Livaneli’den KHK’lılara destek: “Yaşananları unutmamalıyız”

Vakfın YouTube kanalında dün akşam canlı yayınlanan söyleşide son romanı Bekle Beni üzerine konuşan Livaneli, 12 Mart döneminde yaşadığı cezaevi sürecinden bugünkü hak ihlallerine, KHK’lıların yaşadıklarından toplumsal kutuplaşmaya kadar birçok konuda dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
“BU ÇAĞDA UNUTTURULMAYA ÇALIŞAN ŞEY VİCDANDIR”
Hafızanın diri tutulmasının önemine vurgu yapan Livaneli, yaşanan hak ihlallerinin unutulmaması gerektiğini söyledi. Vicdan Vakfı’nın çalışmalarını da takdir ettiğini belirten Livaneli, şunları söyledi:
“Vicdan Vakfı önemli bir vakıf. Ömer Faruk Bey’in yaptıklarını ve sizlerin çabalarını, KHK’ları, bütün bu ortamları elbette hepimiz biliyoruz. Acısını, sıkıntısını çekiyoruz. Siz çok önemli bir şey yapıyorsunuz. Çünkü bu çağda unutulan ve unutturulmaya çalışılan şey vicdan. Benim de yıllardır söylediğim bir şey var. Mottom gibi oldu. Benim tek pusulam vicdandır. Gerçekten vicdandan başka bir şey insana yol göstermiyor.”
“BENİM İÇİN ÇOK DEĞERLİ BİR CEZAEVİ ANISI OLDU”
Söyleşide, üç ay önce tahliye edilen Uğur isimli bir KHK’lı da cezaevinde yaşadığı bir anıyı paylaştı. Cezaevinde KHK koğuşundaki mahpuslarla ile devrimci mahpusların karşılıklı olarak “Karlı Kayın Ormanı”nı söylediklerini anlatan Uğur’un sözleri üzerine duygulanan Livaneli, sanatın farklı kimlikleri ve toplumları bir araya getiren gücüne dikkat çekti:
“Bu şarkıların birleştirici olması çok güzel. Biz bu şarkılarımızı, biliyorsunuz, ben diğer ülkelerin ve diğer kültürlerin sanatçılarıyla da çok iş birliği yapıyorum. Şarkılarımızı birlikte söylüyoruz. Yunanlar, Türkler, Ermeniler… Benim parçalarım Kürtçe ve Türkçe söylendi. Yani bu benim çok hoşuma gidiyor. Kitaplar yabancı dillere çevriliyor. Dolayısıyla sanatın birleştirici ögesi burada çok vurgulanıyor. Aslında bunlar yıllarca yasaklanmıştı. Hâlâ da adı konmamış yasaklar var. TRT’de bize hep yasaktı. Özel televizyonlar da zaten öyleydi. Ama halk bu şarkıları kendisi sahiplendi, kendisi büyüttü, kendisi söyledi. ‘Yiğidim Aslanım’ diye… Yoksa kimse bunun önünü açmadı. Tam tersine, mani olmaya çalıştılar. Albümleri hep topladılar. Ama işte halkın bir gücü var. Bu çok önemli bir şey. Halkın gücü bu şarkıları Türkiye’nin klasikleri hâline getirdi. Ben bir şey yapmadım. Eğer halk bunları benimsemeseydi, eğer o hapishanelerde söylenmeseydi ben ne yapabilirdim? Hiçbir şey olmazdım. Demek ki devletin, düzenin ya da sermayenin propagandası her şey demek değil. Bu da gösteriyor ki hâlâ bir gönül teli, bir vicdan var. İşte o çok önemli. Çok teşekkür ederim. Benim için de değerli bir anı oldu.”
“GERGERLİOĞLU’NA NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ VERİLMELİ”
Gergerlioğlu’na hitaben, “Sizin şahsi çabalarınızı, vakıftaki ve Meclis’teki çalışmalarınızı çok takdirle izleyen, sizi çok seven bir insanım. Gerçekten Ömer Faruk Bey’in çalışmalarını ben çok yakından ve çok etkilenerek izliyorum. Şu kadarını söyleyeyim: Norveç’teki komitenin yerinde olsam, Nobel Barış Ödülü’nü Ömer Faruk Bey’e verirdim.” diyen Livaneli’nin söyleşisinden öne çıkan başlıklar:
“SENİN DÜŞÜNDÜĞÜNDEN ÇOK DAHA FAZLA…”
“Ben bu sene seksen yaşıma girdim. Seksen yıl dediğiniz zaman; 27 Mayıs İhtilali’ni, ardından 12 Mart’ı, sonra 12 Eylül’ü ve daha sonraki olayları görmüş, yaşamış bir insanım. Hem de bunların tam içinde yaşamış bir insanım. Yıllar önce Hollanda’dan bir radyocu beni aramıştı. Türkiye’deki durumla ilgili bir röportaj yapıyordu. Konuşma sırasında, ‘Burada bizim çok arkadaşımız öldürüldü,’ dedim. Bir anda durdu ve sordu: ‘Arkadaşınız mı, arkadaşlarınız mı?’ ‘Arkadaşlarımız,’ dedim. ‘Yani birden fazla mı?’ diye tekrar sordu. ‘Elbette birden fazla,’ dedim. Çok şaşırdı. ‘Nasıl olur böyle bir şey?’ dedi. İnanamadı. Ben de, ‘Senin düşündüğünden çok daha fazla,’ dedim.
“BUNLAR UNUTULACAK ŞEYLER DEĞİL”
Telefonu kapattıktan sonra eşimle oturup öldürülen arkadaşlarımızı saymaya başladık. Elli kişiye gelince saymayı bıraktık. Benim bu kitapta anlattığım Selim’in yaşadıklarından çok daha ağırlarını yaşayan arkadaşlarımız var elbette. Ağır işkenceler, uzun yıllar süren hapis cezaları; yirmi yıl, otuz yıl cezaevinde kalan insanlar… Bunların hepsi yaşandı. Bu kitapta, benim hayatımdan da izler var. Ama ben kendimi anlatmak istemedim. Çünkü biz, diğerlerine kıyasla, nispeten daha kolay kurtulduk; belki daha hafif bedeller ödeyerek atlattık. Buna rağmen yaşadıklarımızın yarasını ömür boyu taşıdık. Çünkü bunlar unutulacak şeyler değil.
“O DÖNEMİ ANLATMAK BENİM VİCDAN GÖREVİMDİ”
Yıl 1971-1972… Düşünün o dönemin atmosferini. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam ediliyor. İdamları engellemek amacıyla bir uçak Sofya’ya kaçırılıyor. Bir süre sonra bir de baktık ki kendimizi ‘uçak kaçırma’ sanığı olarak cezaevinde bulmuşuz. Çünkü Ankara’da Deniz’leri kurtarmak için bir imza kampanyası başlatmıştık. Aramızda Altan Abi, yani Altan Öymen, ben, Erdal Öz, Uğur Mumcu ve başka arkadaşlarımız vardı. Aslında yaptığımız tek şey bu imza kampanyasıydı.
“BUGÜN DE İNSANLARI İMZA VERDİKLERİ İÇİN İÇERİ ATABİLİRLER”
Bugün de imza verdi diye insanları içeri atabilirler ama o dönemde yöntem farklıydı. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Semih Sancar, bir askeri savcıya, bir yüzbaşıya, ‘Bunları tutuklayın, içeri alın,’ diyor. Gerekçe ne? Uçak kaçırma. Savcı bunu hukuken temellendiremiyor, bir türlü suç isnadı oluşturamıyor. Biz ise uçak kaçırıldığını radyodan öğrenmiş insanlarız. O dönemde insanlara ne kadar ağır işkenceler yapıldı, ne korkunç şeyler yaşatıldı… Bunların hepsi bile bile yapıldı. Bu kitabı yazarken bunu bir vicdan görevi olarak gördüm. Amacım o dönemi anlatmak, o dönemin atmosferini ve yaşananları bugünün gençliğine biraz olsun hissettirebilmekti.
“YAŞANANLARI CANLI TUTMAMIZ GEREKİYOR”
Ama bütün bunların artık yeterince anlaşılamadığını gördüm. O olaylar o kadar geride kalmış ki… Buradaki birçok arkadaşımız bunları biliyordur, hissetmiştir, okumuştur; belki yaşamıştır ya da çok yakından tanıktır. Ama gençler bunları bilmiyor. Biz nasıl İttihat ve Terakki’yi okurken, ‘Enver Paşa şöyle yapmış, Talat Paşa böyle yapmış’ diyorsak, onlar da bizim anlattıklarımıza öyle bakıyor. Yani bütün bunlar onlar için çok eski bir tarihin parçası gibi görünüyor. Oysa bunları sürekli canlı tutmamız gerekiyor. Anlatmamız gerekiyor. Romanla, sinemayla, sanatla, bilimsel eserlerle anlatmalıyız ki bir daha yaşanmasın, kimse bir daha böyle şeylere cesaret edemesin.
“GERÇEK YURTSEVERLER BİZİZ AMA BİZİ VATAN HAİNİ DİYE DAMGALIYORLAR”
Ama ne yazık ki yaşanıyor. Benim Serenad kitabımda bir cümle var: ‘Türkiye, vefasız bir sevgiliye benzer; sana hep ihanet eder ama sen onu sevmeye devam edersin.’ Maalesef hepimizin durumu biraz da bu. Bu ülkeyi seviyoruz. Gerçek yurtseverler aslında bizleriz ama bizi vatan haini gibi damgalamaya çalışıyorlar. Çünkü burada yerleşmiş bir devlet anlayışı var. Devlet, ‘Ben ne yaparsam yaparım; siz bu işlere karışmayın,’ diyor. Oysa bu ülkenin yönetiminde entelijansiyanın, sivil toplumun, baroların, üniversitelerin; kısacası toplumun bütün dinamiklerinin söz sahibi olması gerekir. Demokratik bir ülkede bunların görüşü dikkate alınmadan sağlıklı bir yönetim anlayışı kurulamaz.
“HAFIZA SİLME ANLAYIŞI VAR, BUNUN NE ANLAMA GELDİĞİNİ SİZLER ÇOK İYİ BİLİYORSUNUZ”
Geçenlerde Canan Kaftancıoğlu beni aradı. Onun kayınpederi, yazar Ümit Kaftancıoğlu’ydu. TRT İstanbul Radyosu’nda program yapıyordu. Bir gün beni de programına davet etmişti. Gittim, güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. Kısa bir süre sonra ise öldürüldü. Ardından TRT’de hazırladığı bütün programları adeta hafızadan silmek istercesine bütün kayıtları çöpe atmışlar. Hiçbir kayıt bırakmamışlar. Ancak orada çalışan Alevi bir çaycı, benim konuk olduğum programın bandını kurtarmış. Bandı alıp evine götürmüş, yıllarca saklamış. Daha sonra da Canan Hanım’a ulaştırmış. Canan Hanım da o kaydı bana gönderdi. İşte böyle bir ‘hafızayı silme’ anlayışı var. Hiçbir iz, belge ya da kayıt bırakılmaması isteniyor. Elbette sizler de bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorsunuz.
“ARANIZDA CEZAEVİNDE YATMIŞ OLANLAR VARDIR MUTLAKA…”
Mutluluk kitabımda şöyle bir cümle vardı: ‘İnsan, insanın zehrini alır.’ Gerçekten de insanın zehrini alacak olan yine başka bir insandır. Bu da dayanışmayla mümkündür. Dayanışmayı göremediğiniz zaman kendinizi çok daha kötü hissedersiniz. Aranızda cezaevinde yatmış olan arkadaşlar vardır mutlaka. İnsan, hapishaneye düştüğünde ya da başına ağır bir iş geldiğinde ayakta kalmasını sağlayan en önemli şey dayanışmadır. Hem arkadaş dayanışması hem de aile dayanışması…
“AMAN GÖRÜŞMEYELİM, AMAN KİMSE GÖRMESİN”
Çünkü o dönem öyle bir dönemdi ki, kitapta da anlattığım gibi, insan adeta vebalı muamelesi görüyordu. Akrabalarınız sizi tanımıyordu; ‘Aman görüşmeyelim, aman kimse görmesin’ diyordu. Sokakta insanlar size ‘vatan haini’ diye bağırıyordu. Bir de ‘Sayın Muhbir Vatandaşlar’ türemişti. İnanılmaz bir dönemdi. Pencereden bakan bir ev hanımı, uzakta iki üç öğrenciyi görünce hemen ihbar ediyordu. Ardından güvenlik güçleri geliyor, çocukları araçlara doldurup götürüyordu. Böyle olaylar yaşanıyordu.
“MERHAMET, ZULMÜN MERHEMİ OLAMAZ”
Bu yüzden empati çok önemli. Ben bunu Huzursuzluk romanında Ezidi bir kız üzerinden, Meleknaz üzerinden anlattım. Fakat orada da şöyle bir sözüm var, kitabın sloganı gibi: “Merhamet, zulmün merhemi olamaz.” Merhamet iyi bir şeydir ama merhametle geçiştirmek mümkün değil. Evet, dayanışma olacak. Evet, şifa vereceğiz birbirimize. Ama bütün bunları sistemin bize yaptığını unutmadan, o mücadeleyi de bırakmadan. Sadece birbirimizi iyileştirmemiz yetmez. Mücadele şart.
“8 GÜN İŞKENCEYE GÖTÜRÜLMEYİ BEKLEDİM, ÇOK AĞIRDI”
Cezaevindeyken o bekleyişin, o hasretin yanında benim başıma gelen bir şey var; ben orada onu anlattım. Sekiz gün işkenceye götürülmeyi bekledim. Her sabah “Şimdi gelip kelepçeyi vuracaklar, göz bandını takıp götürecekler.” diye bekledim. Çünkü her gün arkadaşları alıyorlar, sonra geri getiriyorlardı. Bu sekiz gün bana çok ağır geldi. Hayatımda yaşadığım bir sürü zorluktan, işkenceden ve başka birçok şeyden daha ağır geldi. Çünkü orada aklıma şu geliyor: Zebaniler ne yapar? Bekletirler. Beklemek, insanın hayal gücüyle birlikte büyüyen bir şeydir. O korkuyu her gün yaşıyorsunuz, her saniye yaşıyorsunuz. Biz, daha güzel bir Türkiye, daha mutlu insanlar, daha eşitlikçi bir toplum ve zulmün olmadığı bir dünya için kendini adamış insanlarız. Buradaki bütün arkadaşlar gibi.
“ARKADAŞIM İŞKENCEYE GÖTÜRÜLÜRKEN KURTULDUĞUMA SEVİNMEK VİCDAN AZABIYDI”
Hayat, edebiyattan zengindir. Oradan aldığımız izlenimleri başka türlü yoğurarak verebiliriz. Bu benim birebir yaşadığım bir şey. Çünkü düşünün; hapiste çay içiyorsunuz, konuşuyorsunuz, birbirinizi teselli ediyorsunuz, bazı olaylara gülüyorsunuz, işkenceden getirilen kan revan içindeki arkadaşlarınızın pansumanını yapıyorsunuz, onları iyi tutmaya çalışıyorsunuz. Gece yatıyorsunuz. Sabah geliyorlar ve iki isim okuyorlar. O iki isim sağ dönecek mi, dönmeyecek mi? Bir de çok korkunç bir şey var: Nereye götürüldüğünüzü bilmiyorsunuz. Bir yer var; orayı hâlâ bilmiyoruz mesela. Neresidir orası? Çünkü gözünüzü bağlıyorlar.
Sonra yoklamada sizin adınız okunduğu zaman, siz orada yoksunuz ama askerler, ‘Burada.’ diye cevap veriyor. Yani siz resmen oradasınız ama fiziken orada değilsiniz; vücut olarak başka bir yerdesiniz. İlk ismi büyük bir dikkatle dinliyorsunuz tabii. Daha ağzının ilk şekillenişinden, ‘İsmail…’ derken, ‘Ya ben değilmişim, şundan kurtuldum.’ diyorsunuz. Sonra bakıyorsunuz, İsmail canciğer bir arkadaşınız. O bembeyaz kesilmiş. Onun ellerini kurbanlık koyun gibi bağlayıp götürüyorlar. Üç gün sonra ölü gibi getirip atıyorlar. Buna bir saniyeliğine bile sevinmek, insan için büyük bir utanç ve vicdan azabı konusu oluyor.
“ŞU ANDA DA ÇOK ACI ÇEKEN ARKADAŞLAR VAR”
Kitapta anlatmadım ama o sırada benim babam çok üst bir görevdeydi. Daha sonra Yargıtay Daire Başkanı, ardından da Yargıtay Başkanı oldu. Buna rağmen bizi bulamadı. Kardeşimi de almışlardı, bizi günlerce bulamadı. Öyle zalim bir rejim geliyor ki, o zulüm rejiminde ‘O şuymuş, bu buymuş.’ diye de dinlemiyorlar. Gerçekten korkunç. Bir daha o günleri o şekilde yaşamayalım. Şu anda da yaşıyoruz. Şu anda da çok acı çeken arkadaşlar var. Ama dediğim gibi, bizden çok daha fazla acı çekenler var.
“İNSAN İÇİN AKTİF UMUT ŞARTTIR”
Umut meselesi çok önemli bir şey. Bakın, ben umutlu bir insanım. Bugün de umutluyum. Bana soruyorlar: ‘Nasıl umutlu oluyorsun?’ Birincisi, umutsuz yaşanmaz. Umut, insan için şarttır. İkincisi, bu umudun aktif bir umut olması gerekir; pasif bir umut değil. ‘Bir gün düzelir.’ diye beklemek değil. Gerçekten aktif olup daha güzel bir dünya için çalışmanın insana verdiği bir tatmin var tabii.
“BURADAN BİR ŞEY OLMAZ DEME LÜKSÜNÜ KENDİME YASAKLIYORUM”
Bunu şöyle örneklendirebilirim. Türkiye’de de son zamanlarda çok okunan Stefan Zweig… Viyanalı, Avrupa medeniyetinin yazarı. Avrupa uygarlığıyla övünen, Goethe’lerle, Schiller’lerle övünen bir adam. Sonra o medeniyetin barbarların, Nazilerin elinde nasıl yıkıldığını görüyor. Karısıyla birlikte Brezilya’ya kaçıyor. 1942’de Brezilya’da intihar ediyorlar. ‘Bizim medeniyetimiz yıkıldı, biz bu dünyada yaşayamayız.’ diyerek karı koca yaşamlarına son veriyorlar. Oysa umutlu olsalardı, biraz daha mücadele ederek yaşasalardı, Hitler’in yok olduğunu göreceklerdi. İnsanlığın Nazizmi yendiğini göreceklerdi. O bakımdan ben diyorum ki; hiçbir zaman umutsuz olmayın. ‘Bırak artık, buradan bir şey olmaz.’ deme lüksünü kendime yasaklıyorum.
“İNSANI İNSAN GÖRMEK BU KADAR MI ZOR?”
Vicdanın bu kadar sarsıldığı, toplumun bu kadar kutuplaştığı bir ülkede ben en çok şunun acısını çektim. Siz de aynı acıyı çekiyorsunuz. Mesela Berkin Elvan için bir ağıt yazıyorum. ‘Aa, sen şöylesin, böylesin.’ diyorlar. Ya da Cemile Çağırga… Kürt çocukları öldüğü zaman, ‘Aa, sen Kürtçü müsün, PKK’lı mısın?’ diyorlar. Ardından Eren Bülbül için de yazıyorsun. O da çocuktu, o da orada öldürüldü. Ona da üzülüyorsun. Ya da Aybüke öğretmen için… ‘Aa, sen Türkçü müsün? Kemalist misin’ diyorlar. Bunu anlatmak çok zor. İnsanın; Türk olsun, Kürt olsun, Ermeni olsun, kim olursa olsun… İnsan, insandır; çocuk, çocuktur. Vicdan dediğin şey, kendi vicdanını kanatan her olayın peşinden gitmektir. Yoksa ‘O çocuk onlardandı, bu çocuk bunlardandı.’ diye ayrım mı yapacağız? İşte bu yüzden insan çok yıpranıyor. Herhâlde sizin de başınıza çok geliyordur. İnsanı insan olarak görmek bu kadar mı zor? İlla üniformalar, bayraklar, kimlikler, bilmem neler… Yahu, orada acıkan, üşüyen, korkan, seven bir insan var. İnsanız yani. İnsanı insan olarak görmek bu dünyadaki en zor meselelerden biri.
“HAFIZAYI, BELLEĞİ CANLI TUTMAK ÖNEMLİ”
Hafızayı tazelemek, belleği canlı tutmak çok önemli. Çünkü çok büyük zulüm gören sizlersiniz; aslında bütün halklar zulüm görüyor. Bunların unutulmaması lazım. Unutmamak, belleği taze tutmak gibi bir görevimiz var. Ama bir yandan da gerçekten edebiyat tedavi edicidir. Beni de tedavi ediyor edebiyat. Çünkü sizin gibi hisseden insanlarla özdeşlik kuruyorsunuz. Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar‘ını okuduğunuz zaman bakıyorsunuz; o büyük dâhi de bunları çekmiş. Sibirya’da neler yaşamış, neler çekmiş diye düşünüyorsunuz. Böyle bir özdeşlik de kuruyorsunuz. Ama Selimler de çok, Leylalar da çok bu devirde.
“BEN SİZLERDEN GÜÇ ALIYORUM”
Soruyorsunuz ya, ‘Nasıl umutlu kalabiliyorsunuz bunca yıl, bu kadar olaya rağmen?’ diye… Karşılıklı iltifat gibi olmasın ama sizlersiniz. Şimdi ben de sizlerden güç alıyorum. O kadar büyük bir güç alıyorum ki… Bugün mesela öğlen Livaneli Müzesi açıldı, Ortaköy Sanat Merkezi’nde. O müzeyi İstanbul’da olan arkadaşların ziyaret etmesini isterim. Çünkü orası Türkiye’nin elli, altmış yıllık tarihi gibi. Orada gelen arkadaşlarla konuştuk. Kitaplarıma geri dönüşler alıyorum, müziğime geri dönüşler alıyorum. Ta 1973’ten, ilk albümlerden bu yana… Yiğidim Aslanım artık milletin dilinde bir marş oldu. Bu geri dönüşler beni hayata bağlıyor. Diyorum ki; bu ülke sadece rejimlerden ibaret değil, sadece karanlıktan ibaret değil. Böyle pırıl pırıl bir insan kitlesi var. Gerçekten ben buna çok inanıyorum.
“İNSANLIK UZUN VADEDE İYİYE GİDİYOR, VİCDAN VAKFIR GİBİ KURUMLAR KURULUYOR”
Bana dünyada da çok soruluyor. Dolaştığım zaman, Çin’den bilmem nereye kadar diyorlar ki: ‘İnsanlık iyiye mi gider, kötüye mi gider?’ Benim cevabım şu: İnsanlık uzun vadede mutlaka iyiye gider. Aslında insanlık, tökezlese de ilerliyor. Bakın, Vicdan Vakfı gibi vakıflar da kuruluyor. Ama bu doğrusal, yani dümdüz bir ilerleyiş değil. Zigzaglar çiziyor. Eğer sizin ömrünüz o zigzagın aşağıya gittiği döneme rastladıysa, ‘Her şey çok kötü, düzelmez.’ diyorsunuz. Eğer yukarıya gittiği döneme rastlıyorsa, ‘Her şey çok güzel.’ diyorsunuz.
“HAPİSHANELER SİSTEMİN BİR DEVAMI”
Evet, insanın kalbi nerede atıyor? Sürgünde olun, yurt dışında olun; ki yurt dışında olan arkadaşlar var. Kalbiniz İstanbul’da atıyor, Anadolu’nun bir yerinde atıyor. Hapisteyken ise evinizde atıyor. Yani bunlar önemli şeyler. İnsanların bir yere alınıp kapatılması, bunun için özel binalar inşa edilmesi, insanların onların içine konması, demirlerle bağlanması, üzerlerine demirler örülmesi… Bu ne zaman başladı acaba insanlıkta? Şimdi Hammurabi döneminde var mıydı hapishane diye soruyorum mesela. Yani o dönemde ceza böyle mi veriliyordu? Foucault’nun da bununla ilgili bir kitabı var ya… Gerçekten de hapishaneler sistemin bir devamı. Çünkü sistem, hoşuna gitmeyen insanı oraya koyuyor ve sizi yaşamın en önemli özgürlüğünden yoksun bırakıyor. Yani bu insanlık dışı bir şey tabii. ‘Hapishaneler, Duvarlar’ diye bir şarkı yazmıştım. ‘Yıkın duvarları.’ diye… Pir Sultan Abdal’ın da çok güzel bir sözü var: ‘Açılın zindanlar, Şah gelelim.’ diye. Şimdi gerçekten de hep ‘Açılın kapılar.’ durumunda yaşıyor bütün insanlık.
“TÜRKİYE DURMADAN KUTUPLAŞIR, AMA BİZ YAKINLAŞTIRMAYA ÇALIŞACAĞIZ”
Türkiye durmadan kamplaşır. Benim yeni bir kitabım çıktı. Ama yeni değil aslında; doksanlı yıllardan itibaren yazdığım yazılardan oluşuyor. Üç Kutuplu Türkiye teorisi vardı. Türkiye o dönemlerde hep sağ ve sol diye zannediliyordu. Daha sonra da öyle oldu. Ben de anlatıyordum. Hatta milletvekiliyken Meclis kürsüsünde de anlattım. Türkiye’nin üç kutuplu; etnik ve dinî bölünmelere gittiğini, milliyetçi bölünmelere gittiğini söyledim. Bunlar daha önemlidir. Tabii burada iktisadî sağ ve solu kastetmiyorum. Merkez sağ ya da merkez sol arasında ekonomik farklılıklar vardır, dış politika farklılıkları vardır ama bunlar çok belirleyici değildir. Asıl mesele, iş etnisiteye ve inanç temelindeki bölünmelere geldiğinde ortaya çıkıyor. O zaman süreç tahmin edilemez bir noktaya geliyor. Bunları çok yazdım. Belki yüz, iki yüz yazı yazdım. Sonra bunlar kitaplaştı. Şu anda da ben böyle bir tehlike görüyorum. Ama ne yapalım? Biz insanları birbirine yaklaştırmaya çalışacağız. Görevimiz bu, misyonumuz bu.
“SİZLER DAHA YALNIZ KALDINIZ, BEN DE YALNIZ KALDIM”
Benim kuşağım ya da benden büyük olan kuşak diyelim; ama benim de içinde yaşadığım dönemde, evet, böyle zulümler vardı, şunlar bunlar vardı. Ama şöyle de bir şansımız vardı: Çok insan vardı etrafımızda. Bir kere Yaşar Kemal’le kırk dört yıl, hiç ayrılmadan, neredeyse her gün buluştuk. Yaşar Kemal, Ahmet Arif… Ahmet Abi’yle beraberdik. Can Yücel, Cemal Süreya, Yılmaz Güney, Ece Ayhan… Romancılar… Orhan Kemal. Bunlarla birlikte olduğunuz zaman, bu insanların konuşmalarından da güç kazanıyorsunuz. Türkiye’de böyle bir grup vardı. Şu anda maalesef sizler daha yalnız kaldınız. Ben de yalnız kaldım ama sizin öyle çevreleriniz yok maalesef. Keşke olsaydı. Çünkü onların hepsi umutlu insanlardı.”
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ARİF ASALIOĞLU

KADİR GÜRCAN

ABDULLAH AYMAZ
ESRA BÜYÜKCOMBAK












