Bu İzmir'e ilk geliyorum

Samanyoluhaber.com yazarı Abdullah Aymaz'ın yazısı

SHABER3.COM


ABDULLAH AYMAZ 

1977  veya bir iki sene sonraki  yıllardı. Hacı Kemal Erimez İstanbul’a gider ileri gelen isimleri, Perşembe akşamları uçakla İzmir’e getirir ve  bilhassa Bornova  Camiinde Cuma vaazını dinletir, akşam yatsı arası, Hocaefendinin üniversite öğrencileri için iki-üç saat süren soru-cevaplarını dinletir, cumartesi günleri de o zaman İzmir’de açılmış üniversite ve lise talebeleriyle  ile ilgili ışık evleri gösterir, böylece İzmir’deki bu farklı İslâmi Hizmetleri tanıtmaya  çalışırdı. Bunlardan birisine  cumartesi akşamı bir öğrenci evindeki bir asistan arkadaşın  “İzmir’e ilk defa mı geldiniz?”  sorusuna  “İzmir’e daha önce çok geldim gittim ama ‘Bu İzmir’e ilk gelişim!” demişti. Yani Hizmetlerle aydınlanmış İzmir’e. 

Aynı seviyede bir başka patronun oğlu da seneler sonra “Hacı Kemal Ağabey, babamı İzmir’e götürdükten sonra,  “Evladım ben böyle güzel İslami bir hizmet görmedim!” dedi. Sanki gördüğü güzellikler karşısında çarpılmış gibiydi.” demişti. 
1994-1995 senesinde New Jersey’de bir okul açılmıştı. Muhasebemize bakan bir Pakistan’lı vardı. Bizleri mânen destekliyordu. Patronu çok zengin bir Pakistan’lıydı. Okulumuzu  ve eğitim şeklini ondan duyunca kendisinin kurduğu Nur Vakfından okulumuzun kütüphanesine 100 bin dolar vermeyi vaad etmişti…  Dünya çapında bir gıda toptancısıydı Türkiye’den de Malatya’dan kayısı getiriyormuş. Bir kayısı işleme fabrikası da varmış. Onun o muhasebecisi üzerinden Amerika’da  bir öğrenci evimize davet etmiştik. Israrımız üzerine onbeş dakikasını ayıracağını söyledi. Geldiğinde o akşam da Boston’da doktora-master çalışan öğrenciler de bulunuyordu. O bekar evinn (ışık evi) temizlik, düzeni, o talebelerin tevazu ve kibarlık içinde servis yapmaları, sohbet esnasında seviyeli konuşmalar çok dikkatini çekmiş onun için çeyrek saat düşüncesi bir saati aştı. Bir-iki sene sonra onun Türkiye’ye gideceğini öğrenince hava alanında karşıladık, tevafukan M. Fethullah  Gülen Hocaefendi’nin üniversitelilere Altunizade’de soru-cevaplı sohbetini öğrendikten sonra onu oraya götürdük. Amerika’da doktorasını yapan bir  arkadaşımız da yanında oturup tercümanlık yaptı. İlmî-felsefî sorulara ona göre cevaplar veriyordu. Bunları dinledi hayran oldu. Oradan bir aroma fabrikasında işi olduğu için uçakla Kayseri’ye  götürdük İşini gördükten sonra yine tevafukan o gece bir kolejimizde Hizmet’te emeği geçenlere plaket verilecekmiş alıp oraya götürdük. Öbür günde bir taksi ile beraber Malatya’ya gittik. Kolejleri, yatılı yurtları, esnafı gördü. Sonra da işinin başına getirdiği kişiye “Bu kadar senedir gelip gidiyorum. Sen de okuyucular grubundan birisi olarak bu Hizmeti bildiğin tanıdığın halde bir günden bir  güne hiç bahsetmedin?  Bu nasıl Müslümanlık?  Ben İslamın ve Hilafetin bir zamanlar merkezi olan  bu ülkeye geliyor, hiçbir şeyden haberim olmadan kapkaranlık ve ümitsiz halde buralarda dolaşıp duruyordum. Neden haber vermedin? Ama Türkiye’ye bu gelişim çok farklı ve  çok güzel oldu!..” dedi.

Maalesef Akram Chavdury isimli bu zât kansere tutuldu bir daha görüşemedik. Allah rahmet eylesin. Ama bu seyahatimiz sırasında anlattığı hayat hikayesinden bir parçasını hiç unutmadım. Dedi ki: “Amerika’ya bir burs kazanarak üniversite tahsili için gelmiştim. Babam arkamdan fakir bir hastayı Amerika’ya göndermiş. Zannediyormuş ki; Amerika’da hastalar hastanelerde bedava tedavi ediliyor. Ama bir hastaneye gittim. 30 bin dolar tedavi parası istiyorlar. ‘Ben bu adama ne diyeyim?  Nasıl anlatayım?”  diye düşünüyordum.  Merdiven basamaklarında oturup kaldım. Biraz sonra bir Amerikalı geldi. “Neyin var? Tansiyonun mu düştü?”  dedi. “Hayır” deyince, sebebini sordu. Ben de olup biteni anlattım. Bu sefer ismimi ve adresimi sordu. Söyleyince de gitti. Biz de boynumuzu büküp eve döndük. Ne yaparız, diye düşünüp dururken, birkaç gün sonra evimize para kağıtları gelmeye başladı. Meğer o benimle konuşan kişi bir radyoda spikermiş benim durumumu öğrenince bunu haber konusu yapmış ve bir bankadan benim adıma hesap açtırmış. Ben o zamana kadar Amerikalıların hepsini sömürgeci, çıkarcı zannediyordum. Onun için potansiyel bir düşmandım. Ama bu olay benim gözümü açtı. Bir millet toptan kötü veya  iyi olamazdı. Çok temiz ve iyi niyetli insanlar her toplumda her zaman olabilirdi… Ahdettim. Zengin olursam, bir vakıf kuracak, ırk-din fark etmeden eğitim bursları verecektim. Onun için NUR  VAKFINI  kurdum…”

Merhum Prof. Dr. Ferid Ensarî de Bediüzzaman Konferansları için senelerce Türkiye’ye gelip gitmiş. Hatta “Son Süvari”  isimli bir kitap bile yazmıştı. Ama bildikleri halde, hiç kimse ona Hizmet’ten söz etmemişti. O da, “Üstad gibi bir insanın ortaya koyduğu  programın neticesi böyle mi olmalıydı?” diye hayıflanıyormuş. Ferid Ensarî’nin hocası ona “Evladım benim elime ‘Ölçüler’ diye bir kitap geçti. Yazarı Türkiyeli… Sen bunu bir araştır” demiş. Son gelişinde İhsan Kasımî  Beye “Bu Fethullah Gülen kimdir?”  diye sormuş. O da “Bana ne soruyorsun, işte talebesi Nevzat Savaş, ona sor!” demiş. Yatsı namazında bir başlamışlar, ta sabah ezanları okununcaya kadar görüşme devam etmiş. Sonra Hocaefendiyi ve Hizmeti tanıyınca “İşte şimdi tamam oldu!”  deyip Üstad’ın proje ve programının  Hocaefendi tarafından hayata geçirildiğini anlamış. Sonra da “Türkiye’ye çok geldim gittim ama bu gelişim farklı!” demiş. Hem de “Süvari’nin Dönüşü”  isimli bir kitap daha yazmış. 
<< Önceki Haber Bu İzmir'e ilk geliyorum Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER