Medrese mektepleşebilir miydi?

Bu köşeyi takip edenlerin defaatle okuduğu gibi, sosyal hadiseler bir tek faktörle izah edilemez. Medreselerin ıslahı yerine kapatılmasının tercihi sorusu vesilesiyle yaptım bu tekrarı. Bugünkü kullanılan kavramlarla ifade edecek olursak ilkokuldan üniversite ve master doktoraya uzanan eğitim ve öğretim hayatımızın merkezî adresinin adıdır medrese. Osmanlı öncesinde de böyledir, Osmanlı'da da. Bizi bir zamanlar M. Akif'in deyimiyle "ne millet" yapan bu eğitim sistemini, sistemi değiştiren bir kadronun ideolojik yaklaşımları neticesi yaptıkları yanlış tercih olarak değerlendirme, küllî bir meseleyi bir tek faktörle izah etme kolaycılığına kaçmaktır ve tek kelime ile yanlıştır. Yapılan bu izahta idelojik yaklaşım gerekçesi doğru olabilir ama acaba tek doğru bu mudur? Tek doğrunun bu olup olmadığına bakmak için bizim biraz gerilere gitmemiz lazım. Medreseler bir zamanlar tekye-zaviye ve kışla ile birlikte dinî ve harsî mefkuremizin derpiş edildiği yerlerdi ama belli bir müddet sonra hayatın sair alanları ile birlikte medreselerde de ciddi bir duraklama ve gerileme dönemine girildi. Bunu hiçbir tarihçi inkâr etmiyor ve edemez zaten. Neydi medreseyi gerileten ve duraklatan sebepler. Üç tanesini söyleyeceğim sizlere bu yazıda. Bir; mevcudun yeterli görülmesiydi. Tefsirden hadise, kelamdan fıkha ve belki fizikten matematiğe okutulan dinî ve müsbet ilimlerin ne muhtevasında ne öğretim metodunda yeniliklere gidildi. Halbuki ilim Hocaefendi'nin başka bir şey için yaptığı teşbihle "mevcudu muhafaza etmek, mefkudu avlamak" üzerine bina edilmesi gereken bir olgudur. Siz adına ilim dediğiniz, bilgi dediğiniz şeyi her gün yeniden keşfetmez iseniz şayet, bir gün gelir o ilim dediğiniz şeyle birlikte tarihin çöplüğünde yerinizi alırsınız. Nitekim medresede okutulan dinî ilimlerde bunu rahatlıkla ifade ediyoruz. Şerh ve haşiye başlangıçta bir mana ifade etmekle birlikte, ilerleyen süreçte değişen ve gelişen şartlara karşı yeterli cevaplar üretememiştir. Bu bir kenara, bugün bir dönem olarak değerlendirdiğimiz şerhçilik ve haşiyecilik tutuculuğun yegâne delili olmuş ve ne yazık ki ilim yuvaları, milletin önünü açacak medreseler tutuculuğun merkezi haline gelmiştir. Neden böyle olmuştur? Bunun cevabı madde iki diye değinmeyi düşündüğüm hususun ta kendisi; harici dünyada var olan gelişmelere bigane kalmıştır medrese uleması. Ne içinde yaşadıkları toplumu doğru okuyabilmişler ne de Batı ve Doğu dünyasında var olagelen ilmi, fenni, siyasî, askerî gelişmelerden haberdar olmuşlardır. Devletin kendilerine verdiği maddî-manevî statükoyu kaybetmek istememişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri gibi medresenin bağrından çıkan devasa bir kamete bile "skolastik medrese bataklığı" tespitini yaptıran işte bu durumdur. 11-12 asır önceki dünyanın öğretim metotları ile yine 11-12 asır önceki dünya şartlarında bir değer ifade eden metinleri okuyup anlamayı ilim gören, mezunlarına alim diyen bir yapı bu çünkü. Bunların okutulması yanlış mı? Bana sorarsanız hayır; kesinlikle yanlış değil; aksine geleneğin uzantısı olması ve hasılın tahsil edilmesi itibarıyla şart ve elzem. Yanlış olan bununla iktifa edilmesi, devr alınan bu ilim binasının üzerine bir taş, bir tuğla konulmaması; yeni eğitim ve öğretim metotlarına hem de örnekleri olmasına rağmen geçilmemesi. Üçüncüsü ise medresenin bu çağdışı pozisyonuna karşı geliştirilen mektep anlayışının çok hızlı gelişmesi, toplumdan hüsnü kabul görmesi ve hepsinden önemlisi Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte siyasî kadronun mektepler yanında yerini almasıdır. Bunun yerine "medresinin mektepleşmesi" diyebileceğimiz bir sürece girilseydi sonuç farklı mı olurdu? Belki çok farklı olurdu, ama siyasî ve askerî hadiselerle birlikte mütalaa edilecek olursa; inkirazın alabildiğine şiddetli ve hızlı olduğu o şartlarda medresenin hantallaşan yapısını ıslah yerine "sil-baştan" bir yol tercih edilmiş. Tarihte kalmış hadiseleri bugün okurken farklı perspektiflere ihtiyacımız var.

YAZARIN SON YAZILARI