâc'ı daha çok öfkelendirdi. Bu defa Saîd b. Cübeyr'in önüne yığınla altın ve gümüş getirtilmesini emretti.
Saîd (ra), bunlara bakarak:
“Eğer bunları kıyamet gününün azabından kurtulmak için topladıysan ne güzel. Fakat bunları dünyalık için topladıysan Allah'ın azabına karşı bunların sana hiçbir faydası olmayacaktır.” diyerek dik duruşunu devam ettirdi.
Haccâc artık kızgınlığını gizleyemez hâle gelmişti. Kendini, yaptığı işleri ve başarılarını sayıp dökmeye başladı:
“Ben Allah'ın düşmanlarıyla savaşıyorum. Benim elimle doğular fethedildi. Benim elimle Iraklar düzene girdi. Benim elimle nice ülkeler fethedildi. Allah benim elimle şehirler açtı vs.” diyerek böbürlendi.
Haccâc'ın bu sözleri üzerine Saîd (ra), hiç aldırış etmeden:
“Sen ancak Allah'ın kullarından bir kulsun. Şunda şüphe yok ki Allah seni kullarına karşı bir imtihan vesilesi yapmıştır.” gibi sözlerle cevap verdi.
Haccâc belki de Saîd b. Cübeyr'in özür dilemesini, af dilemesini bekliyordu. Onun için de uzun uzun konuşarak onu ikna etmeye çalışıyordu. Fakat Saîd (ra), dik duruşunu hiç değiştirmedi.
Sonunda Haccâc, onu ikna edemeyeceğini anlayınca hem hâkim hem savcı gibi:
“Seni öyle bir öldüreceğim ki senden önce hiç kimseyi öyle öldürmedim!” diye bağırdı.
Saîd (ra), son derece vakar ve sükûnet içinde:
“Ey Haccâc! Nasıl istersen öyle yap. Fakat şunu bil ki Allah'a yemin ederim ki beni hangi şekilde öldürürsen öldür, Allah'ın da seni ahirette onun benzeriyle cezalandıracağından hiç şüphen olmasın!”
Ortam çok gerilmişti.
Haccâc:
“Seni dünya yerine alevli bir ateşe göndereceğim!” deyince Saîd b. Cübeyr (ra), tam bir tevhid insanı olarak:
“Eğer bunun senin elinde olduğunu bilseydim seni ilah edinirdim.”
Yani sen Allah'ın dilediğinden başka bir şey yapmaya muktedir değilsin, demek istiyordu.
Bu sözlerle Haccâc iyice çileden çıktı. Âdeta boğazlanmaya hazırlanan bir hayvan gibi yere yatırılan Saîd b. Cübeyr'i (ra) kıbleye doğru yatırmışlardı. Ona bile tahammül edemeyen Haccâc:
“Onu kıbleden çevirin!” diyerek askerlerine emir verdi.
Saîd b. Cübeyr (ra) hemen şu ayeti okudu:
“Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi oradadır.” (Bakara, 2/115).
Haccâc daha da delirmiş, âdeta kontrolünü kaybetmişti. Bunun üzerine:
“Onu yüzüstü yatırın!” dedi.
Saîd yine Kur'ân'dan bir ayetle cevap verdi:
“Sizi topraktan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.” (Tâhâ, 20/55).
Artık idam emri verilmişti. Boynu vurulmadan önce Saîd b. Cübeyr ellerini kaldırdı ve şöyle dua etti:
“Allah'ım! Benden sonra onu hiç kimseye musallat etme.”
Sonra kelime-i şehadet getirerek şehit edildi.
Saîd b. Cübeyr (ra), hem mazlum hem mağdur hem de haklı olduğu hâlde, zalimin zulmüyle şehit olarak bu fâni dünyadan ahirete göçtü. Haccâc ise İmam Zehebî, İbn Kesîr ve İbn Hallikân'ın naklettiklerine göre, Saîd b. Cübeyr'in şehadetinden sonra büyük bir ruhî, psikolojik çöküntü yaşadı. Geceleri korkuyla uyanıyor ve:
“Benim Saîd b. Cübeyr ile ne işim vardı?” der, azap içinde yaşardı.
Saîd b. Cübeyr çoğu zaman Haccâc'ın rüyasına girer ve onu boğazından yakalayarak sıkardı. Çok geçmedi, Saîd b. Cübeyr'in şehadetinden birkaç ay sonra ağır bir hastalığa yakalanarak öldüğü rivayet edilir.
Saîd b. Cübeyr'in duası kabul olmuş, çok geçmeden Haccâc mahkeme-i kübraya celbedilmişti.
Düşünmek gerek
Bu ibretlik olayın elbette bize verdiği/vereceği dersler vardır/olmalıdır. Nelerdir bunlar denilecek olursa, bunlardan en önemlileri;
a- İdari ve siyasi meseleler dinin temel meseleleri olmadığından zaman ve şartlara göre şekillenmesi gereken içtihadi meselelerdir. Onun içindir ki içtihadi bir konuda, iktidar uğruna; iktidar olmak, iktidarda kalmak, iktidarı korumak için kan dökmek, haksızlık hukuksuzluk, zulüm yapmak katiyen caiz değildir. İktidar olmak hedefi haramları helal kılamayacağı gibi helalleri de haram kılamaz. Yani bugünün Siyasal İslamcıları ‘Ne yapalım Şeriat gelecek, bunlara mecburuz’ diyerek dinin haram kıldığı hususları kendileri için meşru göremezler.
b- Gerçek İslam âlimleri sadece Allah’tan korkar ve sadece ona hesap verme endişesi ile yaşarlar. Bu duruş sayesindedir ki din bizlere kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmıştır.
c- Hakiki İslam âlimleri günlük gelir geçer siyasi iktidarların rüzgârına, cazibesine, korkusuna kapılmadan daima Hakkı, hakikati söylerler ve söylemişlerdir. Yolu izi, usul ve metodu takip edilecek gerçek âlimler de onlardır.
c- Bugün din büyüğü diyerek andığımız, rahmetle yâd ettiğimiz insanlar ekseriyet itibariyle dini omuzlamış, bugünlere ulaşmasına vesile olmuş bu büyük şahsiyetlerdir. Şimdilerde biz onları rahmetle andığımız gibi diğerlerine de lanet okuyor, adlarını bile hatırlamak istemiyoruz. Hiç şüphesiz bugünkü zalimler de gelecekte lanetle anılırken zulmettikleri hak dostları da yine rahmet ve dualarla anılacak, kalplerde hafızalarda yaşamaya devam edeceklerdir.
d- Haccac fetihleri ile övünen, devesiyle giderken bile Kur'an okumasıyla (bugünlerde de çok moda) bilinen birisi olmasına rağmen iktidar hırsı, güç zehirlenmesi ile pek çok masumun kanına girmiş, bundan dolayı da bütün müminlerin lanetine, gazabına maruz kalmaktan kurtulamamıştır.
Onlar ölüp gittiler, şimdi Allah’a hesap veriyorlar. Şimdiki zalim ve zorbalar için ise henüz zaman geçmiş değil.
Bu haberler de ilginizi çekebilir

NUMAN YILMAZ YİĞİT
ESRA BÜYÜKCOMBAK

ŞERİF ALİ TEKALAN

HARUN TOKAK











