İSRAİL İÇİN ERDOĞAN'LA ASLA...

İsrail açısından bazı can sıkıcı veriler mevcut.


İsrail için Erdoğan’la asla, Ortadoğu için Türkiye’siz asla... Davos’un Tayyip Erdoğan’ın ve onunla birlikte Türkiye’nin “Ortadoğu’da arabuluculuk” misyonunu uçuracağı besbelli idi. O gece BBC’ye konuştuğum vakit, Erdoğan-Peres atışmasının yakın vâde bakımından “ilk kurbanı”nın Türkiye’nin bir muhtemel İsrail-Suriye arabulucuğu olacağını söylemiştim. İsrail’in hem sol-liberal Haaretz hem de sağ-muhafazakâr Jerusalem Post gazeteleri dün Associated Press haber ajansına dayalı bir haberi yayımladılar. Buna göre, isminin açıklanmasını istemeyen bir üst düzey İsrail hükümet yetkilisi Tayyip Erdoğan için “Bundan sonra hiçbir konuda arabuluculuk yapmayacak. İsrail ile Araplar arasında arabulucu olarak konumu bitmiştir, bu kesin. İsrail tarafından asla bir güvenilir aracı olarak kabul edilmeyecek” demiş. İsrail politikasını açıklamaya yetkili olmadığı için isminin saklı tutulmasını isteyen yetkili, “bu konuda bir resmi karar alınmamış olmakla birlikte İsrail liderlerinin Tayyip Erdoğan’dan söz ediş şeklinin bir arabulucu olarak ona güvenmediklerini ortaya koyduğunu” belirtmiş ve eklemiş: “İsrail’in hoşnutsuzluğu kişisel olarak Erdoğan’a yöneliktir ve İsrail’in işbirliğine değer verdiği Türkiye ile bir kopma olarak anlaşılmamalıdır.” Hiçbir İsrail liderinin Davos performansının ardından Tayyip Erdoğan’a bir arabulucu olarak güvenemeyeceğini biz de zaten olayın sıcağı sıcağına söylemiştik. Öyleyse, Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumu Tayyip Erdoğan’ın davranışı yüzünden zarar görmemiş midir? Nasıl olur da Erdoğan’ın davranışının Türkiye’yi Ortadoğu’da güçlendirmiş olduğu söylenebilir? İsrail-Suriye ya da İsrail ile Ortadoğu’daki “oyun”un bir Arap aktörü arasında “arabuluculuk rolü”, evet, ortadan kalkmıştır. Ancak, bu, Davos’ta Erdoğan’ın kararlı ve sert İsrail eleştirisi nedeniyle değil, İsrail’in Gazze’ye karşı yönelttiği vahşi saldırı nedeniyle kalkmıştır. Eğer İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Ankara’ya gelip Tayyip Erdoğan ile görüştükten birkaç gün sonra Gazze’ye öyle bir saldırı başlatılırsa, Türkiye, ister istemez, İsrail ile Suriye arasında “barış arabulucusu” konumundan çıkar, “İsrail’in kirli çamaşırlarını taşıyan bölgesel hizmetçisi” görüntüsüne dönüşürdü. Zaten, İsrail’in Gazze saldırısı başladığı anda, Tayyip Erdoğan o “arabuluculuk misyonu”na son verdiğini kendisi açıklamıştı. Öyle bir işlev, zaten Türkiye için Ortadoğu’da “ikinci sınıf” bir rol idi. Ve evet, Davos, Türkiye’nin İsrail nezdinde “arabuluculuk misyonu”nu sona erdirmiştir ama Ortadoğu’da profilini güçlendirmiştir. *** İsrail açısından bazı can sıkıcı veriler mevcut. 2000 yılından Gazze saldırısı başlayana dek 634’ü çocuk olmak üzere 3000 Filistinli öldürüldü. Gazze saldırısının ilk günü 250 kişi. “Kan banyosu” teneffüse girdiği vakit yani silahlar geçici olarak 22 gün süren saldırıların ardından sustuğunda- 1360 Filistinli üçte birine yakını çocuk- ölü, 5000 yaralı ve İsrail’in kaybı 13. Gazze nüfus oranı ile Türkiye’ninkini karşılaştırdığınızda, bu, 22 gün içinde 15 bin dolayında çocuğun olduğu 50 bin dolayında ölü ve 150 bin dolayında yaralı demektir! Bunların arasında Hamas mensubu sayısı 46 olarak açıklandı. Neredeyse “soykırım” etiketini hak edecek çapta bir katliam! Tayyip Erdoğan, “Türkiye Başbakanı” sıfatını taşıyarak bu “çirkin fotoğrafı” İsrail Cumhurbaşkanı’na karşı dillendirdiği anda Türkiye, Ortadoğu’da “moral liderlik” konumuna yükselmiştir. İsrail’de (ve Amerika’nın en hararetli, sorgusuz-sualsiz İsrail destekçisi kesimlerinde) Tayyip Erdoğan ismine ne ölçüde alerji varsa, Ortadoğu’nun her yerinde tam da aynı nedenle o ölçüde güçlü bir sempati ve o sayede de Türkiye’nin Ortadoğu’daki potansiyel “yeni rolü”ne destek canlanmıştır. Bunun en tipik örneğini, ezeli Nobel adayı, büyük Arap şair ve yazarı Adonis’in “Türkiye: Kış Uykusundan Çıkan Bölgesel Güç” başlığı ile güncesine dün düştüğü notta görebiliriz. Suriyeli Alevi kökenli, İslamcılığa son derece karşıt görüşleriyle bilinen, uzun yıllar Paris’te yaşadıktan sonra bir süredir Beyrut’ta Lübnan vatandaşı olarak yaşamakta olan Adonis, dün güncesinde şu satırlara yer vermişti: “Türkiye’nin Başbakanı Erdoğan, Gazze’deki soykırımı nedeniyle Siyonist Devleti eleştiren hiç kuşkusuz en güçlü lider olmuştur. Erdoğan yönetimindeki Türkiye, şu anda Yakın Doğu’da barışı, istikrarı ve hakkaniyete dayalı siyasi çözümleri oluşturmak bakımından Avrupa’nın tümünden daha güçlü durumdadır. Türkiye kendine yeterli bağımsız bir Ulustur ve Ortadoğu’nun tümünü dört yüz yıl boyunca yönetmiştir. Türkiye uzun bir kış uykusundan uyanmış ve bölgede baş güç merkezi olmaya karar vermiştir... Mısır ve Suudi Arabistan gibi sözde ‘ılımlı’ Arap devletleri korku içinde boyunlarını eğmişler ve yeni, canlanmış bir Türkiye’nin beklemedikleri ortaya çıkışıyla kala kalmışlardır. Türkiye Yakın Doğu’da belirleyici bir güç merkezi olmayı istiyor ve öyle davranıyor, çünkü Lübnan, Suriye ve Irak’ın istikrarından çıkarı var. Bugüne dek Lübnan, Suriye ve Irak; ABD, Avrupa, Mısır ve Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’daki daha geniş çaplı politikalarının piyonları durumundaydılar. Türkiye’nin şu andaki siyasetleri bundan ayrılıyor. ‘Benim arka bahçemde ve sınırlarımın dibinde savaş bölgeleri bulunmasına artık son verilsin’ diyor. ABD ve İsrail’in bu mesajı açık ve yüksek sesiyle işitmeleri ve anlamaları gerekiyor.” Bir Mısırlı siyasal bilimci Hasan Nafai, Davos’ta izlediği manzara üzerine “El-Masri el-Yewm”de (Bugünkü Mısır) bu gözlemi doğrulayan şu duygulara yer vermişti: “Heyecan verici sahneyi izedikten sonra, Erdoğan gibi liderlerin tepkisiyle, aynı durumda kalsalar Arap liderlerinin nasıl bir tepki vereceklerini karşılaştırmadan edemedim. İkisinin arasında derin bir fark olacağını düşünmek fazla vakit almadı. Böyle bir karşılaştırma bizim liderlerin aleyhine sonuç verir. Nedeni açık: Bizim liderlerimiz tahtlarına tutunmak şehvetinden ve illegal kanallardan para edinmekten başka hiçbir şeye inanmıyorlar.” Tayyip Erdoğan’ın üzerinden Türkiye’nin Ortadoğu’da “moral liderliği” eline geçirmesi, böylesine bir bölgesel-kitlesel ruh haleti üzerine oturuyor. Adonis’e dönelim... Adonis, Avrupa’nın Türkiye’nin Yakın Doğu’da belirleyici rol oynamasına ilişkin kararından memnuniyet duymasına da değiniyor ve “Güçlü ve aktif bir Türkiye, Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde daha büyük ağırlık taşıyacaktır” diye yazıyor. Türkiye’nin Davos ertesinde ABD ve AB nezdindeki konumunu daha da güçlendirebileceği değerlendirmesini yaptığımız vakit, benzeri bir bakış açısı ve algılamadan hareket ediyoruz... *** Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni ve iç politikanın dar kalıplarına kapılarak heba edilmediği taktirde “avantajlı” yeni konumu, çok büyük ölçüde “jeopolitik”in ve “Obama dönemi Amerika’sı ile yenilenmek zorunda” olan bölgesel dengelerin ve tabii bir de ayrıca Gazze sonrası Ortadoğu denkleminin ürünü. İsrail, bu denklemde, Gazze öncesine oranla zayıflamış durumdadır. İsrail’in Türkiye’ye ihtiyacı, Türkiye’nin İsrail’e ihtiyacının kat kat üzerindedir. Geldiğimiz nokta, “İsrail’i küstürürsek başımıza ne gelir” gibisinden hezeyanlara kapılmak yerine, “İsrail, bir de İran’dan gayrı Türkiye’yi karşısına alırsa ne hale gelir?” sorusunun ortaya atılacağı bir zaman dilimini ifade ediyor. Bir Amerikalı güvenlik analisti (Stratfor) George Friedman, son bir hafta içindeki gelişmeler üzerindeki tahlilinde, “Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu bölge dışındaki gözlemcilerin pek iyi fark edemediğine” işaret ederek “Türkiye şu ana kadar, en güçlü İslam ülkesi ve o ölçüde de ekonomik bakımdan etkili ve tarihi olarak bölgenin lideri bir ülkedir. İslâm dünyasının lideri rolüne tekrar yükselmemesi, bugünkü şartlarda çok zordur” diye yazıyor. Obama Amerikası’nın Türkiye ile Ortadoğu’da işbirliği zorunluluğu da işte bu olgudan kaynaklanıyor. Türklerin hatırı sayılı bir bölümü bu olguyu bir türlü kavrayamasa da, bu böyle...
<< Önceki Haber İSRAİL İÇİN ERDOĞAN'LA ASLA... Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER