İnayeti ilahi ile aşılır ancak


Hak dostlarının vazifesi cümlesinden; hak ve hakikati kendi gördükleri pencereden aksettirmeleri. Şunu itiraf etmek lazım; gündelik işlerin telaşında olan insanlar olarak çoklarımız hakikatleri buğulu görüyoruz. Yarını zaten görmüyoruz; bugünü gördüğümüz de şüpheli. Ali Şeriati'nin "İnsanın Dört Zindanı" kitabında isabetle anlattığı gibi tarih, coğrafya, toplum ve en önemlisi benlik tarafından esir edilmiş durumdayız. İnsan ilk üçünü ilmi gelişmeler ile belki aşıyor, aşabiliyor ama benlik zindanını aşması için hakikatlere karşı perdesiz bir göze, bir bakışa ihtiyacı var. İşte bunda takılıyor insan ve insanlık. Tarih boyunca böyle olmuş. Firavun'ların, Nemrud'ların takıldığı ve aşamadığı nokta burası. Zaten takıldıkları için Firavun ve Nemrud olmuşlar. Günümüzde de Firavun'lara, Nemrud'lara rahmet okutturan zalimler, diktatörler, şeddadlar farklı değil. Onların da takıldığı şey, Ali Şeriati'nin aşk ile aşılır dediği benlikleri. Hocaefendi konuşması ve dinleyici kitlesi ile sohbet adını almaya hak kazanan konuşmalarında da, bir çay-bir kahve içimi üç-beş insanla beraber olduğu oturma meclislerinde de idraki, ufku, basireti, bilgisi, tecrübesi ve bizim bilemediğimiz manevi cepheden kalbine, gönlüne, dimağına akan şeylerle bizim hakikati çıplak bir şekilde görmemizi engelleyen perdeyi ve perdeleri kaldırmaya yönelik beyanlarda bulunur. Kısa ve özdür söylediği şeyler. Sehl-i mümteni denilen üsluptur kullandığı üslup. Buna rağmen nedense anlamakta zorlanırız çoğu zaman. İdrak bir sonraki aşama. İz'an nerede diyecek olursanız; hiç sormayın; daha o aşamaya gelmemiz için bin fırın ekmek yememiz lazım. Sonra zaman tefsir eder Hocaefendi'nin sözlerini. Keşke diyenler çıkar o zaman. Helallik dilerler; 'anlayamadık, özür dileriz' derler; derler ama atı alan çoktan Üsküdar'ı geçmiştir. Geçen gün bu çerçeveye giren bir sohbeti oldu Hocaefendi'nin. "Eski dostlar" diyebileceğimiz, din, dil vb. ortak paydalarımızın bizi ırk, coğrafya, meslek gibi bizi birbirimizden ayıran özelliklere nispetle daha çok olduğu dostlardı bunlar. "Rüyalarımız gerçek oldu" diyenler çıktı o dostlar arasından. "Yüz yılı aşkın ayrılık hasretimizi söndürecek meş'aleyi siz yaktınız" diyenler oldu. Hocaefendi ise dinledi mahviyet, tevazu ve hacalet içinde yüzüne karşı söylenen bu sözleri. Ardından dertli bir âşık misali vurdu sazının teline; "Estağfirullah" dedi önce. "Yaptı isek, yapıyor isek, vazifemizi yapıyoruz." dedi. Niyazi Mısri'nin şu dizeleri Hocaefendi'nin o anki haleti ruhiyesini çok güzel anlatıyor diye düşünüyorum: "Kim ki candan geçmez ise din bize yâr olmasın, Ar u ırz ile gelip âşıklara bâr olmasın, Gam yükün aşık olan dâim çeke gelmiş durur, Duymayan dost derdini aşka giriftâr olmasın." Açıkçası, siz, biz yok burada. Dert hepimizin derdi. Bu reh-i sevdaya girerken sen-ben diye değil, biz diye girdik, biz diye devam ediyoruz demek istedi. Yalnız birbirinden ayrı kalmış asırlık dostların buluşmasının verdiği ve hissiyatın ağır basıp kalplerin güvercin kalbi gibi ürkek ürkek attığı, gönüllerin hüşyâr, gözlerin yaşardığı o hava Hocaefendi'nin konuşmasının devamında kısmen kırıldı. Kırıldı zira Hocaefendi, başta işaret ettiğim hakikati görmemizi engelleyen hissiyatı bir kenara bırakmamız gerektiğine inanıyordu. Beyanları suyun akışına tersti bana göre. Orada var olan mutluluk havasını dağıttı bütün söyledikleri ile. Şunu dedi mesela: "Osmanlı gibi dünya genelinde hakim ve muvazene unsuru olan bir devletin yıkılması için en az 200 yıl uğraşanların, mevcut hadiselere ve gelişmelere seyirci kalmayacaklarının bilinmesi lazım. Heyecanlarımızın köpürmesi başkalarının düşmanlıklarını tetiklememeli. Mantıkilik hisse feda edilmemeli. Hatta mantıkilik iz'an haline getirilmeli." İz'an'a insan fıtratına mal olmuş davranışlar diyebiliriz. O zaman, bu ve benzeri çalışmalarda düşünmeye bile ihtiyaç duymadan bahsedilen duruma göre pozisyon belirlemeli demek istiyor. Kendilerini karşıda gören insanların, grupların, toplumların, milletlerin ve devletlerin hissiyatları, çıkarları nazara alınmalı diyor. Kısacası plan ve projeler yapılırken, empatinin unutulmaması gerektiği tembihatında bulunuyor. Sonra bu gücün yapabileceği şeyleri hesaba katarak; "Bizler maddi sebepler açısından kendini bizlere hasım gören cephenin güç ve kuvveti karşısında kendimizi koruyabilecek bir güce sahip değiliz. Baksanıza, en yakın dairede olanlar bile hiss-i tenafüsle, hiss-i rekabetle hareket ediyor. Bütün bunların altından sıyrılmanın yegâne yolu Allah'ın inayetidir. O'nun inayeti olmazsa bir yere varamayız. Öyleyse O'na sığınmaktan başka çare yok." diyor. 'Pekala hissiyat?' diyeceksiniz benim dediğim gibi. Yaşaran gözlerin, mürde gönüllerin hiç mi yeri yok bu süreçte? Hocaefendi oluşan o hissi ortamı bu sözleri ile kırdığının bilincinde olduğu için ilerleyen dakikalarda sözü tekrar hissiyata getirdi ve dedi ki: "Hissi olmak çok önemli. Çünkü bizi paramparça edenler önce bizim hissiyatımızı, heyecanlarımızı yok etmişler. Aslında onların bize yaptıkları en büyük kötülük belki de bu. Kardeşlik bağlarımızı koparmışlar. Fikir ismetinize dokunmuşlar. Dolayısıyla bunu yeniden ihya etmek çok güzel ama..." Tahmin ettiğiniz gibi ama'dan sonra meseleyi hakikat perdesini gözlerimizin önüne açacak şekilde yine mantıkiliğe, yine akliliğe getirdi: "...ama bunu yaparken meseleyi makuliyet çizgilerinde ele almak lazım. Mantıkiliği yakalamak lazım. Havadan nem kapanlara canım kurban, ya yağmur altında ıslanmayanlara ne demeli?' demiştim bir zamanlar. Aynı şeyi söylüyorum. Şimdi havadan nem kapmak zamanı." Niyazi Mısri dedim; onunla bitiriyorum: "Ey Niyazi katremiz deryaye saldık biz bu gün Katre nice anlaşın ummân olan anlar bizi Halkı koyup lâmekân ilinde menzil tutalı Mısri'ya şol canlara canan olan anlar bizi." [email protected]
<< Önceki Haber İnayeti ilahi ile aşılır ancak Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER