İnsan Hakları Gündemi Derneği'nden anlamlı açıklama

Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve emniyet müdürlerinin yargılandığı “Tahşiyecilere kumpas” iddiasıyla görülen davanın ikinci duruşması bugün yapılıyor.

İnsan Hakları Gündemi Derneği'nden anlamlı açıklama

İlk duruşmaya usül tartışmaları ve avukatların itirazları damga vurdu. İnsan Hakları Gündemi Derneği Genel Başkanı Yrd.Doç.Dr. Günal Kurşun, ceza hukuku penceresinden davayı ve itirazları, Samanyolu Haber’e değerlendirdi. Ceza hukuku uzmanı Kurşun, davaya bakan mahkemenin yetkisiz olduğunu gerekçeleriyle ortaya koydu. Aynı zamanda Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Kurşun, bu tür davalarla ilgili öğrencilerinden gelen sorulara cevap vermekte zorluk çektiğini söyledi.

Özellikle davaya bakan mahkemenin yetkisiz olduğuna dair itirazlar vardı. Ceza hukuku uzmanı olarak davayla ilgili gözlemleriniz neler?

İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin, işlendiği iddia edilen suç tarihinden sonra kurulmuş bir mahkeme olduğu için doğal hakim ilkesine, tabii yargıç ilkesine aykırı bir şekilde davayı kabul ettiği görülüyor. Anayasal bir ilkedir tabii hakim ilkesi. Bir mahkeme bir suç işlendiği anda kurulmuş olmalıdır. Yani o suçu yargılayacak mahkemenin hangi mahkeme olacağı, suçun işlendiği tarihte belli olmalıdır. Bunu sanık haklarıyla da ilişkilendiririz biz. Çünkü ben sanık olsam bir suç işlediğim zaman hangi mahkemede hangi hakim tarafından yargılanacağımı bilmek isterim. 

“DOĞAL HAKİM İLKESİNE AYKIRI”

14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, işlendiği iddia edilen suç tarihi itibariyle kurulmuş değil. Öyle bir mahkeme yok. Dolayısıyla bu mahkemenin, kurulduğu tarihten sonra işlenmiş suçlara bakabilmesi, hukuki olur. Kurulduğu tarihten önce işlendiği iddia edilen suçlara, bakamaz. Aksi takdirde tabii hakim ilkesi ihlal edilmiş olur. Mahkemenin davayı doğal hakim ilkesine aykırı şekilde kabul etmesi, bana göre çok büyük bir usül hatasıdır. 

Hrant Dink Davası’nda görevsizlik kararı vermişti aynı mahkeme.

Mahkemenin verdiği bu görevsizlik kararı çok doğru bir karar. Tamamen aynı temellere sahip bir başka davada bu sefer aynı kararı vermiyor. Bu durumda yargılamada istikrar ilkesinin bir ihlali olarak kayıtlara geçiyor. Yani birbiriyle tamamen aynı temelleri olan davada birbirinden farklı kararların çıkabilmesine imkan yok. 

“YARGININ SİYASALLAŞTIĞI GÖRÜLÜYOR”

Bu durum ülkemizdeki yargının aslında ne kadar siyasi hale geldiğini mahkemelerin ne kadar büyük baskılar altında görev yaptığının bana göre en büyük kanıtını oluşturuyor. Gönül ister ki yargı siyasallaşacağına siyaset hukukileşsin. Dolayısıyla mahkemelerin üzerinde hiçbir siyasi baskı olmasın. Buna karşı siyasilerin üzerinde bir hukuk baskısı hissedilsin ki hukuka uygun eylem ve işlemlerde bulunabilsinler. Yargı da anayasal ilkelere ve AİHM sözleşmesinde belirlenmiş ilkelere uygun bir şekilde adil yargılanma hakkına uygun bir şekilde bağımsız ve tarafsız yargılama yapabilsin. Ama şu an da bundan oldukça uzak bir noktada olduğumuzu söyleyebilirim. 

Avukatların aynı zamanda yargılamanın yapılacağı mahkemenin yeri konusunda da itirazları vardı. Çağlayan adliyesinde görülmesinin usüle aykırı olduğuna dikkat çektiler. 

Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki kural, suçun işlendiği yerdeki mahkemenin davaya bakmasıdır. Bunun sebebi de işlendiği iddia edilen bir suç söz konusu olduğu zaman bunun delillerini en iyi suçun işlendiği yerde toplayabiliriz. Olayda iddia edilen suçun işlendiği yerle alakası olmayan bir başka mahkemenin yetkilendirildiği görülüyor. Bu da bir yetki kuralının ihlali. 

“4’ÜNCÜ SINIF ÖĞRENCİLERİNE SORDUĞUMUZ SORULAR”

Bunlar da temel bizim 4’üncü sınıf öğrencilerine Ceza Muhakemesi Hukuku sınavlarında sorduğumuz sorular. İşin alfabesine yönelik çok temel kurallara ilişkin hatalar gözlemlenmekte. Adeta bu davada nereye bakarsak bakalım doğru bir yaklaşımla karşılaşamıyoruz hukuk açısından. 

Daha önce İstanbul 32’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği bir tahliye kararı da söz konusu aynı zamanda. 

