Kadının hakları mı, sömürülmesi mi?

Okuma Süresi 12 dkYayınlanma Cuma, Eylül 18 2026
Paylaş
X Post
Kadının hakları mı, sömürülmesi mi?


İslâm her kesime haklarını verip teslim ettiği gibi kadına da haklarını vermiştir. İslâm’ın bu konuda yakaladığı seviyeye insanlık tarihinde hâlâ ulaşılamamıştır. Buna rağmen İslâm’ın bu hakları vermediği veya tam tersine kadınların mahrum edildiği şeklindeki algılar ve inanışlar ya kasıtlı olarak İslâm’ı karalamak için birileri tarafından servis edilmekte veya İslâm’ı yanlış yorumlayıp yanlış temsil edenler tarafından böyle bir görüntü verilmektedir:

“İslam, cahiliye karanlığında sömürülen, köleleştirilen ve ikinci sınıf kabul edilen kadını zavallı bir mahluk olma durumundan kurtararak, yeni bir statü ile onu mübarek bir varlık olma seviyesine yükseltmiştir. Din-i mübîn, kadını bir temettu’ (kazanç) aleti olmaktan azâde eylemiş (kurtarmış) ve Cenneti onun ayaklarının altına sermiştir. Şayet, İslam’ın esas kaynakları ve selef-i salihînin (İslâm’ı güzel yaşayan geçmişlerin)  örnek hayatları dikkatlice incelenirse, Müslüman kadının kat’iyen evine kapatılmadığı ve asla haklarının çiğnenmediği açıkça görülecektir. Bu iddia, şayet onu ortaya atanlar kasıtlı ve önyargılı insanlar değillerse, Hak Din’in bu mevzuda vaz’ ettiği ölçülerin bilinmemesinden ve tarih boyunca bilhassa âdetlerden gelen yanlış anlayış ve yanlış uygulamaların İslam’a mal edilmesinden kaynaklanmaktadır…

Kadın hakları konusunda söz söyleyebilecek yegâne din İslam’dır. Çünkü, gerek Kur’an-ı Kerim’e, gerek Peygamber Efendimiz’in tatbikatına (uygulamasına), gerekse İslam tarihine baktığımızda, fertlerin hatalarından kaynaklanan birtakım suistimaller (yanlış uygulamalar) dışında, kadının en muallâ mevkii (yüksek konumu) Müslüman toplumlarda kazandığı görülür. Evet, İslam’da kadının diğer sistemlerde asla rastlanamayacak eşsiz bir konumu vardır. Günümüzün en modern sayılan toplumları bile, bu konuda onunla boy ölçüşemeyecek kadar geridir.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)  

Günümüz dünyasında eşitlik ve özgürlük adına kadınlara haklarının verildiği düşüncesi vardır. Aslında bu özgürlük ve eşitlik olarak sunulan bu haklarda kadının fıtratı hesaba katılmamış, kadının faydasına olacak bir hak kazandırmadan daha çok toplumun ve erkeklerin faydasına ve arzularına hizmet edecek bir tarzda şekillendirilmiştir:

“Bu toplumlarda kadın, belli bir özgürlüğe sahip ise de, bu, daha çok cismanî arzuları tatmin özgürlüğüdür ki, böyle bir özgürlük, gerçek insan fıtratının ve selim aklın kabul edebileceği ve herhangi bir semavî dinin makbul sayacağı bir özgürlük değildir. 

Son asırlarda, hassaten (özellikle) devletler arası kanlı savaşların getirdiği geçim zorlukları ve ekonomik ihtiyaçların baskısı kadını iş dünyasına ve sokağa çıkmaya zorlamıştır. Bu çıkışın akabinde, kadın kendi iâşesini (geçimini) temin etmeye başlamış ve fert planında bir ölçüde iktisadî hürriyet elde etmiştir; fakat, pek çok yerde, onun bilhassa fizikî cazibesinden faydalanmak isteyen bir takım sermaye çevreleri için istismar (kendi çıkarları adına kullanma) mevzuu bir alet haline düşmekten de kurtulamamıştır.

Maalesef, kadın özellikle Batılı toplumlarda piyasaya, pazara, eşyanın malî (finansal) değerine katkıda bulunduğu ve erkeklerin nefsanî arzularına hizmet ettiği nisbette (oranda), dolayısıyla hayatının sadece bir anında surî (yüzeysel) ve sunî (gerçek olmayan) bir sevgi bulabilmiştir; ne var ki, içtimaî (sosyal) hayatta kerime, bacı, eş, anne ve nine olarak gördüğü ve yerini başka hiçbir şeyin dolduramayacağı muhabbet ve hürmeti büyük ölçüde kaybetmiştir. Zamanla o, bu defa da hürriyet kılıfı altında modern tekniklerle (!) sömürüldükçe sömürülmüş, çoğu insanî haklarından mahrum edilmiş ve karanlık çağlardakine denk bir istismarın kurbanı haline gelmiştir.

Bütün bu haksızlıklara tepki olarak, öncelikle ve özellikle Batı’da kadınlar tarafından bir hak istirdadı (elde etme/geri alma) hareketi başlatılmıştır. Ne var ki, bu hareket, kadınların bir nevi uyanışı sayılsa da, bir tepkiye ve reaksiyona bağlı cereyan ettiğinden dolayı, bütün reaksiyoner hareketlerde ortaya çıkan dengesizliklerden o da nasibini almış, ifratlar ve tefritler (aşırılıklar) ağına o da takılmış; ilk başta kadın haklarını savunma maksadından neş’et etse de, (ortaya çıksa da) zamanla erkeklere karşı nefretle dolup taşmaya, kinle oturup-kalkmaya sebep olacak kadar asıl çizgisinden uzaklaşmıştır. Kadınları koruma ve onlara erkeklerinkine eşit hakların tanınmasını sağlama düşüncesinden doğan feminizm adlı fikir cereyanı, bir gayr-ı memnunlar (memnun olmayanlar) hareketi olarak, arkada sadece hasret, hicran ve enkaz bırakmıştır. Zira, bugün pek çok çeşidinden bahsedilen feminizm akımının temsilcileri zamanla çok farklı taleplerin peşine düşmüş ve meseleyi kadının haklarını korumaktan onun hakimiyetini sağlamaya vardıracak kadar ileri götürmüşlerdir.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)  

Aslında kadının özgürlüğü ve eşitliği iddialarının arkasında gerçek anlamda kadının sömürülmesi vardır. Aynı zamanda kadın bu uygulamalarla fıtratına (yaratılışına) uygun olmayan bir değişime zorlanmıştır. Eşitlik iddiasından hareketle erkeklerin yaratılışına daha uygun olan işlerde kadınların çalıştırılması gibi uygulamalar kadınlara has özelliklerin zayıflamasına ve fıtraten erkeklere benzemeye başlamasını netice vermiştir.

Bütün bunlar çok cazip algı yönetimleri ile pazarlanırken, iddia edildiği gibi kadınlara sözü verilen haklar pratikte tam anlamıyla da uygulanmamaktadır, ama kadının her türlü sömürülmesine devam edilmektedir. İslâm’da ise iddiaların aksine uygulamadaki bazı istisnalar hariç tam bir uyum söz konusudur:

“Günümüzde hâlâ eski dönemlerdeki uygulamalara karşı aynı tepki tavrı sergilenmekte ve farklı aşırılıklara, aykırılıklara girilerek mesele asıl mihverinden kaydırılmaktadır. Vakıa, kadın haklarını istirdat etme gayretlerinin hemen hepsi tamamen nazarî (teorik) planda kalmaktadır. Bunun en açık delili, en modern (!) görünümlü ülkelerde bile kadınların içtimaî hayatta ve idarî alanda büyük bir tahdide (sınırlamaya) maruz kalmalarıdır. Düşünün… Bugün dünyanın kaç ülkesinde devlet başkanı kadındır? Kaç yerde ordunun üst kademelerinde kadınlar vazife görmektedir? Kadınlar acaba kaç ülkenin parlamentosunda nüfus nispetlerine uygun şekilde temsil imkanına sahiptirler? Dünya dinlerinin ruhanî reisleri ve diyanet temsilcileri arasında ne kadar kadın vardır? Adliye, mülkiye, emniyet teşkilatları ve gizli servisler gibi birimlerde istihdam edilen kadınların sayısı erkeklerin adedine yaklaşabilmiş midir?.. Kadın haklarını dilinden hiç düşürmeyen ve onun ateşli birer savunucusu görünen kimseler acaba neden bu sorulara müsbet (pozitif) cevap verebilecek durumda değiller? Hepsinden öte, İslam’ın, kadının haklarını kısıtladığını iddia edenlerin önce kendilerini ve kendi içtimaî yapılarını sorgulamaları gerekmez mi?

Aynı sualleri kendi ülkemizde kadın hakları avukatlığına soyunup bazı şahsî hatalar yüzünden İslam’ı ve bütün Müslümanları mahkûm etmek isteyenlere de sorabiliriz: Cumhuriyet kurulduğundan bu yana onca zaman geçmiş; peki ama şimdiye kadar Çankaya’ya kaç tane kadın Cumhurbaşkanı çıkmış? Hep Reis-i cumhur seçilmiş; niçin bir kere de o makama Reisetü’l-cumhur getirilmemiş? Aklının azlığından mı? Yoksa, o işi beceremeyeceği düşünüldüğünden mi? Neden erkek başbakan kadar kadın başbakan vazife yapmamış? Niçin kadın bakanların sayısı erkek bakanların adedine hiç ulaşamamış, hatta yaklaşamamış? Niye erkeklerden olduğu kadar kadınlardan da kuvvet komutanı olmamış? Neden bir kere de Genelkurmay Başkanlığı bir kadına emanet edilmemiş? Niçin hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadınlara göstermelik bazı koltuklar bırakılıyor da, onların nüfuslarına uygun şekilde kendilerini temsil etmelerine imkan tanınmıyor?

Yanlış anlaşılmasın; “Bunlar mutlaka olmalı, işin aslı budur!” demek istemiyorum. Müsavaat (eşitlik) iddiasında bulunanların, kadın ile erkeğin eşit olduğunu savunanların ve kendileri bu eşitliğe göre hareket ediyormuş da sanki İslam kadının hakkını yiyormuş gibi Din-i mübini (İslâm’ı) sorgulayanların ikiyüzlülüklerini nazara vermeye çalışıyorum. Evet, “niçin, neden, niye…” sorularını çoğaltabilirsiniz. Bu soruların cevaplarını aradığınızda göreceksiniz ki, aslında, “İslam kadının hakkını yiyor, erkeğe verdiği hakları kadına vermiyor!” diyenlerin kendileri senelerdir kadını istismar ediyor ve onun haklarını -affedersiniz- hapur hupur yiyorlar. Öyleyse, kendileri kadını hayatî sahalardan olabildiğine uzak tuttukları ve onu sürekli sömürdükleri halde, bu konuda İslam’ı tenkit etmeye kalkışanların İslamiyet hakkında söz söylemeye de kadın haklarından bahsetmeye de hakları yoktur.” (M.F.Gulen-Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar)