Bizi Emanette Emin Kıl!

Fikret Kaplan

Fikret Kaplan

04 Oca 2020 17:59
  • Hayatımızı öyle bir hakikate vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak, Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirin… 
    Hiçbir dış gücün kendi hedefi istikametinde kullanamayacağı, figüre edemeyeceği kutsal bir sevda... 
    Kimseye diyet borcu ve minneti olmayan pırıl prıl bir Hizmet…   
    Rabbimin izni olmadıkça, hiç kimse ayıramaz bizi bu sevdamızdan…sökemez o sevgiyi kalplerimizden… Vazgeçiremez gönüllerimizi davamızdan…

    Şimdiye kadar ne zorluklar ne yokluklar gördü bu sevda… Üzerine toz, toprak atıldı, deve işkembesi konuldu… Taşlandı Taif’te… Günlerce aç, susuz bırakıldı.

    Her şeyine el konuldu, kilit vuruldu kapısına… Cadı avına maruz bırakıldı öz yurdunda… Gözü dönmüş vahşilerden korunmak için sığındı Sevr’e…karanlık ve soğuk odalara… Zindanlara, çöllere düştü… Yıllarca bir perde arkasından tutundu hayata… 

    Bu sevdaya kelepçe vurulamazdı. 
    Zincirlenemezdi bu sevgi. 
    Mahpuslarda yok edilemezdi bu aşk… 
    Sığmazdı parmaklıklar arkasına. 

    Denizleri geçti… Kızıldeniz’i, Ege’yi, Meriç’i aştı… Sürgün hayatı yaşadı yıllarca Medine’de, Habeşistan’da…Avrupa’da, Amerika’da… dört bir tarafta. Ama yılmadı… yıkılmadı. Üç-beş günlük dünya için dize gelmedi, eğilmedi. 

    Bugün toz-duman içinde bu sevdanın bittiğini ya da zayıfladığını zannedenler aldanıyorlar…yanılıyorlar. 

    Bu işin önündeki büyük mimarın bu karışıklıklar içinde konuşmadığını, uyarmadığını, müdahale etmediğini söyleyenler kulaklarını kapatmışlar…dinlemiyorlar onu. O, Efendisi’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldığı edeple konuşuyor, uyarıyor… Hizaya gelin, omuzlarınıza aldığınız sorumluğun hakkını yerine getirin, Hakk’a riayet edin diyor… herkese insanca davranma, hiç kimseyi rencide etmeme ve kötülükleri en uygun şekilde savma peşinde…

    Hani bir sahabi geliyor Allah Resulü'nün huzuruna… Memur olarak gitmiş, zekât toplamış, öşür toplamış gelmiş… Orada Efendimizin huzurunda millete verilecekleri veriyor. "Bu sizin, bu da benim, bunu bana hediye ettiler" diyor. Allah Resulü'ne çok dokunuyor bu. Minbere çıkıyor herkese hitap ederek diyor ki:

    "Size ne oluyor ki içinizden bazılarınızı ben vazifeli olarak bir yere memur gönderiyorum, ona orada devletin memuru olduğundan dolayı bazı şeyler veriyorlar. O da gelip "bunu devlete verdiler, şunu da bana armağan ettiler" diyor. Anasının evinde otursaydı, onu ona verirler miydi?" Buhari'de, Müslim'de, Ebu Davud'un Süneni'nde geçiyor bu hadis… 

    Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabeden herhangi bir kimsenin bir kusuru olduğunda, bunu onun yüzüne vurmak yerine umuma konuşmak suretiyle söz konusu şahsın da kendi hissesine düşen dersi almasını sağlıyordu. 

    O güzel insan da herkese hitap ediyor Bam teli’mize dokunarak… Kırık testi’den paslanan sinelerimize ab-ı hayat dökerek… Diriliş kahramanlarının önünü kesen gulyabanilere, tehlikelere karşı uyarıyor bizi.

    Eğer, Kırık Testi’yi okurken ya da Bamteli’ni dinlerken dönüp geriye bakıyorsak, bir şey almıyoruz demektir kendi hissemize… O gönül insanı bize sesleniyor, bizi uyarıyor en başta.  

    Bakın son Kırık Testi’nde, tüm peygamberlerin yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu üstüne basa basa vurguluyor. Peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğünü hatırlatıyor:

    “Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180)

    “Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn Sûresi, 36/21)

    O güzide insanların yaptıkları bu külfetli hizmetler bugün ihsan-ı ilahi olarak omuzlarımıza konulmuş… 

    Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bu davayı başta sahabe-i kiram efendilerimize, sonra da arkadan gelen nesillere emanet etmiş. Bu sevda bugün bizim omuzlarımızın üzerinde bulunuyor, yarın da sonraki nesillere aktarılacak. 

    O halde bu emaneti deformasyon görmüş bir halde devretmek büyük bir vebaldir. Yarının insanlarına karşı büyük bir haksızlıktır… Biz bu emanete sahip çıkmaz, onu gereğince korumaz ve sağlam bir şekilde haleflerimize teslim etmezsek, emanete ihanet etmiş oluruz…
      
    Hizmet’i belki biz kolay bulduk… O tam kırk-elli yıl boyunca iltifat beklemeden, mükâfat peşine düşmeden koşturan samimi insanların omuzlarında geldi bugüne. Kimi zaman bir tarlada, bazen bir derenin kenarına kurulan küçücük bir çadırda, bir başka defa üç dört kişinin zor sığdığı bir tahta kulübede aşkla, ümitle, iştiyakla ve sabırla örüldü. 

    Bu yüke omuz verenler, güvenilirliklerini yitirmemeliler… İçinde yaşadıkları topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalılar, diyor büyüğümüz son mesajında… Toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen Hizmet insanları…

    Bediüzzaman’ın, hayatı boyunca giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde “milletin malını çarçur ettiğimize veya milletin malından kendimize de bir şeyler apardığımıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğimizi kaybederiz.

    Hz. Şuayb (as): “Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hz. Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.

    ‘Sizin bu dairede olan insanlarınız hakkın hukukun olmadığı bir yerde bir talebenin ayakkabısına ayağını basmadı. Vallahi billahi basmadı, bir lokma ekmeklerini yemedi onların. Ve bu bugüne kadar öyle geldi. Hizmetten istifadeyi düşünmedi, ondan üç kuruş elde etme mülahazasına kapılmadı, maddenin esiri zebunu olmadı, hür yaşadı, hür doğduğu gibi hür yaşadı ve dolayısıyla da diyet ödeme mecburiyetinde kalmadı hiçbir kimseye. Yoksa dairenin başına da ciddi gaileler açılırdı.’

    “Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88) 
    “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara Sûresi, 2/44) kutsi beyanıyla konuşuyor bizimle bu haftaki sohbetinde Hocaefendi. 

    “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” diyor. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır…

    İç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir. 

    Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.

    İşte bizim en büyük ve tek derdimiz ıslahtır aslında. Kendi dünyamızı değil, halkı ıslah etme derdi… Elbette ki dil öğreneceğiz, entegre olacağız için bulunduğumuz toplumla… halkla… sokakla, çarşıyla. Ama bunlar hep bu derdin ızdırabını hafifletme hamleleri olabilir ancak…  Başka gayeler kafamızda yer edemez… giremez başka hayaller gözümüze. 

    Zira, yarım yamalak olmaz bu işler, bereketsiz olur yoksa yaptığımız Hizmetler. Ve kendimizi aldatmış oluruz. Melekler meseleyi öyle değerlendirir, feraset ehli meseleye öyle bakar. Kimseyi inandıramayız… ne yazarsak ne çizersek ne söylersek, ne anlatırsak… ne tesis edersek edelim inandıramayız. Ne arzdakileri ne de semadakileri…  

    Bizi muvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için de yalnız O’na dayanarak ve O’na yönelerek (Hûd Sûresi, 11/88) sınırlı gücümüzden tecerrüt edip ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınarak bu emanetin hakkını verebiliriz. 

    Allah’a dayanıp O’na sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O halde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır. 

    Bunun dışındaki mülahazalara kapılanlar karşısında ‘utanıyor ve sıkılıyorum’ diyor Hocaefendi… 

    ‘Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye’nin içinde, hakk-ı temettü (kâr, gelir) arayanların hallerinden utanıyorum. 
    Kendine çıkar mülahazasına kapılan insanların tavır ve davranışlarından utanıyorum.
    Yarınlar adına bir şeyler biriktirme mülahazasına takılıp, hizmetten bir şeyler aparmak isteyen insanların davranışlarından utanıyorum… 
    Müslümanlıklarından utanıyorum, hayâ ediyorum. 
    Bunlarla Allah'ın huzuruna çıkacağımdan utanıyorum. 
    Resülullah'ın "bunlar mı?" diyeceğinden utanıyorum. Cebrail'in utanıp başını aşağıya eğeceğinden utanıyorum. Mahşerden utanıyorum.
    Bohemliğe gidenler oluyor, şehvetinin kurbanı gidenler oluyor. Menfaatin kurbanı gidenler oluyor. Daha başka türlü dalâletlere gidenler oluyor. "O zaman siz niçin bu diriliş kahramanlarının seslerine soluklarına cevap verilmiyor" diyemezsiniz.

    Bu davaya toz kondurmaya hakkımız yok… kuşku uyarmaya, şüphe uyarmaya hakkımız yok... Birer güven abidesi, itimat abidesi olma mecburiyetindeyiz. 

    Biz bir yerden o krediye dokunacak bir şey yaparsak, arkadaşların kredisine dokunmuş oluruz. 'Bunlar da böyle derler' yani. 

    Milletin bir güveni olmuş. Merhum Necip Fazıl, "Allah bir de beni bu arkadaşların davasında falso yaşamakla inkisara uğratmasın" demişti. O kadar çok inkisar yaşamıştı ki, Menderes'e "ya öl ya ol" demişti. Ve daha sonra da o asıldıktan sonra ifade etmişti tekrar, ‘Ben ona "ya ol, ya öl" dedim o ölmeyi tercih etti.’

    Şimdi bu insanlar orada bir inkisar yaşamışlar, başka yerde bir inkisar yaşamışlar, sonra başka yerde… ‘Allah bu hareketle de bana inkisar yaşatmasın! diyor.

    Allah bekliyor bunu… Resulullah bekliyor… Üstad bekliyor… bunca bekleyen varsa onları inkisara uğratmaya hakkımız yok.

    Durduğumuz gibi duralım, 
    Adanmış gibi yaşayalım…
    Ümitleri yıkmayalım… 
    İnsanlardaki beklentiyi kırmayalım…

    Bu dava, hasbiler davasıdır. İnsan kazanma sevdasıdır, gönül fethetme aşkıdır. İsrafilce hareket etme sevgisidir, Hızırca yürüme şevkidir, gezdiği uğradığı her yeri yeşertme coşkusudur. Diriltme hamlesidir, diriliş soluklama heyecanıdır….

    Kısaca, omuzlarımıza konulmuş bu emaneti zayi ederiz endişesiyle hepimiz tir tir titreyelim ve ellerimizi açıp sürekli şöyle dua edelim:
     
    Ya Rab! Emanete ihanet gibi bir sukuttan bizi muhafaza buyur ve bizi emanetini alacağın güne kadar emanette emin kıl… Amin! 

    04 Oca 2020 17:59
    YAZARIN SON YAZILARI