Mecnun

Okuma Süresi 9 dkYayınlanma Pazar, Mart 29 2026
Paylaş
X Post
Mecnun


Bir beldede çok zengin bir ağa varmış. Aynı beldede bir de mecnun varmış. Mecnunlar, akıl hastası grubunda olmayıp kendi hallerinde, kimseye zararları dokunmayan, konuştuklarında da hikmetli sözler söyleyen insanlardır. Genelde ihtiyaçlarını da onu tanıyan akrabaları ve yakınları karşılarlar.

Ağa bir gün, yardımcılarından birine; “Bugün mecnunu benim çiftliğime çağır, gördüklerinden ne istiyorsa onu ver” der. Ağanın çalışanı mecnunu çiftliğe davet eder. Ve ağanın bu dediğini kendisine söyler. Mecnun, çiftlikten içeri girince atları görür ve atlardan bir tanesini işaret ederek “Bu atı istiyorum” der. Ağanın yardımcısı; “Bu at, ağanın atı, sen başka bir at seç” der. Mecnun; “Hayır ben bunu istiyorum “ der. Yardımcı, ağaya çıkar ve durumu anlatır. Ağa da; “O kadar at var, o benim atım onu veremeyiz” der. Sonra da yardımcısına; “Sen onu çiftlikten çıktıktan sonra arkasından takip et, kendi kendine mutlaka bir şeyler konuşur, duyduklarını gel bana anlat” der.

Mecnun çiftlikten çıkıp yolda giderken, kendi kendine başını semaya doğru döndürerek konuşur; “Ağa da kim oluyor ki, sen isteseydin verirdi.” Bunu birkaç kere tekrar eder. Burada Mecnun’un ‘’sen’’ diye hitap ettiği Allah’tır (cc). Yardımcı, çiftliğe döner ve ağaya bu durumu anlatır. Ağa da; “O zaman sen mecnunu çağır ve istediği atı ona ver’’ der. Ağa, yardımcısına “Sen de başka bir ata bin ve onu arkasından takip et, şimdi giderken acaba ne diyecek bana gel söyle’’ der. Nitekim yardımcı mecnunu atıyla arkadan takip etmeye başlar. Mecnun ata binip giderken, ilk cümle aynı olmak üzere şöyle der: “Ağa da kim oluyor ki, sen istedin de verdi.”

İnsanın madden ve manen daraldığı zaman dilimleri olur. Sanki insan kendisini gitmesi ve geçmesi gereken çıkmaz bir sokakta olduğu hissine kapılır. Bunların sıklığı ve dereceleri insandan insana değiştiği gibi bunlar, her insanın değişik zamanlarda başından geçebilen hadiselerdir.

Maddi yön itibarıyla her insan için bir şekilde problemlerden bir çıkış yolu bulunabilir. Manevi yöndeki sıkışıklıklar, daralmışlıklar, çıkış kapısı yok gibi olan durumlarda, her insanın bunları algılama ve bunlardan kurtulma yolları çok çeşitlilik arz eder. Buradaki en önemli konu da insanın, her yönüyle okuyarak, dinleyerek, tefekkürle Allah’ın varlığına ve birliğine inanması ile ilgilidir.

İmanın altı şartı ‘’Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere iman’’ şeklindedir. Eğer bir insan, gerçekten bunlara inanıyorsa ve onların pratiklerini de yapabiliyorsa, o sıkıntılardan veya çıkmaz sokaklardan çok çabuk kurtulabilir. Eğer imanın şartları bilinmiyorsa ve de gerekleri yerine getirilmiyorsa, işte o zaman esas problemler başlar. İnsan, problemler sarmalı içinde kalır. Ne yapacağını, bunları kiminle paylaşacağını da bilemez. Bu durumda da önce ruhen hastalıklar başlar, onlar daha sonra vücuttaki organların hastalıklarını tetikler.

Bu açıdan Allah’a inanma çok önemlidir. İşin doğrusu da budur. Çünkü bizim mikro, normo, makro alemlerde gördüğümüz hadiseler, canlıların yapıları, çalışmaları, kainattaki genel dengeleri çerçevesinde düşünüldüğünde, tefekkür edildiğinde, bunların hiçbirisinin kendiliğinden olmadığını anlar. Böylece bunları mutlaka bir yaratıcının meydana getirdiği inancı yakalanabilirse, o zaman insan da ruhen rahatlar. İçi huzur dolar, herkesle iyi geçinmeye başlar. Kendisini geçici olan bu alemden, kalıcı olan öbür alem yani ahirete hazırlamaya gayret eder.

İnsanın bazen bunları tek başına düşünebilmesi ve bu yolları bulabilmesi zor olabilir. Onun için de insanların bu konularda birbirlerini kırmadan, üzmeden, rencide etmeden makul bir usul ve üslupta, bu konuları birbirlerine anlatmaları, izah etmeleri ve bunların karşılığında da hiçbir maddi manevi beklenti içinde olmamaları çok önemlidir. Çocuklar dahil, yaşı ve seviyesi ne olursa olsun, herkes için çok önemli olan rehberlik ve kılavuzluk, hem olma, hem de onlardan istifade etme yönüyle ihmal edilmemesi gereken bir durumdur.

Bazı muhakeme tarzları eksik bile olsa, girişte anlatılan mecnunun mantık örgüsü çok mükemmeldir. Belki de o bu mantık örgüsünü daha bu hale gelmeden önce, birilerinden öğrenmiş ve her yönüyle inanmış bir insan olabilir. Çünkü burada, her şeyin Allah’ın kudreti çerçevesi içinde cereyan ettiğinin bilinmesi söz konusudur. Bu noktaya da mutlaka herkesin bir şekilde gelmesi, gelebilmesi büyük bir önem arz eder.

Başa gelen her  hadiseyi kadere inanma büyüteci ile ele alan bir insanın, sıkıntıya, üzüntüye, çaresizliğe düşme durumu olmaz, olmaması gerekir. Mecnun’un yaklaşımıyla; “Allahın dediği olur”, “Vardır bunda da bir hayır”, “O (cc) istedi de oldu’’ diyebilme ve daha sonra da Allah’ın kendisine verdiği akıl, fikir, tecrübe ve  istişare ile önüne gelen problemleri çözme yoluna girer. Fiili sebepler yerine getirildikten sonra, oluşan neticeden memnun olma da yine bir kulun görevidir.

İşte bu yaklaşımlar kullanılabilirse, insan o zaman ruhi yönden çıkmaz sokaklarda kalmaz, ruh hastalıklarına yakalanmaz, neticesinde maddi hastalıklardan da kurtulur.

 

Her insanın kendisini bu açılardan düzenli check edebilmesi, başkalarına da bu konularda yardımcı olmaya gayret etmesi sağlıklı bir toplumun oluşmasına katkı sağlar. Sağlıklı ve dengeli fertlerden oluşan bir toplumda, her insan için yaşanılabilecek bir ortam oluşturulmuş olur.

Bunların yapılması ve oluşturulması herhalde çok zor değildir. Öyle değil mi?