Ahmet Kurucan'dan çok kritik bir uyarı

Siyasette kullanılan dini terimlerin çıkış kaynağı ve amacı hakkında çarpıcı bir yazı.

Ahmet Kurucan'dan çok kritik bir uyarı

Toplumun dini hassasiyeti siyasiler tarafından sürekli söylemleştirilirken bu söylem tarzı birini överken diğerini dövme şeklinde gerçekleşmektedir. Öyle boyutlara gelmiştir ki yer yer karşı tarafa 'kafir' deme hatta yalan ve iftiralarla taarruza kadar ilerlemiştir. Gazeteci yazar Ahmet Kurucan konuyla ilgili 'Tekfir' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte Kurucan'ın o yazısı:


"Bir Müslüman’ı küfre nispet etmek demek tekfir. Daha açık ifadesiyle “sen Müslüman değil, kafirsin” diye itham etmek.

İlk dönemlerden itibaren İslam tarihinden fiilen var olagelen tekfir, sebepleri itibarıyla kelam ilminin ilgi alanına giren teolojik bir mesele. Bu doğru ama eksik bir değerlendirme. Doğru çünkü tekfirin oturduğu fikri zemin iman-amel ilişkisi. Eksik; çünkü iman-amel ilişkisi tartışmalarının altında yatan, devrin siyasi hadiseleri.

Söz konusu siyasi hadiselerin ilki hiç şüphesiz Efendimiz’in (sas) vefatından sonra kimin devlet başkanı olacağı tartışmaları? Bu hadise özellikle Hz. Ali’nin vefatını takiben siyasî, fıkhî, kelâmî görüş ayrılıklarının ana umdesini oluşturmuştur. Mesela, Şia’nın imamet teorisini kabullenmeyen kişilere kafir derken dayandığı delil budur. Şia’ya göre devlet başkanlığı seçimle değil İlahi tayin ile gerçekleşir. Hz. Ali ilk İlahi tayine mazhar kişidir. Sonrasında ise onun suyundan gelen kişiler olmak zorundadır.

İkinci hadise Hz. Ali ile Muaviye arasındaki hilafet tartışmalarına son vermek üzere ortaya atılan hakem formülüdür. Hz. Ali taraftarlarından bir grup, uzlaşmayı gerçekleştirmek üzere yapılan hakem tayinini, “Hüküm sadece Allah’a aittir” ayetini delil göstererek Kur’an’ın hükmünü ret etme olarak yorumlamış ve başta Hz. Ali olmak üzere hakem hadisesini kabullenenlere kafir deyip yeni bir anlayışın çekirdeğini oluşturmuşlardır. Sonraları kendilerine “Hariciler” adı verilecek bu zihniyete sahip grup, tıpkı Şia gibi itikadî bağlamda birçok içtihadî hükme imza atmıştır. İman amel bütünlüğü bu hükümlerin ana omurgasını oluşturur. Bu yaklaşımı merkeze koyan ve genelde nassların zahirinden hareket eden Hariciler, namaz kılmayan, büyük günah işleyen, emanete hıyanet eden, yalan söyleyen herkese kafir demişlerdir.

Örnekler Şia ve Haricilere ait verdiğimiz bu iki örnekle sınırlı değil elbette. En genel tasnif içinde Mutezile, Şia, Hariciler, Mürcie, Cebriye, Müşebbehe ve Ehl-i Sünnet dediğimiz itikadî mezheplerin ortaya çıkışlarının altında bu türlü siyasi hadiseler var. Dolayısıyla kelam ilminin ilgi alanına giren bu mezhepler sadece itikadî görüşleri ile değerlendirmeye alınamaz. Alındığı takdirde ne onların tarihi seyri ne de tek tek itikadî görüşleri doğru bir şekilde anlaşılamaz, anlam verilemez. En basitinden Kur’an mahluktur veya değildir tartışmalarını ele alın. Eğer devrin siyasi hadiselerinden kopuk bir şekilde bu görüşü masaya yatırdığınız zaman varacağınız sonuç kocaman bir hiç olacaktır.

Bu kısa izahtan sonra tekfir meselesine geri dönüp şunu da sormalıyız; sadece siyaset mi? Elbette hayır. Tarihi hadiselere bakıp tekfiri sebep ve sonuçlarıyla bir bütün olarak mütalaa edecek olursak fıkıhtan sosyolojiye, psikolojiden ahlaka uzanan daha geniş bir alanı nazara almak zorundayız. Söz gelimi; fıkıh tekfirin sahih olan ve olmayan gerekçelerini, hukuki bağlamda dünyevi sonuçlarını düzenleyen içtihatlarla, psikoloji ve sosyoloji ise tekfire destek verenlerin meselelere derinlemesine bakıp analitik tahliller yapma kapasitesinden uzak eğitimsiz kişiler ve kitleler olduğu tespitiyle kervana katılır.

Günümüze gelecek olursak, tekfir 70’li yıllarda İslamcı zihniyetin siyaset arenasına girmesi ile siyaset kültürümüzde kendisine yer bulmaya başladı. Merhum bir siyasi parti liderinin “Bize oy vermeyen patates dinindendir” cümleleri, çoklarımızın hafızasındadır. ANAP, DYP hatta AKP’nin geçirdiği 3 genel seçimde kısmen unutulan bu gerçek, AKP’nin son dönem muhaliflerini yok etme uygulamaları ile yeniden gündemimize geldi ve oturdu. Ne yazık ki değişen bir şey yok. Yine aynı noktadayız.

Üzücü olan, bunun tabanda değil tavanda hem de en üst düzeyde yönetici pozisyonunda yerini alan eğitimli insanların konuşmalarında yer alması. AKP’ye oy vermeyi farz-ı ayn mesabesinde görme bunun en son ve en net örneği. Başbakanın o konuşmasında tekfir yok, sadece bir teşbih ve onun üzerinden “Sana diyorum kızım, sen anla gelinim” türünden verilen mesaj var. Yalnız unutmamalı, Bediüzzaman’ın ifadeleriyle “Cehil, mecazı eline alsa hakikat yapar; ilmin elinden cehlin eline düşse mecaz hakikate inkılâp eder ve hurûfâta kapılar açar.”

Kaldı ki bugün bir teşbihle sözü “bize oy vermek farzı ayn’dır” demeye getirenler, yarın “bize oy vermeyen kafirdir” de diyebilir. Tarihe mal olması için buraya yazıyorum; Haziran 2015 genel seçim konuşmaları esnasında hem de en yetkili ağızlardan bunu duyarsanız hiç şaşırmayın. Tabanda zaten duyacaksınız. Zira yukarıda ifade etmeye çalıştığım hakikat tekelcisi zihniyetin söylem bazında varacağı son duraktır burası. Zaten havuzun tetikçi gazetecilerinden birinin AKP’nin seçim stratejisini anlatan yazısında “kutsal dava” demesi bunun bir göstergesi. Hiç endişeniz olmasın, kutsal dava çok yakında ‘kutsal savaş’a dönüşecek. Mücahit iken müteahhit olanlar yeniden mücahit söylemlerine dönecek. Hem de müteahhit eylemlerine ara vermeden."

ZAMAN
<< Önceki Haber Ahmet Kurucan'dan çok kritik bir uyarı Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER