Mecnun

Bir beldede çok zengin bir ağa varmış. Aynı beldede bir de mecnun
varmış. Mecnunlar, akıl hastası grubunda olmayıp kendi hallerinde, kimseye
zararları dokunmayan, konuştuklarında da hikmetli sözler söyleyen insanlardır.
Genelde ihtiyaçlarını da onu tanıyan akrabaları ve yakınları karşılarlar.
Ağa bir gün, yardımcılarından birine; “Bugün mecnunu benim çiftliğime
çağır, gördüklerinden ne istiyorsa onu ver” der. Ağanın çalışanı mecnunu
çiftliğe davet eder. Ve ağanın bu dediğini kendisine söyler. Mecnun, çiftlikten
içeri girince atları görür ve atlardan bir tanesini işaret ederek “Bu atı
istiyorum” der. Ağanın yardımcısı; “Bu at, ağanın atı, sen başka bir at seç”
der. Mecnun; “Hayır ben bunu istiyorum “ der. Yardımcı, ağaya çıkar ve durumu
anlatır. Ağa da; “O kadar at var, o benim atım onu veremeyiz” der. Sonra da
yardımcısına; “Sen onu çiftlikten çıktıktan sonra arkasından takip et, kendi
kendine mutlaka bir şeyler konuşur, duyduklarını gel bana anlat” der.
Mecnun çiftlikten çıkıp yolda giderken, kendi kendine başını semaya
doğru döndürerek konuşur; “Ağa da kim oluyor ki, sen isteseydin verirdi.”
Bunu birkaç kere tekrar eder. Burada Mecnun’un ‘’sen’’ diye hitap ettiği
Allah’tır (cc). Yardımcı, çiftliğe döner ve ağaya bu durumu anlatır. Ağa da; “O
zaman sen mecnunu çağır ve istediği atı ona ver’’ der. Ağa, yardımcısına “Sen
de başka bir ata bin ve onu arkasından takip et, şimdi giderken acaba ne
diyecek bana gel söyle’’ der. Nitekim yardımcı mecnunu atıyla arkadan takip
etmeye başlar. Mecnun ata binip giderken, ilk cümle aynı olmak üzere şöyle der:
“Ağa da kim oluyor ki, sen istedin de verdi.”
İnsanın madden ve manen daraldığı zaman dilimleri olur. Sanki insan
kendisini gitmesi ve geçmesi gereken çıkmaz bir sokakta olduğu hissine kapılır.
Bunların sıklığı ve dereceleri insandan insana değiştiği gibi bunlar, her
insanın değişik zamanlarda başından geçebilen hadiselerdir.
Maddi yön itibarıyla her insan için bir şekilde problemlerden bir çıkış
yolu bulunabilir. Manevi yöndeki sıkışıklıklar, daralmışlıklar, çıkış kapısı
yok gibi olan durumlarda, her insanın bunları algılama ve bunlardan kurtulma
yolları çok çeşitlilik arz eder. Buradaki en önemli konu da insanın, her
yönüyle okuyarak, dinleyerek, tefekkürle Allah’ın varlığına ve birliğine
inanması ile ilgilidir.
İmanın altı şartı ‘’Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere,
ahiret gününe ve kadere iman’’ şeklindedir. Eğer bir insan, gerçekten
bunlara inanıyorsa ve onların pratiklerini de yapabiliyorsa, o
sıkıntılardan veya çıkmaz sokaklardan çok çabuk kurtulabilir. Eğer imanın
şartları bilinmiyorsa ve de gerekleri yerine getirilmiyorsa, işte o
zaman esas problemler başlar. İnsan, problemler sarmalı içinde kalır. Ne
yapacağını, bunları kiminle paylaşacağını da bilemez. Bu durumda da önce ruhen
hastalıklar başlar, onlar daha sonra vücuttaki organların hastalıklarını
tetikler.
Bu açıdan Allah’a inanma çok önemlidir. İşin doğrusu da budur. Çünkü
bizim mikro, normo, makro alemlerde gördüğümüz hadiseler, canlıların yapıları,
çalışmaları, kainattaki genel dengeleri çerçevesinde düşünüldüğünde, tefekkür
edildiğinde, bunların hiçbirisinin kendiliğinden olmadığını anlar. Böylece
bunları mutlaka bir yaratıcının meydana getirdiği inancı yakalanabilirse, o
zaman insan da ruhen rahatlar. İçi huzur dolar, herkesle iyi geçinmeye başlar.
Kendisini geçici olan bu alemden, kalıcı olan öbür alem yani ahirete
hazırlamaya gayret eder.
İnsanın bazen bunları tek başına düşünebilmesi ve bu yolları bulabilmesi
zor olabilir. Onun için de insanların bu konularda birbirlerini kırmadan,
üzmeden, rencide etmeden makul bir usul ve üslupta, bu konuları birbirlerine
anlatmaları, izah etmeleri ve bunların karşılığında da hiçbir maddi manevi
beklenti içinde olmamaları çok önemlidir. Çocuklar dahil, yaşı ve seviyesi ne
olursa olsun, herkes için çok önemli olan rehberlik ve kılavuzluk, hem olma,
hem de onlardan istifade etme yönüyle ihmal edilmemesi gereken bir durumdur.
Bazı muhakeme tarzları eksik bile olsa, girişte anlatılan mecnunun
mantık örgüsü çok mükemmeldir. Belki de o bu mantık örgüsünü daha bu hale
gelmeden önce, birilerinden öğrenmiş ve her yönüyle inanmış bir insan olabilir.
Çünkü burada, her şeyin Allah’ın kudreti çerçevesi içinde cereyan ettiğinin
bilinmesi söz konusudur. Bu noktaya da mutlaka herkesin bir şekilde gelmesi,
gelebilmesi büyük bir önem arz eder.
Başa gelen her hadiseyi kadere
inanma büyüteci ile ele alan bir insanın, sıkıntıya, üzüntüye, çaresizliğe
düşme durumu olmaz, olmaması gerekir. Mecnun’un yaklaşımıyla; “Allahın
dediği olur”, “Vardır bunda da bir hayır”, “O (cc) istedi de oldu’’
diyebilme ve daha sonra da Allah’ın kendisine verdiği akıl, fikir, tecrübe
ve istişare ile önüne gelen problemleri
çözme yoluna girer. Fiili sebepler yerine getirildikten sonra, oluşan neticeden
memnun olma da yine bir kulun görevidir.
İşte bu yaklaşımlar kullanılabilirse, insan o zaman ruhi yönden çıkmaz
sokaklarda kalmaz, ruh hastalıklarına yakalanmaz, neticesinde maddi
hastalıklardan da kurtulur.
Her insanın kendisini bu açılardan düzenli check edebilmesi, başkalarına
da bu konularda yardımcı olmaya gayret etmesi sağlıklı bir toplumun oluşmasına
katkı sağlar. Sağlıklı ve dengeli fertlerden oluşan bir toplumda, her insan
için yaşanılabilecek bir ortam oluşturulmuş olur.
Bunların yapılması ve oluşturulması herhalde çok zor değildir. Öyle
değil mi?
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK

ŞERİF ALİ TEKALAN

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

ORHAN KESKİN

SAFVET SENİH

Basın derneklerinden AB'ye vize eleştirisi: Türk g...

Husiler savaşa dahil oldu: Yemen'den İsrail'e füze...

Dikkat: İlacı böyle içiyorsanız sizi öldürebilir!

AKP iktidarında Anayasal haklar ayaklar altında: ...

Vizesiz Avrupa’nın yolu 'terör tanımı'nın değişmes...







