Hıncal Uluç yine yapacağını yaptı


Hıncal Uluç yine yaptı yapacağını. "Çok kötü" diye yazmasını beklediğim bir filmi yere göğe sığdıramadı. Benim bildiğim, tanıdığım, yazılarını okuduğum Hıncal Uluç'un, Mahsun Kırmızıgül'le ilişkilerinin iyi olmasına rağmen New York'ta Beş Minare'ye böylesine övgüler düzmesi mümkün değil. En azından filmin içindeki Amerikan klişelerini eleştirmesi, senaryo sıçramalarına kızması, bazı sahnelerinde de sıkıldığını itiraf etmesi gerekirdi. Hıncal Uluç'un da yalan marketingciler arasına katılmasına açıkçası üzüldüm. Bu başarı sanırım Mahsun Kırmızıgül'ün. İlişki yönetiminde demek ki çok çok iyi. İyi olmasa böyle kötü bir filmin opera, bale, tiyatro gibi "yüksek kültüre" ait sahne sanatlarından da anlayan Hıncal Uluç tarafından alkışlanması gerçekten mümkün değil. Bu arada filmin yapımcısı Murat Tokat benim gibi filmi eleştirenlere "Kedi uzanamayacağı ciğere mundar der" diyerek yılın abukluğunu hatta sabukluğunu yapmış. Mart ayı gelir gelmez kendisini damda bekliyorum. Sadece Adios değil ki... Yan odamda oturan asistanım Şafak Şahin, bir okur gibi e-posta yoluyla bana şikayet mektubu göndermiş. Önce mektuba bakalım: "Hocam, tüm bankalar potansiyel müşterilere kredi kartı vermek için çabalamıyor mu? Adios Kart'a SMS ile TC kimlik numaramı yazarak başvuru yaptım. Hemen geri cevap geldi, başvurunuz değerlendirilecek diye. 10 gün geçti haber gelmedi. Ben telefonla 4440444'ten zor da olsa ulaştım. Bu sefer de gelir belgenizle şubeye gidin dediler. Ben bunlarla uğraşacak olsam SMS atmam. Madem başvuru bireysel yapılıyor bana neden haber verilmiyor ve ben bunca zaman karttan haber bekliyorum. Bilseydim başka bankaya kart almak için müracaatta bulunurdum. Bir de telefonla görüşmeden önce annemizin kızlık soyadına varıncaya kadar veriyoruz neredeyse. Aidos bu kadar ulaşılmaz bir kartsa, reklamlarında niye orta sınıfın kartıymış gibi davranıyor ki!" Yorum: Sevgili Şafak, müşterisini yönetememek keşke sadece Adios'un ya da Yapı Kredi'nin sorunu olsa. Hiçbir banka doğru dürüst müşterisini yönetemiyor. Reklamlarında sanki her müşteriyle birebir ilgileniyor duygusu yaratıp gerçekte kitle pazarlaması yapıyorlar, müşterilere yığın gibi davranıyorlar. Sanırım bunun nedeni de müşteri memnuniyetinden çok ara değişkenleri performans kriteri almaları ve çalışanlarını sadece duygusuzca "sayısal hedefler" peşinde koşturmaları. Örneğin ben de Akbank'taki müşteri temsilcime sadece o beni aradığında ulaşabiliyorum. O da beni sadece kendisinin bir hedefi tutturmak için bana bir ihtiyacı olduğunda arıyor. Bu zinciri kıran bir banka hâlâ bankalar liginde büyük farklar yaratabilir. Murat'ın havuz problemi Bugün izin verirseniz teknik bir konudan söz edeceğim. Biraz medya sektörünü ve medya satın almacıları ilgilendiriyor ama çok önemli. Sektörde, daha önce Coca Cola için satın alma yapan, Murat Yurttaş diye bir arkadaşımız var. Bu arkadaşımız Coca Cola'dan ayrılınca "medya denetimi" yapmaya çalıştı ama Türkiye'de "medya denetimi" tutmayınca işi daha önce Avrupa'da ve ABD'de bazı cingözlerin denediği ama rekabet kurumlarının pek sıcak bakmadığı, o yüzden de sektörlerin dışladığı bir "CPP denetimi" yönetimine vardırdı. Siz CPP'yi kısaca TV'lerin reklam saniye fiyatı olarak görebilirsiniz. Cingöz Recai'nin, her türlü rekabet kurallarını ve yasasını hiçe sayarak yaptığı şu: Bazı firmaların TV'lerden aldığı fiyatları bir havuzda topluyor ve daha sonra onlara dönüp senin pahalı almışsın, sen ucuz almışsın deyip kendini piyasa düzenleyicisi konumuna sokuyor. (TV'ler de durumu öğrenmişler Murat'ın havuzundakilere aynı fiyatı veriyorlar!) Bir de elindeki fiyatlarla konkur danışmanlığı küstahlığına soyunup piyasaları ikinci bir kez daha bozuyor. Müşterinin bütçe büyüklüğü hesaba katılsa da hangi gün, hangi saat ve hangi şartlarda satın almalarının yapıldığına ya da yapılacağına bakmadan. Televizyonların kategorilere göre OPT ve PT CPP'leri şeffaf olsa kimse böyle bir cingözlüğü yapamaz ama kimsenin de fiyatlar şeffaf değil diye piyasada fiyatı düzenleme ve herkesi aynı fiyattan alım ya da satım yaptırmaya hakkı yok. Bu piyasa ekonomisinin özüne aykırı hareket. Ve de eğer Rekabet Kurulu piyasada fiyatın normal oluşumunun engellendiğini saptarsa olaya karışan her markaya cirolarının %10'u kadar bir ceza kesme yetkisi var. Bu nedenle buradan Rekabet Kurumu'nu uyarıyorum. Murat Yurttaş'ın şirketinin adı Medya Barometre, resen takip başlatılıp piyasada fiyatın oluşumuna nasıl etki ettiğine bakılsa iyi olur. İkinci uyarı da gönüllü olarak Murat'ın havuzuna giren Loreal, Kraft, Nestle, Pepsi, Danone, Şölen, Kimberly Clark gibi kurumsal olarak yönetilen markalara. Yazımı, sektörde 26 yıldır fiyatların nasıl oluştuğunu yakından bilen bir uzmanın uyarısı olarak kabul edin ve lütfen sisteminizi gözden geçirin. Serbest piyasa ekonomisinin temel varsayımlarına göre hareket etmediğinizi siz de anlayacaksınız... İyi bayramlar... Reklametre TV İlk Beş 1)Canlandırma servisi (Olips) 2)Çocuk Rehber (HSBC) 3)Uçakta Futbol (THY) 4)Karadenizli Çaycı (Nescafe) 5)İnek Memesi (Sek Süt) İnternet İlk Beş 1) Omo-Kalbin Temiz (www.kalbintemiz.com) 2) Yapı Kredi-Taksitçi (www.taksitcikart.com.tr) 3) JeansLab-Like-O-Metre (www.tiklamayankaybeder.com) 4) Carrefour-Tayfur/Koç Var Kuzu Var (www.kocvarkuzuvar.com) 5) Akbank-Büyük Kırmızı Ev (www.buyukkirmiziev.com) (*) Gazete reklamlarının seçiminde zorluk yaşıyoruz. Ne yazık ki reklamverenler gazete reklamlarına milyarlarca TL harcamalarına rağmen prodüksiyon maliyetlerine katlanmadıkları için yaratıcı reklam bulmakta zorlanıyoruz. Geçtiğimiz hafta beş reklamı bir araya getiremedik. İnternet'ten Özgürce Uluslararası teknoloji hamalları "Yurtdışından bir şey isteyen var mı?" İşte uzun tatillerde, yurtdışına çıkarken sorabileceğiniz en tehlikeli soruyu sormuş bulunuyorsunuz. "Nereye gidiyorsun ki" diye başlayan ve o bölgenin en değerli ürünlerini içeren bir ton listeyi hemen avucunuzun içinde buluyorsunuz. Bu durumu birçoğumuz yaşamışızdır. Ya sipariş alan olmuşuzdur ya da sipariş veren. Ama en az bir kez mutlaka yaşamışızdır. Gelelim bu kadar uzun bir girişin ardından sadede. Görünen o ki biz Türkler yurtdışına çıkan insana dijital ekipman siparişi verme hastasıyız. Bu ekipmanlar arasında cep telefonları, Apple marka ürünler ve fotoğraf makinesi parçaları başı çekiyor. Bu da gösteriyor ki aslında güzel ülkemde teknolojiye normalde ödenmesi gereken rakamların çok üzerinde paralar harcıyoruz. Biz bu fazladan ödediğimiz bir ton paraya kısaca vergi diyoruz. Erdil Yaşaroğlu'nun bir tweeti vardı beni çok güldüren; "Bir ürünün Türkiye fiyatını hesaplamak: Amerika'da 1000 dolarsa, Fransa'da 1000 euro, Türkiye'de 1000 euro+KDV" Hesaplama yaparken çok kolay olmakla birlikte, alım yaparken fazlasıyla sinir bozucu. İşte bunun sonucu olarak da yurtdışına çıkan her Türk vatandaşı, bir diğeri için teknoloji hamallığı yapmak zorunda kalıyor. En azından teknoloji ürünleri üzerindeki vergi yüküne bir düzenleme yapılsa da son teknolojiyi daha yakından takip eden insanların sayısı artabilse. Artsa ne olacak demeyin, bunun sağlayacağı faydaları buraya sığdırmam imkânsız. Sadece şunu söyleyebilirim ki elinizde en yenisi varsa bir sonrakini hayal etme ve belki de hayata geçirme şansı yaratabilirsiniz. Neyse; "İtalya'dan bir şey isteyen var mı?" (*) internet seçimleri ve yorumları Özgür Karaçak tarafından yapılmaktadır.
<< Önceki Haber Hıncal Uluç yine yapacağını yaptı Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER