İslam'da kadın hakları

Okuma Süresi 17 dkYayınlanma Cuma, Eylül 4 2026
Paylaş
X Post
İslam'da kadın hakları

Daha önce başlanan ve bir süre ara verdiğimiz insan hakları yazı serisinin on birinci yazısına “İslâm’da kadın hakları” konusu ile devam ediyoruz…

Günümüzde Batı medeniyeti kendisini kadın haklarının en önemli ve en başta gelen savunucusu olarak görmektedir. Bazen bu iddialarını başka ülkelerdeki kadınların haklarını korumaktan da sorumlu oldukları noktasına kadar götürebilmektedir. İslâm’ın gerçek anlamda temsil edilip yaşanmadığı ve Müslüman olduklarını söyleyenlerin yaşadıkları coğrafyalarda, değil sadece kadın hakları ihlalleri, genelde var olan insan hakları ihlallerine bakarak, sanki Batı’nın bu hakların bayraktarlığına soyunduğu zamanlara kadar dünyada bu hakların bulunmadığı veya yaşanmadığı gibi bir algıyı meydana getirmiştir.

Halbuki Batı’da ancak on dokuzuncu asırda dillendirilmeye başlanan ve büyük kısmının kabulü ancak yirminci asırda gerçekleşen insan haklarının ve bunlar içinde kadınlara ait hakların verilmesi İslâm’ın gelmesiyle gerçekleşmiş ve Hazreti Peygamber (SAV) eliyle hayata geçirilmiştir. Üstelik hak sahiplerine haklarının verilmesi insanlığın en karanlık devrelerinde birinde yaşanıyordu. 

Allah Rasûlü (SAV) Veda hutbesinde bu hakların çerçevesini çizdiği yerde kadın haklarını da ele almışlardır:

“Cahiliye devrinde en fazla mağduriyete uğrayanlar, kadın ve çocuklardı. O dönemde kadın, hiçbir değeri olmayan bir meta veya eğlence aracı idi. Müşrikler, kadını bazen bir utanç sebebi, bazen de bir eğlence aracı olarak görür ve kabullenirlerdi. 

Veda Hutbesi’nde, kadının sahip olduğu hak ve hürriyetler, kadınların ve erkeklerin vazifeleri en güzel şekilde düzenlenmiştir: “İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan sakınmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları te’dib edebilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılamanızdır.”

Veda Hutbesi cihanşümul bir insan hakları belgesi olarak bütün insanlığı içine alacak şekilde insan haklarını düzenlemiştir. İslâm’a göre din, dil, ırk, renk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün insanlar eşittir. Din, dil, ırk, renk ve cinsiyet sebebiyle üstünlük iddiasında bulunmak, İslâmiyet’e tamamen aykırıdır.” (Peygamber Yolu - Veda Hutbesi ve İnsan Hakları)

İslâm geldiği andan itibaren her kesimin haklarını düzenleyerek uygulamaya geçirmiştir. Sonraki asırlarda da bu haklara ekseriyet itibariyle umumda (genelde) uyulduğu görülmektedir. Diğer taraftan, İslâm kadınlara en ileri seviyede hakları vermesine rağmen, Asr-ı Saadet sonrasında toplumların ve milletlerin geleneklerinden kaynaklanan bazı sınırlamaların getirildiği durumlar da vardır. İslâm’da kadın ve erkek hak ve özgürlüklere sahip olmada aynı statüde yer almakla beraber yaratılışlarındaki farklılığa uygun olarak bu haklar her biri için ayrıca düzenlenmişlerdir.

İslâm realitelere ve fıtrata (yaratılışa) uygun olarak bu hakları tespit etmiştir. Bu hakların bazıları günümüz insanının anlayışına uymadığından onlar tarafından eleştirilmektedir. Bunun nedeni realiteleri ve insanlık tarihi boyunca yaşanan iktisadi, sosyolojik ve diğer faktörlerden kaynaklanan zorunlulukları hesaba katmamalarıdır.

İslâm en güzel çözümleri insanlığa sunmuştur. Çok evliliğe izin verilmesi de bunlardan birisidir. Çok evliliğe izin verilmesini gerektiren çok sayıda realiteler vardır. İslâm bu realiteleri hesaba katmış ama çok evliliği asla teşvik etmemiştir. Tam tersine izin vermiş ama buna karşılık tek evliliği teşvik etmiştir. Çok evliliği, gerçekleştirilmesi çok zor olan eşler arasında adaletle muamele edilmesi şartına bağlamıştır. Uygulamalara bakıldığında tek evliliğin asıl ve çoğunluğu oluşturduğu, birden fazla evliliklerin ise çok az yapıldığı görülmektedir: 

“Genel olarak varılan kanı çok eşlilik olsa da tek eşlilik daha çoktur. Çok eşliliğe kültürel olarak sıcak bakılmamıştır. Erkekler tek taraflı boşanma hakkına sahip olsalar bile toplumsal tepkiden dolayı bu hakkı çok kullanmamışlardır. 16. yüzyıl başlangıcından 19. yüzyılın ilk yarısına kadar olan süreçte Anadolu’da on şehirde yapılan araştırma sonucunda; tek eşle evlilik oranının %80,43, iki eşle evlilik oranın %8,57, üç eşle evlilik oranın ise %1,02 olduğu ifade edilmiştir. (Kütükoğlu, 2018) (Solak & Gülenç, 2021) (Öğük, 2019) (Cin, 1974)” (N. C. Temizer - 19.Yüzyılda Batı’da ve Osmanlı’da Kadın) 

İslâm daha yedinci asrın başlarında kadınlara bütün haklarını vermiş, bu hakları çok detaylı olarak hukuki kaideler olarak ve açık bir şekilde belirlemiş ve o asırda ve sonraki asırlarda bunların uygulanması için gerekli olan maddi ve manevi yaptırımları ortaya koymuştur: 

“İslamiyet öncesinde Arapların istediği kadar kadınla evlenme hakları vardı. Bu haklar, Eski Hindular, Babilliler, İranlılar ve Yahudilerde de mevcuttu. İslamiyet dört kadınla evlenme izni verse de tek eşle evliliği teşvik etmiştir. Ayrıca insanlar arasındaki ayrım kadın ve erkek olarak değil, salih ameller işleyenler ve işlemeyenler olarak yapılmıştır. İslamiyet’ten önce Araplar’da kadınlar kocalarının malı olarak kabul edilmiştir. İslam kadınlara varislik hakkını, mal ayrılığı ve tasarruf etme hakkını, tevfiz-i talak (Kocanın boşama yetkisini karısına veya bir başka kişiye devretmesi) hakkını vermiştir. (Sarıkoyuncu, 1999)

İslamiyet’in ilk senelerinde kadınlar kendi parasını kazanıp yönetmişlerdir. Kadınlar gerektiğinde savaşa dahi gitmişlerdir. Peygamber’in ilk eşi Hz. Hatice evlenmeden önce de sonra da ticaretle uğraşmış başarılı bir iş kadını idi. Peygamber’in kızı Hz. Zeynep de çalışıp kendi parasını kazanmıştır. Kadınlar öğretmenlik de yapmıştır… (Akman, 2017) (Tabakoğlu, 2012) (Özkiraz & İşçi,Baş, 2016)

