
Herkes düşünür ama çoğunluk düşündüğünü ifade cesaretine sahip değildir!
Bu durum elbette ülkedeki ideolojik baskı ortamıyla, ceza yasalarıyla, gücü ve silahı elinde bulunduranların tavırlarıyla, özetle ülkenin demokrasi derecesi ile doğru orantılıdır.
Kişisel çıkarlar, toplum içindeki pozisyonunu kaybetme korkusu ile oto-sansür de insanı düşündüğünü söylemekten alıkoyar.
Bir de "her doğru her yerde ve her zaman söylenmez" denilerek gelecek adına sürekli ertelenen durumlar var.
Herkes "Düşünüyorum, o halde varım" diyemez.
Düşündüğünü açık yüreklilikle söylemek daha çok bir "cesaret" işidir.
Uzatmayalım...
Ahmet Altan cesur bir adam.
Dürüst bir insan ki adil olmaya çalışıyor.
Bu ülkede gazeteci-yazarların çoğu 'memleket meseleleri' konusunda Ahmet Altan'ın KDV'si kadar dürüst, adil ve cesur olabilseler her şey daha güzel olurdu.
Korkma sönmez
Doğrusunu isterseniz mesela ben düşünsem bile bunları yazamam:
"...Sadece iktidarda olanları korumayı amaçlayan, yanlış kurulmuş bir cumhuriyetin insanlarıyız biz.
Halkı küçümseyen, dahası halktan korkan küçük bir zümrenin diktatörlüğü, bütün gücüyle kendini koruyabilmek için her şeyin kirlenmesine göz yumdu, sıkıştığı yerde bizzat kendisi her şeyi kirletti.
Bunun temel nedenini aslında tek bir soruyla anlayabiliriz.
Mustafa Kemal, bu ülkede seçim kazanabilir miydi?
Eğer aradan geçen onca yılda bilmem kaç kuşağı korkunç bir eğitimden geçirip, beyni yıkanmış insanlar yaratmasına rağmen Atatürk'ün görüşlerini savunduğunu söyleyen partiler hâlâ seçim kazanamıyorsa, Cumhuriyet'in ilk yıllarında hiç kazanamazlardı. Seçimle kazanılamayacak bir iktidar nasıl korunur peki? Silahla ve baskıyla..."
Mustafa Akyol!
Bence, babasından daha cesur bir gazeteci-yazar oldu.
"Gençliğe hitabe kalksın" dedi ve son derece de mantıklı gerekçeler ileri sürdü:
Dahili bedbaht!
"Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Bu sorunlu bir ifade. Çünkü milyonlarca bireye "senin birinci görevin budur" diye kolektif bir misyon biçiyor. Oysa bir ülkenin bağımsızlığı gerçekten kritik bir değer olsa da, kimsenin bunu her daim "birinci vazife" edinme zorunluluğu yoktur. İsteyen bunu edinir kendine "birinci vazife" olarak, isteyen de aynı ülkeyi demokratikleştirmeyi veya dini inancını yaymayı, yahut sokak kedilerine bakmayı.
Herkes kutsallarını belirleme ve onlar için çalışma hakkına sahiptir.
'Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!'
'Türklük etnisite değildir; sadece vatandaşlık bağıdır' diyeceksiniz hem de her okulunuzun duvarında biyolojik ırkçılık kokan "asil kan" vurguları olacak...
Olmaz. Ve eğitim sisteminin temeline böylesi gayridemokratik bir metin koyan bir ülkede demokratik kültür gelişmez.
Dolayısıyla, Gençliğe Hitabe, Atatürk'ün kendi siyasi şartlarını yansıtan ama bugüne yol gösteremeyecek tarihsel bir metin olarak kabul edilmeli, okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmalıdır.
Ortak bir "milli metin" olarak İstiklal Marşımız vardır ve yeterlidir.
Ondan gerisi, evrensel ahlaki değerler, demokratik kültür ve özgür düşünce olmalıdır."
Ben ne diyorum?
O halde ben de diyorum ki:
Zorla güzellik olmaz.
Atatürk de gelse CHP'yi kurtaramaz!
Atatürk bu ülkede hiçbir zaman yüzde 50'nin desteğini alamamıştır.
Aslına bakarsanız hiç seçime girmemiştir.
Bugün seçim olsa ve yapılacak bir kurultayda CHP'nin başına Dersimli Kemal yerine Selanikli Mustafa Kemal bile geçmiş olsa, 5816 Sayılı Koruma Kanunu'na ve de bu milletin atası olmasına rağmen CHP, mümkün değil seçim kazanamaz.
Çünkü CHP ile bu millet arasında 'doku uyuşmazlığı' vardır.
Birileri CHP'ye zorla iktidar olma dönemlerinin anakronik hale geldiğini anlatması lazım. Yoksa bu kısır döngü içinden çıkamayacaklar...
Dersimli Kemal hâlâ 'CHP'li geçmişimizle gurur duyuyoruz' diyor.
Valla sen bilirsin Kemal Bey. Atatürk'ün yapamadığını sen mi yapacaksın?
Ne diyelim, yolun açık olsun!