'Kişiye Özeldir' Lütfen Kendimiz İçin Okuyalım

Biz insanlar, umumiyetle başkaları için yazar ve tabii ki okurken ve dinlerken de sorgu terazisine gözlemlediğimiz kişileri koyarız. Böyle bir kısır okuma yaklaşımıyla; sınırlı bir fayda sağladığımız gibi maalesef ruh dünyamızda kurduğumuz mahkemeyle habire insanları yargılayan menfi bir alışkanlığı da benimsemiş oluruz. Kendi kusurlarımız söz konusu olunca güçlü bir avukat kesilirken yakın-uzak tanıdıklarımıza karşı ise amansız bir savcı rolü üstleniriz. Ruh dünyamızda kurduğumuz menfi mahkemeyle su-i zan girdabına kapılır ve dışa yansıtmamaya çalışsak da hiç farkına varmadan bu "olumsuz duruş" yüz hatlarımıza, davranışlarımıza, sözlerimize "en azından ima etme" çizgisinde yansır ki bu halimiz de maalesef "gıybet bataklığına düşmek" anlamına gelir.
Bir de bu tenkit hastalığı alenî bir hal almışsa artık, Rabbimiz muhafaza etsin, Efendimiz’in (SAV) çizgisinden uzaklaşma zemininde adımlar atmaya başlamış oluruz maalesef. Böyle bir gidişat ise bizi biz yapan bazı değerlerden uzaklaşmamıza sebebiyet verir. Gelin ey dostlar, muhasebe boy aynasında sadece kendimize bakarak bu muhasebe yazısını okuyalım: Hiç kimseyi hedef almadan, inanan her insanın düştüğü ya da düşebileceği bir çeşit "hassasiyet kaybı farkındalığını" paylaşmaya davet ediyoruz sizleri. Nasihatimiz başta nefsimize olmalı. Öyle olacaksa da sarsmalı-silkelemeli benliğimizi... Bizimle beraber dinlemek istemeyenlere, istemeyip kendi hayatıyla bir ilgi kuramayanlara da bir sözümüz yok. Uzaklarda ama çok uzaklarda terennüm edilen, sözün süzülüp inceltildiği; "alınmasın, gücenmesinler" diye boğum boğum düğümlendiği fikir harmanından derlenmiş muhasebe-murakabe kırıntıları da diyebiliriz, bu cüretkâr çıkışımıza. Bir başka deyişle cebimizde yitirdiğimiz güneşlerin hüznüyle atılmış sessiz bir çığlık... Bazen varlık içinde yokluk yaşarız; en değerli mücevherlerden daha kıymetli öyle vasıflarla mücehhez bir lütuflar sağanağının altında kalırız ki böyle bir zenginlik kimi zaman şımartıverir ruh dünyamızı. Adeta her yanımızı saran değerler hazinesi içinde bu değerlerle bütünleşmeden, onlar bir vadide biz bir vadide, yaşar gideriz hayat yolculuğunda. "Ahde vefa mı; vefa bizim iklimimizin solmayan gülü-sümbülüdür zaten ." der de teselli oluruz. Yıllardır beraber olduğumuz yol arkadaşlarımıza karşı ne kadar vefalı olduğumuzu hiç ama hiç sorgulamayız. Sahi öğrencilik yıllarımızda iki üç zeytin tanesiyle bir parça kuru ekmeğimizi paylaştığımız arkadaşımızı en son ne zaman arayıp halini hatırını sormuştuk? Hani bir de küheylanlar gibi koşturan, "Kim var?" deyince sağına soluna bakmadan "Ben varım." diyen can yoldaşımız nerelerde şimdi?" Duyduk ki eskisi gibi değilmiş; kendini biraz kenara çekmiş, başka endişelere ve gündemlere dalmış vesselam…
“Zaten öyleleriyle çok da uğraşmamak lazım, boşuna kendi düşen ağlamaz, dememişler. O da düşmeseydi canım." der, çok önemli işlerimize dönmek üzere sıyrılıveririz böyle münasebetsiz düşüncelerden. Öyle ya bizim nesli kurtarmak gibi kocaman bir vazifemiz dururken bir iki insanın heder olup gitmesinin ne ehemmiyeti olabilir ki? Zaten baştan söylemiştik, "Vefa bizim diyarın bihemta mücevheri..." Onu kadife, atlas kumaşlara sarar sarmalar en değerli sandıklarda özenle saklarız. En ince, en kibar davranışlarımızı ilgilendiğimiz insanlar için kullanmaya özen gösteririz de kendi can yoldaşlarımızdan esirgeriz hassas, narin ve kibar duruşumuzu. Hele raiyetimizdeki insanların başına bazen kral kesiliveririz farkında olmadan. İsteriz ki onlar ağzımızdan çıkacak iki kelimeye baksın; kimse bizim fikrimizin üzerine fikir beyan etmesin... Çevremizdeki yol arkadaşlarımızdan düşüncelerimizin rağmına alternatif bir düşünce çıkarsa karşımıza; birdenbire kabalaşıverir, otoritemizi kurma adına acımasız bir insan harcama makinesine dönüşürüz. Zaten sadece bazıları için kullandığımız o yapmacık inceliğimiz bir başka sırıtır üzerimizde. Fareleri görünce fıtratına geri dönen eğitilmiş kedi gibidir halimiz. Özellikle de gücü elimize geçirdiğimizde daha da hortlar bu dûal kimliğimiz.