Osmanlı Devleti’nde İslam hukuku uygulandığından kadınların; tevfiz-i talak (Kocanın boşama yetkisini karısına veya bir başka kişiye devretmesi), mülkiyet edinme, mal üzerinde tasarruf etme gibi hakları vardır. İslam’da bazı mezheplerde kızlar veli aracılığıyla evlendirilir. Ancak veli aracılığıyla bile olsa kadınların rızası olmadan evlendirilemez. Örneğin; zorla evlendirilen buluğa eren kızlar nikâhın iptali için mahkemeye başvurmuşlardır. Mehir eğer ödenmemişse kadınlar eşlerini mahkemeye vererek mehirlerini almışlardır. Veya erkek mehri vermeden vefat etti ise mehir miktarı erkeğin malından tahsil edilerek kalanı mirasçılar arasında bölüştürülmüştür. Mehir hakkı kadının geleceğini garanti altına almak için verilmiştir… Kadınlar boşanmak istedikleri zaman muhalea (Karı-kocanın anlaşmasıyla evliliğe son verilmesi anlamında fıkıh terimi) ile eşlerinden ayrılmışlardır. Diğer yandan şiddet gören kadınlar mahkemeye başvurmuşlardır. Kadınlar mallarını kendi istedikleri gibi kullanabilmişlerdir. Kadınların mülkiyet haklarına müdahale olduğunda haklarını mahkemede aramışlardır.  (Kütükoğlu, 2018) (Solak & Gülenç, 2021) (Öğük, 2019) (Cin, 1974)” (19.Yüzyılda Batı’da ve Osmanlı’da Kadın) 

Bu hakların Osmanlı’da ve Batı’da nasıl olduğuyla ilgili bir karşılaştırma üzerinden İslam coğrafyası ile diğer bölgelerdeki farkı görmeye çalışalım:

“Müslüman Osmanlı kadını 19. yüzyılda Batı kadını ile kıyaslandığında daha geniş haklara sahip olmuştur. İslam zaten kadınlara mal ayrımı, mülkiyet hakkı, miras hakkı, tevfiz-i talak hakkı gibi haklar vermiştir. Her iki bölgede de kadınların eğitimi dinin etkisi ile daha iyi bir eş ve anne olma sebebi ile meşru hale getirilmeye çalışılmıştır. 19.yüzyılda Avrupa’da erkek evin efendisi olarak tanımlanır ve kadın evlendiğinde erkeğin egemenliği altına girmiş olurdu. 19.yüzyılda kadın konusunda çalışma yapan Joan Perkin, İngiltere’de evli kadınları altın kafeste olarak tanımlamıştır. 

Seyyahlara göre ayrıca Osmanlı kadını evlilik, tevfiz-i talak, mülkiyet sahibi olma ve çocuğun velayeti konusunda Batı’daki kadınlara göre daha çok hakka sahip konumda olmuştur. İslami öğretiler neticesinde Osmanlı kadını evlenmeden önce sahip olduğu mallar kocasına geçmez kendi idaresi altında kalır ve kocası kadının rızası olmadan malını tasarruf edemez. Batıda ise uzun süre evli kadınların tüm hakkı eşlerine geçmiştir. 

Örneğin İngiltere’de 1870-1882’de “Evli Kadınların Mal Edinme Yasası“ çıkmadan evvel kadın evlendikten sonra tüm malları ailesinden miras da dâhil kocasının üzerine geçmiş olmaktaydı. Kadının bu mallarda tasarruf hakkı olmamıştır. Bu duruma önlem için İngiltere’de birçok aristokrat baba kızları evlenirken eşlerinden ayrı paraları olması için başkalarının adı ile “trust” hesaplar açmış ve kızlarını maddi anlamda güvence altına almak istemişlerdir. Kadınlar kocalarının rızası olmadan maddi veya başka konularda imza atamazdı. Örneğin İngiltere’de 1884’e kadar kadının adı “köle” veya “mal” anlamına gelen “chattel” olmuştur. İsviçre’de ise evli kadınlara mallarının yönetim hakkı 1884’de verilmiştir. Fransa’da ise 19.yüzyılın sonuna kadar evli kadınlar kocaları ile eşit düzeyde mal tasarrufu hakkına sahip olamamıştır. (Akman, 2017)” (19.Yüzyılda Batı’da ve Osmanlı’da Kadın)


İnşallah sonraki yazıda konuya devam edelim…