Ankara,
Avrupa Birliği sürecini tıkayan
Kıbrıs,
İsrail'le normalleşme süreci ve
İran nükleer
dosyası konularında ter dökecek. Kıbrıs ve İsrail'in yanı sıra 'sessiz diplomasi' boyutuna taşınan
Ermenistan ile normalleşme protokolleri konularında haziran seçimleri öncesi radikal adımların atılması beklenmiyor.
2010'da son yılların en yoğun dönemini yaşayan Türk dış
politikası birçok bölgesel ve küresel
tartışmanın merkezinde yer aldı. Ankara, Batı dünyasının maksatlı
eksen kayması iddialarına rağmen çok yönlü ve çok boyutlu diplomasiden ödün vermedi. Aynı politika bu sene de kararlılıkla sürdürülecek. Uluslararası basın tarafından birçok meselede tartışma konusu yapılan
Türkiye'nin küresel görünürlüğünün bu sene daha da artması bekleniyor. 2011'de yoğun diplomasi trafiğinin odağını İsrail ile ilişkiler, İran'ın nükleer programı ve Kıbrıs'ın oluşturması öngörülüyor. Komşularla ilişkileri maksimuma çıkarma politikaları korunurken
Afrika ve Latin
Amerika açılımları da sürdürülecek.
Amerikan yönetimi ve AB ile ilişkiler de olağan
gündem maddeleri olarak önemini koruyacak.
İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi süreci Türkiye'nin 2011'de en çok
mesai harcayacağı konuların başında geliyor. Bu sorun sadece iki
ülke ilişkilerini değil; Türk-Amerikan ilişkileri başta olmak üzere tüm
Ortadoğu konularını yakından ilgilendiriyor. Mavi
Marmara katliamı sonrası
Birleşmiş Milletler'in (BM)
kınama açıklaması ve uluslararası
soruşturma komisyonu gibi meselelerde ABD'nin zorunlu olarak taraf alması gerekmişti. Amerikan yönetimi "iki arada bir derede kalmak" istemediğinden Ankara-
Tel Aviv krizinin bir an önce çözülmesini istiyor. Bu sorun
doğal olarak Ankara ile Washington'ın diğer alanlardaki işbirliğini de etkiliyor. Ankara özür ve tazminat şartını açık bir şekilde ortaya koydu. İsrail şimdilik buna yaklaşmıyor. Ancak İsrail Başbakanı Binyamin
Netanyahu'nun bu hafta yaptığı açıklamalar Tel Aviv'in asıl derdini ortaya koydu. Netanyahu, İsrail askerlerinin ve komutanlarının
yargılanmasını istemediklerini vurguladı.
Müzakerelerin uluslararası yargılanma üzerinde süreceği anlaşılıyor.
ORTADOĞU, TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNE BAĞLI
Ortadoğu'daki birçok gelişme Ankara-Tel Aviv hattındaki normalleşmeye kilitlenmiş durumda. Elbette iki ülke arasındaki normalleşme Ortadoğu'daki ihtilafların çözüm sürecini başlatmayacak; ancak bu ikili kriz varken bölgede olumlu bir adımın atılamayacağı aşikâr.
Suriye, İsrail ile müzakerelerde Türkiye'nin arabuluculuğunda ısrar ediyor.
Filistin meselesinde Ankara'nın dâhil olmadığı bir çözüm sürecinin sağlıklı olmayacağı belirtiliyor. Lübnan'daki her meselede Ankara'nın üstlendiği rol ortada. İç içe girmiş bu sorunlardan dolayı Türkiye-İsrail ilişkileri, farklı alanlarda diplomasi trafiğinin parçası olacak.
NÜKLEER KRİZDE HEP DEVREDE
Ankara, BM'de İran'a
yaptırım kararı alınmasının ardından Tahran'ın aşırı tepki vermesini engelleyerek diplomasi sürecinin önünü açık tutmuştu. ABD'nin başını çektiği P5+1 ülkeleriyle İran bu sayede aralık başında Cenevre'de buluşmuştu.
Taraflar arasındaki ikinci
buluşma ocak ayında İstanbul'da gerçekleşecek. Muhtemel
anlaşmanın en önemli noktasını
uranyum takası teşkil edecek. İran, uranyum takasının Türkiye vasıtasıyla gerçekleşmesini kabul etmişti. Bu konuda Tahran'ın başka bir ülkeye yeşil ışık yakmasına şu anda ihtimal verilmiyor. Bu sebeple hem müzakere sürecinde hem de muhtemel bir anlaşmanın hayata geçirilmesinde Türkiye merkezi rol üstlenmeye devam edecek. Anlaşma sağlansa bile uzun süreli maddeleri içereceğinden ve süreç karşılıklı pürüzlere gebe olduğundan nükleer dosya sene boyunca Ankara'nın kolunun altında olacak.
KIBRIS görüşmeleri önemli dönemeçte
2010,
AB müzakereleri çerçevesinde çok durgun bir yıl oldu. Sadece bir fasıl müzakerelere açılırken
Belçika dönem başkanlığında hiçbir başlık açılamadı. Bu tıkanıklığın arkasında şüphesiz Kıbrıs meselesi yatıyor. Türkiye kapsamlı çözüm yolunda 2010'da birçok formül geliştirdi; ancak bunlar
Rum Kesimi tarafından veto edildi.
KKTC Cumhurbaşkanı
Derviş Eroğlu ile Rum lider Dimitris Hiristofyas, ocak sonunda Cenevre'de BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un huzurunda bir araya gelecek. Bu toplantıda ciddi bir mesafe alınması beklenmiyor. Türkiye'nin beklentisi Ban Ki-moon'un sürece daha fazla dâhil olarak bir takvim belirlemesi. Ancak bir dönem daha koltuğunda kalmak isteyen Ban Ki-moon'un cesur adımlar atması fazla iyimser bir bakış. Ancak kaynaklar her şeye rağmen ocakta BM huzurundaki görüşmeyi önemsiyor. Fakat "Türkiye'nin
AB süreci için Kıbrıs'ta oldubittiye gelecek bir adım atmayacağının tüm muhataplarınca iyi bilindiğine" dikkat çekiyor. Her dönem başkanlığında olduğu gibi bloke fasılların önünü açabilmek için Türkiye'nin Rum Kesimi'ne limanlarını açmasıyla yine çeşitli formüller üretilmesi öngörülüyor. 2010'un ikinci yarısında müzakere başlığının açılamaması sebebiyle
psikolojik eşik aşıldı. Artık "Başlık açılmazsa müzakere süreci durur." endişesi yok. Ankara'da AB kararlığı aynen korunsa da "Her şeye rağmen zorlamalı ve başlık açmak için bir çıkış yolu bulmalıyız." havası yok.