Çevremizdekiler, raiyetimizdeki insanlar o kadar çekinir ki bu halimizden onlar da bize karşı içten gelmeyen yapmacık davranışlar sergilemeye başlarlar. Özellikle henüz kişiliği tam oturmamış bazı genç arkadaşlarımız ise yüzümüze zoraki tebessüm eden ama aslında bizi sevmeyen iki karakterli birer insan olma yoluna girerler. Bazı kurumlarda yaşanan sınırlı, verimsiz ast üst ilişkilerine dönüşmüştür artık birlikteliğimiz. Takım ruhunun yerini, samimiyetsiz, bereketsiz, içten gelmeyen, başarısız bir hiyerarşik yapı almıştır. Raiyetimizdekiler ikna ile değil talimatlarla iş yapmaya başlamıştır. Şahs-ı manevi yerini egoların, benliklerin hakim olduğu samimiyetsiz bir çalışma ortamına bırakmıştır çoktan. Doğruluk ve dürüstlük çizgisinden uzaklaşma, vefasızlık, sözünde durmama, çevremize hoşumuza gidecek laflar söyleyen insanları toplama, alternatif düşünceler ortaya koyan insanları bir şekilde güç ve kudret etki alanımızdan uzaklaştırma, kollektif şuuru yok ederek çalışmaları kendi zavallı ufkumuzla sınırlama; kaba, kırıcı, küstah tavırlarımızla nefret halkaları oluşturma talihsizliğini yaşarken hepsinden acısı da bütün bu yanlışlar yumağını derin tevil ve yorum kabiliyetimizle kitabına uydurma, vicdanımızı rahatlatma bedbahtlığına düşmüş oluşumuzdur. Bu uğursuz gidişe dur diyebilmemizin yegane yolu da hiç şüphesiz çuvaldızı önce kendimize batırmaktan bir an bile tereddüt etmememizdir. Başkalarını tenkit etme alışkanlığından kurtularak kusurlar aynasını kendimize çevirdiğimiz an, bu yanlışlar girdabından kurtulma imkânını bulabiliriz.
İnanın dostlar, Allah'a kulluğumuzun olmazsa olmazlarıdır bu değer ve hassasiyetlerimiz. Onlar olmadan ibadetlerimizin boynu bükük kalır. Onlar olmadan rıza kapısı bizlere aralanmaz. İçten gelen, dûal olmayan ruh inceliğimiz, özellikle de yakın uzak ayırmadan herkesi kucaklayan şefkat, sevgi ve merhamet iklimimiz kulluğumuzu inşallah istenilen noktaya taşıyacaktır. Dindarlığı, tabiri diğerle iyi kul olmayı ibadet-ü taatle sınırlayamayacağımız hepimizin malumu… Bir ümitsizlik tablosu çizmek istemiyoruz sizlere. Çok hassas, çok ince, herkese karşı olabildiğince dürüst, ilgilendiği insanlar kadar kendi arkadaşlarını da başının üstünde tutan o kadar değerli, muhterem insanlar var ki… Ama yine de "Sözümüz meclisten dışarı." demeyeceğiz müsaadenizle… "Sözümüz meclisten içeri; ağabeyler, ablalar, kardeşler... Sözümüz meclisten içeri!" Lütfen ama lütfen; başkalarını değil, kendimizi teraziye koyalım bu yazıyla. Kendimiz için okuma, dinleme ve nasihat etme civanmertliğini göstermenin zamanı gelmedi mi, ne dersiniz?
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

KADİR GÜRCAN

ORHAN KESKİN

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU
ESRA BÜYÜKCOMBAK

Haluk Levent gözaltına alındı; Başsavcılık'tan açı...

Özel: Ankara’da savcı atama mülakatlarında “Önüne ...

ABD'den Hürmüz Boğazı açıklaması: Boğaz İran'ın ko...

15 Temmuz gerçekleri öğrenilsin istemiyorlar: Bir ...

Rusya Gölgesinde NATO Zirvesi: “Soğuk Savaş 2” Sür...