Tutuklamayı maalesef yargı organlarımız bir cezalandırma mekanizması olarak kullanmaktalar. Halbuki insanların yargılanması devam ederken asıl olan tutuksuz yargılanmadır. Masumiyet karinesi esastır. Bu davada benzer bir hukuka aykırılıkla karşı karşıya kalmaktayız. Aslında tutuklama için yeterli nedenlerin bulunup bulunmadığı hiç tartışılmaksızın, otomatik olarak tutuklama kararı veriliyor. Bu tutuklama kaldırılıyor bazı mahkemeler tarafından. Buna rağmen o mahkemeler neredeyse lağvediliyor. O kararı alan hakimler gözaltına aldırılıyor. Bütün bunlar yargının ne kadar büyük bir siyasi baskı altına alındığının diğer kanıtlarını gösteriyor bize. Şu anlaşılıyor ki; önceden mahkemeler belirlenmiş, hangi davaya hangi mahkemenin bakacağı atanmış adeta. Her türlü hukuki itiraz da okunmadan dahi reddediliyor. Bu şartlar altında bir hukuk devletinden, gerçek bir hukuka dayalı düzenden söz etmeye imkan yok.

“GÜLEN’E DAVETİYE ÇIKARMAYI ATLAMIŞLAR”

Fethullah Gülen’in avukatı Nurullah Albayrak, mahkeme heyetine müvekkilinin ifadesinin alınması için istinabeye (adli yardım) başvurulsa, orada ifade vermeye hazır olduğunu söyledi. Ancak kaçak olduğu gerekçesiyle Gülen hakkında kırmızı bülten kararı çıkarıldı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu süreci yürütenler o kadar şartlanmış durumdalar ki Sayın Gülen’e bir davetiye çıkartmayı dahi atlamışlar. Aksi olsaydı ifadesini almak istediğiniz bir kişiyi arayıp bulamamanız gerekirdi. Kaçak olduğunu tespit ettikten sonra kırmızı bülten yardımıyla bulunması ve iadesi gündeme gelebilirdi. Ama herhangi bir suçtan hakkınızda açılmış bir dava var. Bundan sizin haberiniz bile yok. Böyle şartlar altında ne savunma hakkının yerine getirildiğinden söz edebiliriz; ne de uluslar arası mercilerin yardımının aslında bir hukuki süreci desteklemek adına istendiğinden ikna olabiliriz. Burada amaçlanan şey, Sayın Gülen’in ifadesini almak değil; Sayın Gülen hakkında bir kırmızı bülten çıkarmak. Deyim yerindeyse üzüm yemek değil; bağcıyı dövmek amacıyla hareket edildiği anlaşılıyor.

Özellikle bir çok kişinin haberleri olmadan müşteki sıfatıyla şikayetçi olarak yazıldıkları basına yansıdı.

Büyük resme bakıldığı zaman hukukun adeta bir araç haline getirildiği, amaç olmaktan çıkarıldığı, hukuku alet olarak kullanmaya çalışan siyasi iktidarın da belli bir gruba zarar vermek maksadıyla hareket etmesinden başka bir tablo görünmüyor. Bu kadar hukuki yanlışların arasında doğru bir nokta bulabilmeye imkan yok. Bütün bunlar bir hukuk insanı olarak beni son derece üzüyor. Herhangi bir grup meselesi değil. Kime yapılırsa yapılsın, hukukçuların tepki göstermeleri lazım, sorumluları hukuka uymaya davet etmeleri lazım. 

“YARGILAMAYI MİT Mİ MAHKEME Mİ YAPACAK?”

Bir diğer eleştiri konusu da MİT’ten gelen ve Tahşiye Grubu’nun terör örgütü olduğuna dair bir tespitin bulunmadığı yönündeki yazısı. Neler söylersiniz?

Yargılama sürecini MİT mi yürütecek; yoksa mahkeme mi yürütecek? Buna bir karar vermek lazım. Kanun, yargılama sürecini istihbarat örgütlerinin değil mahkemelerin yürütmesi gerektiğini söylüyor. Yargıtay sürecinin sonunun beklenmesi gerekirdi. Ayrıca mahkemenin her ne kadar bir devlet kurumu da olsa gelen bilgileri kendi hukuk süzgecinden geçirerek buna uygun bir kaide koyması gerekirdi. Elimizde herhangi bir mahkeme kararı yokken Tahşiye grubunun masum olduğunu da söyleyemeyiz, Gülen grubunun suçlu olduğunu da. Ama geldiğimiz noktada hiçbir mahkeme kararına dayanmaksızın bir grubun suçlu ilan edildiğini, damgalandığını görüyoruz. Bunlar hukuka uygun şeyler değil.

“ÖĞRENCİLERİME AÇIKLAMAKTA ZORLANIYORUM”

Zaman zaman öğrencilerim, kamuoyunda takip ettikleri davalardan sorular sorarlar. Bu davalardan soru geldiği zaman öğrencilerime açıklayamıyorum. Kekeliyorum. Çünkü hukuk ile açıklanabilir cevap verilebilir davalar değil. CMK kurallarını kullanarak yanıtlayabilmenizin imkanı yok. Hukuk tükenmiş demekten başka bir şey gelmiyor elimizden. 

Sinan Girgin / Samanyoluhaber.com

<< Önceki Haber İnsan Hakları Gündemi Derneği'nden anlamlı açıklama Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER