Batılı ama batıya karşı muhafazakar İzmir

İzmir'i seçimler de olmasa hatırlamayacağız; nerelerde kaldığını, o eski günleri. 'Özgür, öncü, muhalif ve Batılı' İzmir ne zaman ve nasıl kaybolmuştu. Keşke, tek mesele siyaset olsaydı!

Batılı ama batıya karşı muhafazakar İzmir

Kaybetmiş şehir İzmir! İzmir Konak Meydanı'nda mahşerî kalabalık... Serbest Fırka lideri Fethi Okyar topluluğa hitap ediyor. Yıl 1930. Sesi kısık, elektrik, anfi sistemi yok; gür sesli Nuri Conker ve onlarcası duyduklarını yüksek sesle tekrarlıyor. Benzeri zor görülecek cinsten bir mitingdir bu. Konak Meydanı'nı dolduran kalabalıktan Sivas'ta haberdar olan İsmet İnönü, 'ya o ya ben' der ve üç ay geçmeden Serbest Fırka'nın kapısına kilit vurulur. 6 yıl önce kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da en büyük rüzgârı bu şehirde bulmuş ve sonra kapatılmıştı. Batılı bir hayat tarzına sahip kişilerce ve Batı tarzı bir demokrasi talebi ile kurulan partiler 'irticayı heveslendirme' gerekçesiyle kapatılır. 1946'da İzmir halkı jandarma dipçiğine rağmen 'açık oy, gizli tasnif'i protesto eder, sandığa gitmez. 1950'de Demokrat Parti İzmir'i siler süpürür, böylelikle yarım asırlık "merkez sağ'ın kalesi" isimli hikâye başlar. Tarihin sayfalarını çevirirken yolumuzu İzmir'e düşürmemizin sebebi sadece 29 Mart, konu fazlasıyla siyasi olmakla birlikte AK Parti meselesi değildi. Yol Konak'a doğru kıvrılmaya başladığında ve meydana indiğinizde anlarsınız, şehrin eski havasında olmadığını. Çeyrek asırlık duraksama dönemi geçirdiği konusunda herkes hemfikir. Ancak İzmir pek çokları için hâlâ bir bilmeceden ibaret. Başbakan Erdoğan'ın görevlendirdiği siyaset bilimci ile sosyologun raporu ne der bilemeyiz; ama işte bizim İzmir raporumuz! 19. yüzyıl'ın son dönemlerinde Hisar Camii etrafını çevreleyen hatırı sayılır Müslüman nüfusa rağmen, toplamda Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, ticaret için şehirde bulunan yabancılar ve "Doğu'da yaşayan Batılı" demek olan Levantenlerin nüfusu gösteriyor ki gayrimüslimler çoğunluktaydı. Şehzadeler şehri Manisa'nın yanı başında olunca 'Gâvur İzmir' demek kolaydı, bugün espriden öte bir anlam ifade etmese bile. 1600'lü yıllarda tarih kitaplarında etraflıca işlenen kapitülasyonlar, gerçek anlamda burada karşılık bulur. 19. yüzyıl İzmir'inde güç ve iktidar Batı'dan gelenlerin, Levantenlerin elindedir. 1850'lerde her hafta New York'a geminin kalktığı, 50'ye yakın 'görkemli' konsolosluğun boy gösterdiği şehirde, hâlen varlığı hissedilen seçkin kulüpler açılır bir bir. Osmanlı cemaat sistemindeki 'daha eşit' Müslüman nüfusa rağmen Batılı bir hayat tarzı hüküm sürerdi. Genç Türkiye'nin tek limanı, Batı'ya açılan yüzü ve tek kurulu ekonomisiydi İzmir. Cumhuriyet'in ilk iktisat kongresine ev sahipliği yaparken, genç cumhuriyete liberal bir model sunar. 1929 iktisadi bunalımı, Akdeniz'deki baskıcı rejimler, daha da önemlisi Cumhuriyet'in laik bir toplum oluşturma çabası, sıkı ve baskıcı devletçi politikaları beraberinde getirir. Batı standartlarına yakın yaşayan şehir, Cumhuriyet'in yukarıdan aşağıya devrimlerine tepki duyar. Bu, muhalefetin İzmir'de toplanması, İzmir'in de Ankara ile bağının giderek kopması demekti. Vehbi Koç, ticaret hayatının ilk yıllarını anlattığı anılarında İzmirlileri kastederek, "Türkiye'de öyle zengin adamlar vardır ki, biz onlara akıl danışır, onlardan borç alırdık." der. Eczacıbaşı Holding'in temeli 1926'da bu şehirde atılır. İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş'a göre, tek parti döneminde İzmir devletten uzak durdu. Temel ihtiyaçlar için devlet eliyle fabrikalar kuruldu; fakat Atatürk'ün düştüğü '5 yıl sonra özelleştirilsin' kaydı hiçe sayıldı. Devletçilik de baskı da arttı. Demokrat Partili yıllar, karma ekonomi, Çimentaş gibi fabrikaların kuruluşu, İzmirli yıllar demekti. Sanayi gelişir, bugünkü gecekonduların temeli Asfalt Osman lakaplı Osman Kibar (DP) ve İhsan Alyanak (CHP) dönemlerinde (60'lı ve 70'li yıllar) atılır. Şehrin fakir Yahudileri, İsrail devletinin kurulmasıyla göç ederek Tel Aviv yakınlarında bir kasaba kurar. İzmir'in en köklü Yahudi ailesine mensup iş adamı Jack Ezkinazi, İzmir'in ezen ve mevcudu aşan bir göç almadığını söylüyor. İzmirli kimliği ve şehrin 'ana merkezi' korunur. Özellikle Güneydoğu'dan gelen göçlerle bazı mahallerde nahoş durumlar olur. "Yaşadıkça alıştılar..." diyor güçlü modern merkeze vurgu yaparcasına. İzmir'in yakın bölgesinden 'iş tutma' gayesiyle gelenlerin, -ki bir hayli fazladır- şehri beslediğini, buna göç olarak bakılmadığını da söylüyor. Anne tarafı Girit'e dayanan ünlü edebiyatçı Tarık Dursun K., Karşıyaka'da oturuyor. Mübadeleyle adalardan gelenlerin çoğunluğu oluşturduğu ilçe Cumhuriyet'in başlarında 'Türklerin yaşadığı yer' olarak anılır. Şimdilerde, varlıklı, biraz da yalnız insanları, fazlaca fanatik futbol taraftarıyla anılıyor. "Dıştan baktığınız zaman kendi kabuğuna çekilmiş bir hayatı sürdürüyor gibidir İzmir. Aslında içten içe kaynar. İzmirli pratiktir, yeniliğe açıktır, her şeyi çabucak çözümler ve sonuca varır. Ama o sonuç kötü de olabilir." diyor Dursun K. Zannedildiğinin aksine İzmir'in entelektüel bir kent olmadığını düşünüyor: "Aman Yarabbi, ne kadar entelektül, ne kadar aydını bol bir kent demelerine bakmayın. Öyle görünür ama değildir." İzmirlilerin kendi hâlinde, hoşgörülü, biraz da tembel hâlleri onları midye hayatı yaşamaya iter. "Yani, midye bir kayaya yapışır, ara sıra açılıp kapanır, suyu alır, kendisine ait yiyecekleri temizler, biri gelip kazıyana kadar orada kalır." Karşıyaka'dan Eski İzmir'e baktığında Kale'yi ve onun altında daha yoksul, daha yorgun, bıkkın, mutsuz insanları gördüğünü söylerken 'şirazesinden çıkmış bir hâlde' ifadesini kullanıyor. "Bütün değişimlerine de, değişmezliklerine de tanık oldum." dediği İzmir'in Türkiye sınırları içinde lahmacuna yenilmeyen tek yer olduğunu iddia ediyor ve bundan iftihar duyuyor. "İzmirlinin yerlisi yoktur. Yerlisi en önce gelenler arasında sayılır." Sıklıkla yinelediği demokrasi sözcüklerinin ardından 27 Mayıs'ın haklılığını dile getiren sözlerini işittiğimde 'nasıl yani' diyecekken, tam da bu nedenle İzmir'de olduğumu hatırlıyorum. Güler yüzlü, hoşsohbet, biraz da 27 Mayısçı. "Herkes eşit doğar, İzmirli ise biraz daha eşit" dediğini ve İzmir seçmenini avlamanın zorluğundan söz ettiğini de hatırlıyorum. Herhâlde, "CHP hariç" demeliydi! Kentli, okumuş, laik, emekli, işçi, köylü, iş adamı, çağdaş, sağcı İzmirli, 29 Mart'ta hiçbir beklentisi olmaksızın oyunu CHP'ye verdi. 6 yıldır siyaseti de, İzmir'i de Urla'dan izleyen romancı, ünlü merkez sağ siyasetçisi Yılmaz Karakoyunlu, "Biliyor musunuz?" diyor ve ekliyor: "Cumhuriyet Halk Partisi'nin hiçbir siyaset teklifi yoktu. Ama Taha Bey'in (AK Parti'nin adayı Aksoy) vardı. AK Parti'nin söylemleri ve eylemleri İzmir seçmenini çok rahatsız etmişti." Oylar CHP'de sebat etmez; ama AK Parti'nin işi çok zor. "Çok dikkatli bir strateji izlemesi gerekiyor." diyor ama aslında ümitsiz: "Olay sadece İzmir'le sınırlı değil, Ege'dir. AK Parti İzmir'i kaybetti, bir daha da düzeltemez. AK Parti için tehlike olan şey, 2009 seçimlerinin çok hususi şartlar altında geçtiği, kaybettiklerini ileride telafi edebilecekleri düşüncesinde olmaları. Bana göre, bir daha kazanmaları çok zor!" Karakoyunlu'nun ifadesiyle, öyle bir hava estirildi ki, Tayyip Erdoğan olduğu müddetçe sanki bütün hayat hakkını kaybedecekmiş hissine kapıldı insanlar. "CHP bu hissi verdi İzmir'e. Yoksa Tayyip Bey'in düşündüğü aday, bütün İzmirlilerin takdirini kazanmış bir insandı. Taha Bey'in böyle bir kanaati yıkıp kendisini belediye reisi seçtirecek bir etkinlik kazanması mümkün değildi." İzmir'in derli toplu, İstanbul ve Ankara'da rastlanmayacak kadar sosyal bir şehir olduğuna dikkat çekiyor Karakoyunlu. Yani sivil toplum etkin, diyaloglar sık ve derindir. Bir de, İzmir'in ve Ege'nin nabzının tutan Yeni Asır, sosyete haberlerinden cinayetlere kadar şehirde olup biten her şeyden haber verir ve en etkili kamuoyu aracıdır. Ve AK Parti lehine bir yayın yapmasına rağmen şehirdeki sert dalgayı kıramaz. "Bana dokunma, beni üzme tavrı var. Modern bir kent burası. İzmir insanının ideolojik tasnifi yoktur." İzmirli başörtülüleri İstanbul ve Ankara'dakilere göre daha özgür ve rahat buluyor. Konferans verdiği, İzmir'in en zengin ve aristokrat üniversitelerinin birinde gördüğü başörtülü ve açık kızların birlikteliklerindeki ahenge dayandırıyor bu görüşünü. "Karşılıklı kahkaha atıyor, kapıdan geçerken birbirlerine yol veriyor, aynı arabalarda açık-kapalı, kız-erkek seyahat ediyorlar. O açık kapalı kızların hiçbirinden bu ülkeye bir zarar gelmez, buna inanıyorum." İZMİR STATÜKOSU 'Güzel kızlar, rakı ve balık' bir tür şehir ideolojisi gibi burada. Mütedeyyin bir iş adamı Anadolu'dan göç edenlerin İstanbul'da olduğu kadar İzmir'de kimliklerini koruyamadıklarından yakınıyor. İzmir'deki genel atmosferin, muhafazakâr görüntülerini bir şekilde resesif hâle getirip kaybettirdiğini söylüyor. 1950 sonrası İzmir'e en çok göç veren iller sıralandığında ve bu yerel kimliklerin İzmir atmosferi içinde eridiği hesaba katıldığında, şehirde bütün kimlikleri bastıran güçlü bir merkezden söz etmemek mümkün değil. Uzun yıllar Karşıyaka'da öğretmenlik yapmış bir İzmirli, kentin modern merkezinin kendine benzetme ve 'ötekileştirme' gücünden bahsediyor, direnmenin sanıldığı kadar kolay olmadığından da. Göçmen istese de istemese de bir şekilde oyuna dâhil oluyor ya da 'yaralanıyor' bu güçlü modern merkezde. Kentin yeni sakini genç nesil bir Kürt entelektüel 'Kordonboyu'nda yürürken, kendi soyunun ve dolayısıyla kendisinin, en yakın çalışma arkadaşlarınca farkında bile olmadan en ağır hakaretlere maruz bırakıldığını anlatıyor. Kimse kendisine karşı değildir, severler de, ama bu, ağızlara pelesenk olmuş bir 'milliyetçi söylem'e mâni olmaz. İzmirli Kemalist ve seçkinci bir aileden gelen, ulusalcılık sorgulamasıyla dikkat çeken Rasim Ozan Kütahyalı, kentteki milliyetçiliğin, MHP milliyetçiliğinden farklı olarak 'Kürtler de kardeşimizdir' söylemine iltifat etmeyen, dışlayıcı, rijit bir tarafı olduğunu vurguluyor: "Bu gidiş, gidiş değil..." Aile şirketlerinin hâkim olduğu, hatırı sayılır bir sermayedara ve kapitale rağmen Türkiye'de yeni girişimcilerin en az ortaya çıktığı, huzurlu ve aynı oranda durağan bir Avrupa şehri görünümünde İzmir. Türkiye'de kartların yeniden dağıtıldığı, yeni sınıfların, yükselen Anadolu şehirlerinin doğduğu Özal'lı yıllar, İzmir'i teğet geçmiştir sanki. Hem sosyal baskı grupları, hem de sermaye 'elitleri' yerini korur, sınırlı belediye hizmetleri ve İzmir'in yeni emekli sakinlerinin sırtladığı ulusalcı dalga bu durağanlığı pekiştirir. Özal'ın ürettiği sosyal ve ekonomik realite üzerinde yükselen AK Parti'nin İzmir'de taban bulsa bile ipi göğüslemesi zordur bu yüzden. "İzmir önce AB'ye girecek ki, Anadolu arkasından gelsin." diyor 17 yıllık İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş. İzair gibi yeni markalar çıkartan başkan, İzmir'in geri kaldığına inanmıyor; ama toz bulutu metaforuna karşı değil. Denizli örneğini veriyor, gelişti ama İzmir'i geçtiği mevzu edilemez bile. Uluslararası rekabet endeksinin beşerî sermaye ve hayat kalitesi endeksinde Eskişehir'e geçilmiş, markalaşma becerisi ve yenilikçilik endeksi sıralamasında ise 9. sırada İzmir. Bunun cevabı, "İzmirli çok fazla risk almayı sevmez. Daha çok öz sermayesi ile iş yapar." oluyor. "Biz Ankara'ya sabah gideriz, akşam döneriz. Devletle iş yapmayı sevmeyiz. Oysa suyun başı, her şeyin donatıldığı yer Ankara. İzmir'de büyük devlet işi yapan, onunla büyüyen yok." Büyük bir sermaye birikiminin olmamasını da buna bağlıyor: "Eğer İzmir'de devletle iş yapanlar görülürse, bunlar Güneydoğu ve Karadeniz kökenli vatandaşlarımızdır." Barselona modelinden söz ediyor Demirtaş. Tam da 'seçkinci ve biraz da ayrılıkçı Katalanlardan mı söz ediyor acaba?' derken, tamamıyla bir ekonomik modelden bahsettiğini fark ediyorum. Her gün uluslararası bir kongre, ünlü bir futbol takımı, 12 ay turizm, limana yaklaşan kruvaziyerler, şehrin tarihî mekânları, binlerce turist... İyi de İzmir'de ne bir kongre akışı, ne başarılı bir futbol takımı, ne iyi turistik bir liman, ne restore edilmiş bir tarihî yapı var, ne de adam akıllı bir turizm. Çabalarından söz ediyor. "Doğru teşhis, İzmir'in üzerinde bir toz bulutu var. Bir örümcek ağı var." diyor, gelen turisti gezdirecek restore edilmiş düzgün bir mekân olmamasına hayıflanarak: "Kadifekale'ye giremezsiniz, girdiğinizde perişan bir yer görürsünüz." Restorasyon çalışmalarına destek verirler; ama Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile karşı karşıya gelirler: "Tezcanlılık yaptık, yeni dönemde her şey düzelecektir." İzmir soruşturması sırasında tanıştığımız iş adamı Eflatun Saygılı, bir grup arkadaşıyla her perşembe yaptıkları sohbete davet ediyor bizi. Biraz da 'yeri' sebebiyle ilginç buluyor, kabul ediyoruz. Uzun süreden beri İslam dini ve tarihi üzerine sürdürülen sohbetlere Buca'da mukim Protestan Baptist Kilisesi Papazı Ertan Çevik de bir esnaf aracılığıyla katılmak ister ve kabul görür. İki üç hafta devam eden Çevik, bir gün ev sahipliği teklifi ile gelir. Saygılı, İslam dini kadar, bir şehirde birlikte yaşamanın ve cemiyet insanı olmanın ne demek olduğunu bilir, davete icabet eder hem de üç kez. Biz ikincisinde, sabahın erken saatinde, kilisenin geniş avlusunda Saygılı'nın sohbetinde hazırız. Hudeybiye'yi, tevhid dininin esaslarını, ilk yıllarda İslam Peygamberi'nin yaşadığı eziyetleri anlatan, İslam'ın 'teröre' karşı olduğunu vurgulayan bir konuşmaydı. Camide yapılacak sohbetten, kabul etmek lazım ki, biraz daha derinlikli ve entelektüelceydi. Osmanlı Sultanı Abdülaziz'in İzmir'e geldiğinde ziyaret ettiği, onarılması talimatı verdiği ve o fermanın duvarında asılı olduğu kilise, milliyetçi dalganın yükseldiği zamanlarda tehdit de almış. Şehrin gayrimüslim elini havada bırakmayan muhafazakâr duyarlılık İzmir'in yeni ve farklı bir yüzü olsa gerek. Eski İzmir'den Kadifekale yolunu tuttuğumuzda 40 yıllık mahalle sakini taksi şoförünün "Kürt Ahmet'in oğlu demenin mahzurlu olmadığı zamanlarda" buraya geldiklerini öğreniyoruz. Seçimleri kazanmak için Mardin'den otobüslerle getirdiği Kürtleri buraya yerleştiren CHP'nin efsane başkanı İhsan Alyanak, Konak'a 10 dakika uzaklıkta, şehrin en hâkim ve turistik bölgesinde sakıncalı bir getto oluşacağını bilemezdi herhâlde. Eskiliğini koruyan bakımsız Yahudi evleri dikkat çekiyor. Bir zamanlar banka olduğunu söylediği, şimdilerde kahvehane olan binayı işaret ederken, hava karardığında bu güvensiz sokaklarda her şeyi bulabileceğimizi söylüyor. Bir tarafta körfez ve etrafını çevreleyen modern İzmir, bir tarafta ise tepeleri silme kaplayan gecekondular görülüyor. Ve gecekonduların karşısına yapılan belki Türkiye'de en büyüğü olacak Atatürk heykeli. İzmir'in ilk Kürtlerinden olan rehberim, çocuklarını gururla tam bir Levanten gibi yetiştirdiğini ve okuttuğunu söyleyerek, göbeğine kadar suça ve utanca boğulduğunu düşündüğü getto ile arasına mesafe koyuyor. O artık hem İzmirli, hem de kentine sahip çıkan bir sosyal demokrattır, Levantenliği de modernlik ve şehirlilik manasında kullanıyor. Ancak 2004 ve 2007 seçimleri CHP'de olduğu gibi kendisinde de bir şok etkisi yapmış. "Nasıl aramızda 3-5 puan olabilirdi." diyor. 3-5 puanın nasıl olup da 25'e çıktığını bizatihi AK Partililerden dinlemenin vakti gelmişti artık. AK Parti İzmir milletvekili Taha Aksoy iki defa girdiği belediye seçimlerinde oy oranını muhafaza etmesine rağmen son seçimi açık farkla kaybetti. İzmir'i yakından izleyenler onun için "Şartlar müsait olsaydı kazanırdı, İzmir'e yakışırdı." diyor. "Türkiye hızla değişiyor, İzmir bu gelişmeye ayak uyduramıyor, sorunlar biriktikçe şehir de tıkanıyor. 20-25 senedir bir durağanlık var." diyor Aksoy. Bunda payı olan bir başkanı yeniden seçmesi İzmirlinin bu gidişata razı olduğunu gösteriyorsa vahimdir. "Parti olarak karşı tarafta birleşmeye yol açacak stratejiler izlediysek bundan dönmemiz lazım." diyor Aksoy. AK Parti ve İzmir tecrübesi Aksoy'a çok şey öğretmiş olmalı: "Son 5 yıl için 3 siyasi kampanyada yer aldım. İzmir'de yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı anlatmak mümkün olmadı. Genelde, bize yöneltilen suçlamaları cevaplamakla vakit harcadık. Yaşantınızı, AK Parti yöneticilerininkini de görüyor; bir kısmını 'takiyye' diye yorumluyor, dışarıda gördüklerini ise suçlamaya delil sayıyor..." Her konuşmadan cımbızla cümleler seçilip antipropaganda için kullanılmış. "Sen İzmir'sin, büyük düşün" afişi, 'Bak, kendilerini İzmir'in dışında görüyorlar.' şeklinde yorumlanmış mesela: "İzmirli, AK Parti'ye ya da AK Parti'nin temsil ettiği siyasi düşünceye muhalefet etmeyi bir kimlik hâline getirdi." Karşıyaka'da "Sizi seviyorum; ama sek arsenik içsem AK Parti'ye oy vermem." gibi sözler işitmiş. Elinde AK Parti amblemi olanla bütün iletişim yolları kapanmış: "Bu doğal kabul edilemez. Mantıkla, bilimsel gerçekle uygun önerilerin hepsi peşinen reddedildi. Rakip partinin vaatlerini tutmaması seçmen açısından hiç önemli değil. İcraatlarımıza ilişkin temel eleştiri yok. Yargılanan şey AK Parti'nin niyetiydi." Aksoy, bir strateji olarak tercih edilse bile Ankara ve İstanbul'da ulusal TV kanallarında vakit kaybettiğini söylüyor, bir özeleştiri olarak. Televizyona çıkıldığında konuşmanın belli bir düzeyde kaldığını ve algılama sorunu meydana getirdiğini de... Sonuç itibariyle metropol ilçelere ulaşılamamış, yerel basın es geçilmişti. CHP'nin sonuçları 'başarının getirisi' olarak değerlendirmesi hâlinde İzmir'e yazık olacağını belirtiyor. AK Parti'nin bu şehirdeki kaybını biraz daha açmak gerekiyor. "Doğan medyası ne yazıyorsa ertesi gün İzmir onu konuşuyordu." diyor, AK Parti'nin İzmir'de seçimden sorumlu il başkan yardımcısı İbrahim Derici. Bunun, bütün kabahati karşı tarafa yükleme çabası olmadığını biraz sonra öğreniyoruz: "Teşkilat temayül yoklamaları, halk anketleri yaptık, sanki bunlar yapılmamış gibi kararlar verdik. Gözümüzü dolduracak adaylar olmadığında da yeni adaylara teklif götürmekten imtina ettik. Kişiler partiye bir şey katamaz, biz kimi koyarsak kazandırırız tavrı vardı." 12 ilçeyi alabileceklerini gözlerine kestirseler de bütün projeler şehrin 'merkezi'ne, yani Alsancak'a yöneliktir. "Alsancak'ı, Karşıyaka'yı ikna etmeye kilitlendik; ama asıl yapmamız gerekenleri yapmadık. Zengin babanın çocukları gibiydik. Yeteri kadar sandıklara sahip çıkamadık. Muhalifler hatta sivil toplum sandıkların başındaydı, neredeyse 3'er kişi vardı." Ayrıca, parti siyasetinin İzmirlinin Atatürk ve laiklik hassasiyeti dikkate alınarak oluşturulması gerektiğini söylüyor. AK Parti karşısındaki blok yine AK Parti eliyle üretilmişti. Sonuç hatalara ve konjonktüre dayandığına göre, değiştirilebilirdi de. 2004 seçimlerinde il genel meclisinde 3 puan fark olmasına rağmen bazı üyelerin AKP'ye geçmesiyle yönetimin iktidar partisine geçtiğini hatırlatıyor Derici: "İzmir'de sosyolojik bir değişim yok. Hatalar var. Yine alabiliriz." Denizli kökenli AK Parti yöneticisine göre, İzmir'de 100 milyon dolarlık yatırım yapacak zengin olmadığı gibi dışarıdan gelenleri de engellenmeye yönelik bir tavır var. "Emeklilerin tasarrufu ile mi şehri büyüteceğiz?" diyor. Hayatının önceliği kültür ve sanat olan bir İzmirli kimliği olmadığını düşünüyor: "Öyle olsaydı, Alsancak Garı'nın yanında kültür merkezi olarak düzenlenen havagazı fabrikası boş kalmazdı." Bu görüşe, İzmir'in klasik müzik izleyicisini çok iyi takip eden bir sanat eleştirmeni de kısmen katılıyor: "500 kişilik salonda opera ve senfoni konserleri ful izlenir. Salonun küçüklüğü göz önüne alınırsa, eski kozmopolit döneme göre ve nüfusa oranla kültüre ilgi az. Yeme içme kültürü revaçta daha çok." Bir rivayete göre, Türkiye'de futbol İstanbul'la birlikte İzmir'de başladı. Karşıyaka, Göztepe, Altay gibi ünlü kulüpleri olmasına rağmen Süper Lig'de uzun süredir yok İzmir. Sosyolog Doç. Dr. Ahmet Talimciler'e göre, yeni kent sakinlerinin taraftar hanesine yazılmamasına ve eski taraftarların tribünlerden uzaklaşmasına yol açan şeyin temel bir sosyolojik sebebi var: "Türk futbolunun 1980 sonrası geçirdiği dönüşümü, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi öngöremeyen İzmir kenti ve onun takımları, gelişen duruma ayak uyduramadı. Eski alışkanlıklar içerisinde takımlarını yönetmeyi sürdürdüler." 15 yıl boyunca aynı isimlerin yer aldığı kulüp yönetimlerine, 150-200 kişi ile sınırlı kongre üyelerine dikkat çekiyor: "Tüm İzmir takımları belirli isimler etrafında dönüp durdu. Ne kısır döngü aşıldı, ne de kısır çekişmeler." Ona göre, son seçimlerin özeti, açık bir yaşam tarzı oylamasının yapılmış olması ve AK Parti'nin kendisinin bir 'merkez sağ' partisi olduğuna İzmirlileri ikna edememesidir. Kordon'da lüks bir binanın yüksek katlarının birinde körfez rüzgârlarının çarptığı duvarların arkasında takım elbiseli iş adamı, devlet temsilcileri ve ihracatçı birliği yöneticileri hararetli bir şekilde 'incir'i ve bir tür zehir demek olan 'Aflatoksin'i tartışıyorlar. Tarım ürünleri İzmir'e hep zenginlik ve güç kattı. İncir, üzüm, pamuk ve zeytinyağının İzmir üzerinden dünyaya açılması aynı zamanda İzmir'in Ege taşrası ile güçlü bağlar kurmasına, Batılı yaşam tarzının bilinirliğine ve yaygınlaşmasına yol açtı bir yerde. "Arseniklidir içilmez" yazısına, bir tek Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü WC'sinde rastladık. Yaşayan İzmir, ne zaman düşünür bilinmez; fakat İzmir'in düşünülmeye değer bir değişime veya gerilemeye sahne olduğu ortada. HABERİN DEVAMI AKSİYON DERGİSİ'NDE
<< Önceki Haber Batılı ama batıya karşı muhafazakar İzmir Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER