Solidarity With Others: Türkiye’deki mahkemeler, Şaban Yasak kararını dosyalara taşımakla sorumludur

AİHM en üst mercii olan Büyük Daire’nin, Yasak/Türkiye kararıyla örgüt üyeliği yargılamalarında çığır açan bir standart koyduğu belirtilen açıklamada suçun manevi unsurunun, varsayıma, soyut aidiyet kabulüne veya bazı kişi ve kurumlarla temas edilmiş olmasına dayandırılamayacağının net olarak ortaya konulduğu belirtildi. Açıklamada, “Bu kararın gereği yalnızca Strazburg’da kayda geçirilmekle yerine getirilmiş olmayacaktır. Türkiye’de mahkemeler, savcılar, avukatlar, barolar ve insan hakları örgütleri Yasak kararını somut dosyalara taşımakla sorumludur. Devam eden yargılamalarda, istinaf ve temyiz süreçlerinde, bireysel başvurularda ve yargılamanın yenilenmesi taleplerinde temel soru artık daha açık biçimde sorulmalıdır: Sanık, örgütün cebir, şiddet veya terör amacını biliyor muydu? Bunu ne zaman biliyordu? Bu bilgi hangi somut delille ortaya konuldu? Geçmişte yasal görülen faaliyetlerden suç kastına geçiş nasıl kuruldu?” denildi.
Açıklamanın tamamı şöyle:
Yasak/Türkiye Büyük Daire Kararı: İlişki Yoluyla Suçluluğa Karşı AİHM’den Güçlü Bir Standart
5 Mayıs 2026 tarihli karar, Gülen/Hizmet Hareketi’yle irtibatlandırılan kişilere yönelik örgüt üyeliği yargılamalarında mens rea, bireyselleştirilmiş sorumluluk ve kanunilik ilkeleri bakımından yeni bir değerlendirme zemini oluşturmuştur.
AİHM Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihinde açıkladığı Yasak/Türkiye kararında, başvurucunun Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmesi nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesinin, cezaevindeki tutulma koşulları nedeniyle de Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Karar, daha önce AİHM Dairesi tarafından oybirliğiyle verilen “ihlal bulunmadığı” yönündeki kararın ardından Büyük Daire tarafından yapılan yeniden inceleme sonucunda verilmiştir. Bu yönüyle Yasak kararı, yalnızca bireysel bir mahkûmiyetin değerlendirilmesinden ibaret değildir; Türkiye’de özellikle 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Gülen/Hizmet hareketiyle irtibatlandırılan çok sayıda kişi hakkında yürütülen örgüt üyeliği yargılamaları bakımından doğrudan önem taşıyan yapısal tespitler içermektedir.
Başvurucu Şaban Yasak, Türk makamlarınca “F.../P..” olarak adlandırılan Gülen/Hizmet hareketiyle bağlantılı olduğu iddiasıyla silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmiştir. Mahkûmiyetin dayanakları arasında, eğitim/öğrenci yapılanması içinde rol aldığı iddiası, Bank Asya’daki hesap hareketleri, sosyal güvenlik kayıtları, tanık beyanları ve bazı telefon irtibatları yer almaktadır.
Uyuşmazlığın belirleyici yönü, bu olguların tek başına varlığı değil; ulusal yargı makamlarının bu olgulardan hareketle başvurucunun örgütün iddia edilen cebir, şiddet veya terör amacını bildiği ve bu amaçla hareket ettiği sonucuna nasıl ulaştığıdır. Büyük Daire, ulusal mahkemelerin başvurucunun suçun manevi unsuruna sahip olduğunu somut, bireyselleştirilmiş ve olayın zaman bakımından bağlamını dikkate alan bir değerlendirmeyle ortaya koymadığı kanaatine varmıştır.
Büyük Daire’nin değerlendirmesi, ceza sorumluluğunun kolektif aidiyet, sosyal çevre, kurumsal temas veya geçmişte yasal nitelikte olan faaliyetler üzerinden otomatik biçimde kurulamayacağı ilkesine dayanmaktadır. Özellikle terör örgütü üyeliği gibi ağır yaptırımlar doğuran suçlarda, kişinin örgütün iddia edilen cebir, şiddet veya terör amacını bildiği, bu amacı benimsediği ve örgütsel yapıyla bilerek ve isteyerek ilişki kurduğu yargı makamlarınca açık ve bireyselleştirilmiş biçimde gösterilmelidir.
AİHM Büyük Dairesi yargıçları, bu bağlamda suçun manevi unsurunun, yani mens rea’nın, varsayıma, soyut aidiyet kabulüne veya yalnızca bazı kişi ve kurumlarla temas edilmiş olmasına dayandırılamayacağını vurgulamıştır. Mahkûmiyetin dayanağı olarak gösterilen fiiller ile suçun manevi unsuru arasında somut ve denetlenebilir bir bağ kurulmadığı takdirde, ceza sorumluluğu bireysel kusur ilkesinden uzaklaşarak “ilişki yoluyla suçluluk” anlayışına dönüşmektedir.
Bu ilke, Türkiye’deki çok sayıda örgüt üyeliği dosyası bakımından hayati önemdedir. 15 Temmuz sonrasında yasal bir bankaya para yatırmak, sendika veya dernek üyeliği, okul veya eğitim kurumlarıyla temas, belli kişilerle irtibat, sosyal çevre, mesleki geçmiş veya iletişim kayıtları gibi unsurlar çoğu dosyada bağlamından koparılarak terör örgütü üyeliği deliline dönüştürülmüştür. Yasak kararı, bu tür unsurların ceza yargılamasında hiçbir şekilde dikkate alınamayacağını söylememektedir. Ancak bu unsurlardan ağır bir terör suçu bakımından kast ve üyelik sonucu çıkarılacaksa, bu sonucun varsayıma değil, kişiye özgü somut ve denetlenebilir gerekçeye dayanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kararın 7. madde yönünden 11’e karşı 6 oyla verilmiş olması da dikkatle okunmalıdır. Muhalif kalan altı yargıcın karşı oyları, Türkiye’deki yerel mahkemelerin değerlendirme pratiğini onaylayan bir metin niteliğinde değildir. Aksine, bu yargıçlar da ulusal mahkemelerin başvurucunun suç kastını ele alış biçiminde ciddi bir sorun bulunduğunu kabul etmekte; ancak bu sorunun Sözleşme sistematiği içinde 7. madde kapsamında değil, esasen 6. madde, yani adil yargılanma hakkı çerçevesinde incelenmesi gerektiği görüşünü savunmaktadır.
Bu nedenle karardaki oy ayrılığı, Türkiye’deki örgüt üyeliği yargılamalarında sorun bulunup bulunmadığına ilişkin bir ayrışma olarak okunmamalıdır. Ayrışma, bu sorunun AİHS sisteminde hangi madde altında ele alınacağına ilişkindir. Her iki yaklaşım da, ulusal mahkemelerin başvurucu bakımından mens rea unsurunu yeterli açıklıkta ortaya koymadığı yönündeki temel probleme işaret etmektedir.
Yasak kararı, AİHM bakımından da olağan bir karar olarak değerlendirilmemelidir. Karar, Büyük Daire tarafından verilmiş; Mahkeme’nin resmî basın açıklaması ve iletişim kanalları aracılığıyla kamuoyuna duyurulmuştur. Daire’nin daha önce oybirliğiyle ihlal bulunmadığına karar verdiği bir dosyada Büyük Daire’nin hem 7. madde hem de 3. madde yönünden ihlal sonucuna ulaşması, kararın Sözleşme sistemi içindeki önemini artırmaktadır.
Kararın Türkiye’deki ilk yansımaları da dikkat çekicidir. Hükümet kanadından kapsamlı bir değerlendirme gelmemişken, muhalefet çevreleri ve insan hakları aktörleri kararı, şiddet eylemlerine karışmamış kişiler bakımından toplumsal barış ve hukuki rehabilitasyon tartışmasını yeniden açan önemli bir fırsat olarak görmeye başlamıştır. Kararın ardından yapılan ilk değerlendirmelerde, örneğin eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Meclis’teki konuşmasında, özellikle şiddet eylemlerine bulaşmamış vatandaşların terör suçlamalarının gölgesinden çıkarılması, geçmişte yasal kabul edilen faaliyetler nedeniyle cezalandırılan kişilerin dosyalarının yeniden ele alınması ve toplumsal barışın güçlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Türkiye’nin en köklü insan hakları örgütlerinden İnsan Hakları Derneği de karara hızlı ve güçlü biçimde sahip çıkmıştır. İHD, Büyük Daire’nin özellikle 15 Temmuz sonrası yürütülen çok sayıda ceza yargılaması bakımından “son derece önemli ve yapısal nitelikte tespitlerde” bulunduğunu belirtmiştir. İHD’nin de vurguladığı gibi, bir kişinin yalnızca belli çevrelerle irtibatlı olduğu, belli kurumlarda bulunduğu, belli kişilerle temas ettiği ya da geçmişte yasal faaliyetlere katıldığı gerekçesiyle otomatik biçimde ağır ceza sorumluluğu altına sokulması, ceza hukukunun bireysel sorumluluk ilkesini ortadan kaldırır.
Yasak kararı aynı zamanda TCK 314’ün geniş ve öngörülemez uygulamasının yarattığı insan hakları sorunlarını da yeniden gündeme getirmektedir. AİHM bu kararda doğrudan TCK 314’ün metnini iptal eden bir değerlendirme yapmamıştır; ancak bu hükmün uygulamada, yasal faaliyetleri ve sosyal ilişkileri ağır terör suçlamalarının deliline dönüştürebilecek şekilde geniş yorumlanmasının doğurduğu tehlikeyi açıkça göstermiştir. Bu nedenle karar, yalnızca bireysel dosyaların yeniden değerlendirilmesi bakımından değil, TCK 314’ün lafzı ve uygulamasının AİHS standartlarına uygun şekilde gözden geçirilmesi bakımından da önemli bir çağrı niteliğindedir.
Kararın 3. madde yönü de ayrıca önemlidir. Büyük Daire, başvurucunun cezaevindeki tutulma koşulları nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu tespit, Türkiye’de insan hakları örgütlerinin uzun süredir dile getirdiği cezaevlerindeki aşırı kalabalık, kötü fiziki koşullar, hijyen sorunları, yatak ve yaşam alanına erişim problemleri bakımından da önem taşımaktadır. Dolayısıyla Yasak kararı, hem mahkûmiyetlerin hukuki temeli hem de cezanın infaz koşulları bakımından Türkiye’deki ceza adalet sistemine yönelik güçlü bir uyarı içermektedir.
Bu kararın gereği yalnızca Strazburg’da kayda geçirilmekle yerine getirilmiş olmayacaktır. Türkiye’de mahkemeler, savcılar, avukatlar, barolar ve insan hakları örgütleri Yasak kararını somut dosyalara taşımakla sorumludur. Devam eden yargılamalarda, istinaf ve temyiz süreçlerinde, bireysel başvurularda ve yargılamanın yenilenmesi taleplerinde temel soru artık daha açık biçimde sorulmalıdır: Sanık, örgütün cebir, şiddet veya terör amacını biliyor muydu? Bunu ne zaman biliyordu? Bu bilgi hangi somut delille ortaya konuldu? Geçmişte yasal görülen faaliyetlerden suç kastına geçiş nasıl kuruldu?
Bu sorular cevaplanmadan verilen mahkûmiyetler, yalnızca zayıf gerekçeli kararlar değildir. Yasak kararından sonra bu tür mahkûmiyetler, kişinin manevi bağı ve kişisel kusuru ortaya konulmadan cezalandırılması anlamına gelebilir.
Yasak/Türkiye kararı, Gülen/Hizmet hareketiyle irtibatlandırılan ve herhangi bir şiddet eylemine karıştığı ortaya konulmayan kişiler bakımından önemli bir hukukî imkân yaratmaktadır. Ancak kararın anlamı bununla sınırlı değildir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemi açısından daha genel ilke açıktır: Devletler terörle mücadele edebilir; fakat bireyleri ilişki, temas, geçmiş yasal faaliyetler veya varsayımlar üzerinden cezalandıramaz. Ceza sorumluluğu kişiseldir. Kast bireyselleştirilmelidir. Hukuk devleti, ancak bu sınır korunduğu ölçüde varlığını sürdürebilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ












