GERİSİ TEFERRUAT

Çoktandır varlığını unutmuştuk. Türkiye’nin önemli meseleleri konusunda Genelkurmay’ın açıklama yapmasına alışık bir toplumuz biz.


Genelkurmay açıklaması gelince, birçok insan o açıklamaya göre kendisini hizalar, bir çoğu gönüllü olarak hizaya girer. Türkiye’de bazı kurumların tekelinde olan ‘kırmızı çizgiler’in dışına çıkanlar da zaten çeşitli yollardan hizaya getirilir. Bunu da biliriz, buna da alışık bir toplumuzdur. Şu imza kampanyası konusu meğerse ülkemizin en önemli meselelerinden biri imiş. Bunun böyle olduğu Genelkurmay’ın da uzun vakitten beri süregelen suskunluğunu bozmasıyla anlaşıldı. Genelkurmay açıklaması şöyle: “Bizim burada görüşümüz, yapılanları kesinlikle doğru bulmuyoruz. Özür dileme yanlış olduğu kadar zarar verici sonuçlar da doğurabilecek bir davranıştır.” Dünyanın hiçbir yerinde o ülkenin tarihine ilişkin tartışmalı bir konuda tümüyle sivil inisiyatif ile ve internet ortamında başlatılan bir imza kampanyasına o ülkenin Genelkurmayı’nın müdahil olduğu görülmemiştir. Bunun olduğu ve aynı konuda Başbakanı’nın bir ‘linç kampanyası’na yeşil ışık gibi algılanabilecek sözler sarf ettiği bir ülkenin, ‘demokratik’ bir ülke ve ‘uygar’ bir toplum olarak görülebilmesinin imkânı yoktur. Bu bakımdan, Genelkurmay açıklaması, Türkiye’nin ‘demokratik kimliği’ üzerine dış dünyada gölge düşürecek nitelikte bir çıkış olmuştur ve açıklamadaki Türkiye açısından ‘zarar verici sonuçlar doğurabilecek’ bir davranış varsa, bu, Genelkurmay’ın topa girerek bu konuda yaptığı açıklama olmuştur. *** Bir yandan Genelkurmay açıklaması, diğer yandan ülkenin Cumhurbaşkanı’nın imza kampanyasını ‘ifade özgürlüğü’ çerçevesinde gördüğünü söylemesinden ötürü bir CHP milletvekili tarafından ‘ırkçı’ bir tecavüze uğraması ve ‘ana tarafından Ermeni olmak’ ile ‘suçlanması’ ve ülkenin çeşitli katmanlarında ortaya konulan kimisi isteri nöbeti görüntüsündeki tepkiler, imza kampanyasını, kendiliğinden bir ‘demokratikleşme mücadelesi’nin bir parçası haline getirmiştir. Böyle bir kampanyaya önayak olanların ve internet ortamında imza verenlerin, hiçbiri böyle bir amaç gütmemiş olsa da, fark etmez. İmza kampanyası Türkiye’nin ‘demokratikleşme’ ve onun kadar önemli ‘uygarlaşma’ mücadelesinin bir parçası haline gelmiştir. Nedeni basit. Bu kampanya ‘özgür bireyler’in oluşturduğu bir ‘yurttaşlar davranışı’dır. Bireyler, ülke tarihindeki bir olaya ilişkin ‘vicdani’ bir kanaat oluşturup, bunu ‘küresel çağımız’ın bir özelliği olan ‘internet ortamı’nda ifade edebilirler. Bunun için hiç kimseden izin almak zorunda olmadıkları gibi, devlet politikası, dış politika ve diplomasi alanında yol açacağı sonuçlar üzerinde düşünmeye mecbur da değillerdir. Bu davranış herhangi bir ‘çağdaş’ toplumun en temel hakkı olan düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır ve bu haktan ne vazgeçilebilir, ne de bu hak devredilebilir. Bir ülkenin bireyleri, herhangi bir konuda o ülkenin devlet yöneticileri gibi düşünmek zorunda da değillerdir. Hiçbir devlet yetkilisinin ve kurumunun, bu davranışı ‘doğru bulmak’ ya da bulmamak gibi bir tavrı da olamaz. Zira bu, ‘Düşünce özgürlüğünün kullanımını doğru bulmuyoruz’ anlamına gelir ki, bunun ‘İfade özgürlüğüne karşıyız’ demekten bir farkı yoktur. İfade özgürlüğü olmadan düşünce özgürlüğünün bir anlamı bulunmaz. Totaliter toplumlarda, elbette ki, ‘ifade özgürlüğü’nden söz edilemez. Ama ‘demokratik’ olduğunu iddia eden ve üstelik Avrupa Birliği’ne katılım sürecindeki bir ülkede ‘ifade özgürlüğü’ boğazlanamaz. İşte bu nedenle, imza kampanyası, ona katılmak ya da katılmamaktan bağımsızlaşarak, Türkiye’nin ‘demokratikleşme mücadelesi’nin yaşamsal bir parçası haline, kendiliğinden gelivermiştir. *** Herhangi bir ülkede yerleşik tabulara dokunmak kıyameti kopartır. ‘Ermeni konusu’nun Türkiye’nin en büyük tabusu olduğu anlaşılıyor. Bir zamanlar bu ülkede ‘Kürt’ sözcüğü kullanılamazdı. Bırakın ‘Kürt sorunu’ndan söz etmeyi, alenen ya da yazılı basında ‘Kürt’ sözcüğü kullanmak, ‘ülkeyi bölmek istemek’ veya ‘bölücülük’ ile eşanlamlıydı. Yani, tabuydu. Nereden nereye geldik. ‘Sorun’ çözülmedi, ama tabu öyle bir kırıldı ki, iki hafta devlet televizyonu Kürtçe yayına başlıyor. O bakımdan, 1915’teki ‘Büyük Felâket’ten ötürü Ermenilerin acısını paylaştığını ifade eden imza kampanyasının böylesine toz kaldırmasını, en hassas ‘tabu’ya dokunulmuş olduğu için doğal da karşılamak gerekir. Bu ‘imza kampanyası’ndaki ‘anahtar sözcük’, kimilerinin imzalamama gerekçesi olarak ortaya sürdükleri ‘özür diliyorum’ sözcükleri değil. ‘Ermeni’ sözcüğü. ‘Özür diliyorum’a karşı “Ben niye özür dileyeyim”, “Onlar da dilesin”, “Acılarını paylaşmak tamam da özür dilemek olmasa” gibisinden kimisi çocukça, kimisi kıvırtma, kimisi sahici karşı çıkışlar söz konusu. Buradaki ‘özür diliyorum’un ‘acıların paylaşılması’nı ‘güçlendirici’ olmanın, ‘mesajı’ daha da güçlü iletmek niyetinin ötesinde bir özelliği yok. Bildiri ‘acıların paylaşılması’nda sınırlansa, bazı okur-yazarlar arasındaki imzacı adedi bir nebze daha belki artardı ama tepkiler sınırlanmazdı. Çünkü, ‘ırkçı’ ve ‘milliyetçi’ güdümlü tepkilerin asıl derdi, Ermenilerle acı paylaşımında. Yani, ‘Ermeni’ sözcüğünün bam tellerini titretmesinde. ‘Biz de öldürüldük, biz de acı çektik, niçin bizden söz edilmiyor’ korosu yükseliyor. Bu ‘ortak ve her acı’dan söz etme bildirisi değil ki. Gayet spesifik. Türkiye’nin Türk insanlarının ilk kez spesifik olarak ‘1915’e, yıllardır suskunluğa terk edilmiş olan ya da ne ve nasıl olduğu ‘devlet’ tarafından empoze edilmiş olan ‘1915’e farklı yaklaşımını duyurma vesilesi. Bir güzel tanımlamayla ‘Türkiye’nin bir Ogün Samastlar ülkesi olmadığını’, Türkiye’nin ‘vicdan sahibi Türkler ülkesi’ olduğunu dışa vurmayı amaçlayan bir bildiri metni ve onun bireysel imzacılarından söz edebiliriz. Tümüyle ve üstelik örgütlenme düzeyi son derece yetersiz hatta bir dizi yanlış ile malûl bir ‘sivil’ girişim bu. Bu haliyle ve her türlü -başta internet sitesine karşı girişilen teknik- saldırıya rağmen üç günde ülkenin her yanından gelen katılımlarla imza sayısı 15 bine vuran, Türkiye’nin gözde düşünce adamları, yazarları, akademisyenleri ve sanatçılarının imzasını elde etmiş olan bir çarpıcı ‘sivil’ girişim. ‘Sivil’ sözcüğü, Batı dillerinde ‘uygar’ sözcüğü ve ‘uygarlık’ kavramıyla eş anlamlı olarak türetilir. Söz konusu girişim, kendiliğinden, Türkiye için bir ‘uygarlık’ ölçüsü de olmuştur. ‘Uygar’ toplumlarda, ‘sivil’ girişimler ve ‘bireysel haklar’ ile ‘askerî alanlar’ birbirlerinden son derece kesin çizgiler ve sınırlarla ayrılır. Türkiye’de henüz o noktaya ulaşmış değiliz. Ama, zor ve sancılı da olsa yol almaya devam ediyoruz. Ülkenin en önemli tabusuna ‘sivil’ bireyler eliyle güçlü biçimde dokunulmuştur. Artık gerisi teferruat...

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER