Tarafçılık ahlakı tüketir

Okuma Süresi 9 dkYayınlanma Perşembe, Eylül 17 2026
Paylaş
X Post
Tarafçılık ahlakı tüketir


İnsan, bir düşünceye, topluluğa, davaya veya bir gruba gönül verebilir. Aidiyet duygusu insan tabiatının bir parçasıdır. Fakat aidiyet, hakikatin önüne geçtiği anda masum bir bağlılık olmaktan çıkar ve insanın ahlaki ölçülerini değiştirmeye başlar.


Tarafçılığın asıl tehlikesi de burada ortaya çıkar.


İnsan bir süre sonra doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak yerine, “bizimki” ile “ötekininki” üzerinden hüküm vermeye başlar. Kendi tarafının yanlışına mazeret bulurken karşı tarafın doğrusunda kusur arar. Aynı davranışa, sırf yapan kişi veya grup değiştiği için farklı ölçüler uygulamaya başlar.


İşte bu noktada vicdanın terazisi şaşar.


Çünkü adalet, kişiye veya gruba göre değişen bir ölçü değildir. Hak, kimden geldiğine bakılarak hak olmaktan çıkmaz; yanlış da kim tarafından yapıldığına bakılarak doğruya dönüşmez.


Ahlakın gerçek sınavı, kendi tarafımızın yanlışına da yanlış diyebilmektir.


İnsanın kendi mensubiyetine bağlı kalması elbette mümkündür. Ancak gerçek bağlılık, mensubiyetinin her yaptığını savunmak değildir. Bilakis gerektiğinde kendi tarafına karşı doğruyu söyleyebilmektir. Çünkü hakikate bağlı olan insan, önce kendisini ve kendi çevresini sorgulayabilme cesaretine sahip olmalıdır.


Aksi hâlde aidiyet, zamanla taassuba dönüşür.


Bir davanın değeri, insanı kendisine değil hakikate yaklaştırmasıyla ölçülür. Eğer insan, hakikati kendi tarafının çıkarlarına göre yorumlamaya başlamışsa artık mesele hakikati aramak olmaktan çıkar; tarafını haklı çıkarma çabasına dönüşür.


Bu durum yalnızca düşünce hayatında değil, toplumun bütün alanlarında ağır sonuçlar doğurur.


Sadakat liyakatin önüne geçtiğinde


Tarafçılığın yerleştiği bir ortamda insanların değeri, ne yaptıklarıyla değil, kime bağlı olduklarıyla ölçülmeye başlanır. “Bu işi en iyi kim yapabilir?” sorusunun yerini “Bizden mi?” sorusu alır.


Böylece liyakat geri çekilir, mensubiyet öne çıkar.


Makamlar ehline değil, tarafına sadık görülenlere teslim edildiğinde yalnızca bir kişinin hakkı yenmiş olmaz; kurumun itibarı da zarar görür. Çünkü liyakatin zayıfladığı yerde adalet yara alır; adaletin yara aldığı yerde güven azalır; güvenin kaybolduğu yerde ise toplumun ortak zemini aşınır.


Makam bir ödül değil, emanettir.


Emanet ise en yakına değil, en ehil olana verilmelidir.


Sadakat bu bakımdan önemlidir; fakat sadakatin de bir sınırı ve yönü vardır. Kişiye, makama, gruba veya herhangi bir yapıya körü körüne bağlılık erdem değildir. Gerçek sadakat, hakkı gözetmek; hukuka riayet etmek; emaneti korumak ve adaletten ayrılmamaktır.


Bir insan, sevdiği kişinin yanlışını gördüğünde susuyorsa onun iyiliğine değil, yanlışının devamına hizmet etmiş olur.


Bazen gerçek sadakat, “Sen haklısın.” demek değil, “Burada yanlış yapıyorsun.” diyebilmektir.


Sadakat kişiye değil, Hakk’a olmalı


İnsanın hayatında çeşitli bağlılıklar olabilir. Ailesine, dostlarına, toplumuna, düşüncelerine veya benimsediği değerlere karşı sadakat duyabilir. Ancak bütün bu bağlılıkların üzerinde bir ölçü bulunmalıdır: hak ve adalet.


Çünkü hak söz konusu olduğunda tarafların önemi azalır, hakikatin önemi artar.


Kendi tarafımızdan gelen bir yanlışı savunmak bizi haklı çıkarmaz. Karşı taraftan gelen bir doğruyu reddetmek de bizi haklı hâle getirmez. Doğru, kim söylerse söylesin doğrudur; yanlış da kim yaparsa yapsın yanlıştır.


Bu ölçüyü koruyabilmek kolay değildir. İnsan çoğu zaman kendi tarafına karşı daha müsamahalı, karşı tarafa karşı daha sert davranmaya meyillidir. Fakat ahlak tam da bu eğilimin karşısında durabilmektir.


Kendisine şu soruyu sorabilen insanın vicdanı hâlâ canlıdır:


“Ben tarafımı mı haklı çıkarmaya çalışıyorum, yoksa hakikati mi arıyorum?”


Bu soru basit görünür; fakat cevabı insanın ahlaki duruşunu ortaya koyar.

Çünkü hakikati arayan insan, gerektiğinde kendi düşüncesini de düzeltir. Kendi grubunun yanlışını kabul eder. Sevdiği insanın hatasına itiraz eder. Karşısında bulunan bir insanın doğru sözünü de teslim etmekten çekinmez.


İşte adalet böyle bir vicdan ister.


Ahlakın ölçüsü


Toplumları güçlü kılan, herkesin aynı düşünmesi veya aynı tarafta bulunması değildir. Asıl güç, farklı düşüncelere rağmen ortak ahlaki ölçülerde buluşabilmektir.


Bir toplumda insanlar farklı düşünebilir, farklı gruplara mensup olabilir, farklı dünya görüşlerine sahip olabilir. Fakat herkes için aynı hak, aynı hukuk ve aynı adalet ölçüsü geçerli değilse ortak hayatın temeli zayıflar.


Tarafçılık ise bu ortak ölçüyü parçalar.


Önce insanın vicdanını susturur. Sonra adalet duygusunu aşındırır. Ardından liyakati geri plana iter. Nihayetinde güveni ve ahlaki zemini tüketir.


Bu yüzden mesele “Hangi taraftasın?” sorusundan önce, “Hangi ölçüye bağlısın?” sorusudur.


İnsanın gerçek değeri, kendi tarafını ne kadar güçlü savunduğuyla değil; kendi tarafının karşısında bile hakikati ve adaleti koruyabilmesiyle ortaya çıkar.


Çünkü taraflar değişebilir, makamlar değişebilir, insanlar değişebilir, şartlar değişebilir.


Fakat hak, hukuk, adalet ve ahlak değişmemelidir.


Ve belki de insanın kendisine her zaman hatırlatması gereken en sade ölçü şudur:


“Tarafımı hakikatin önüne koymayacağım. Kişiye değil Hakk’a, çıkara değil adalete, mensubiyete değil liyakate bağlı kalacağım.”


Zira insanı ve toplumu ayakta tutan şey, aynı tarafta bulunmak değil; aynı ahlaki ölçünün etrafında buluşabilmektir.