KANDİL DAĞI'NA NEDEN GİTTİN?

Son zamanlarda bu soruya çok sık muhatap oldum:


“Hasan Cemal, Kandil Dağı’na neden gittin?” Birine dedim ki: “O dağlar çok güzelmiş. Barış zamanı ev yapmak üzere şimdiden bakmaya gittim, Kandil’in eteklerinde uygun fiyata arazi var mı diye...” Bir tuhaf baktı yüzüme. Ben de güldüm. Evet, ben niye çıktım dağa? Kimileri, ‘devlet görevi’ dedi. Kimine göre, hükümetten kaynaklanan bir ‘rica’ söz konusuydu. Kimileri gazete köşelerinde CIA, Washington iması yaptı. Kimi ‘vatan haini’ dedi, kimi de ‘şerefsiz...’ Soranlar da çıktı: “Seni Genelkurmay mı korudu?” “PKK’ya nasıl güvendin?” “Korkmadın mı?” 1993 yılı baharında, Suriye’nin kontrolündeki Bekaa Vadisi’ne gidip Öcalan’la yaptığım görüşme bu kadar merak uyandırmamış, bu kadar tepkiye, yankıya yol açmamıştı. Ama benzer sorulara o zaman da muhatap olmuştum. PKK’nın dağdaki bir numarası Murat Karayılan’la görüşmek üzere Kandil’e giderken nelerin yazılıp çizileceğini -ya da başıma nelerin geleceğini- biliyordum tabii. Bizim işler böyledir. Gazetecilik diye bir meslek bulunduğunu, bunun bir heyecanı olduğunu, gazeteci milletinin uzun süre bunsuz yapamayacağını, gazeteciliğin özünü haberciliğin oluşturduğunu herkes bilmez. Bilmek zorunda da değillerdir. Vahim olan şu: Bizim mesleğin adının gazetecilik olduğunu unutanlar ne yazık ki medyada da çoğalıyor. Ama Allah’tan hâlâ gazeteci olanlar var, onlara, yani ‘gazeteci milleti’ne derdimi anlatmama gerek yok. Geleneksel gazeteciliğin önemini ve gücünü biliyor onlar. Neyin ne olduğunu, gazetecilik heyecanının nasıl yaşanacağını gerçek gazetecilere anlatmak gerekmiyor. Bu yazı zaten onlar için değil. Hasan Cemal; Neden gittin Kandil’e? Yanıt çok kısa: Gazeteciyim de ondan gittim. Bu meslek poponun üstünde oturarak yapılmaz da ondan gittim. Kandil’e giderken, ne Ankara’ya, ne Washington’a, ne MİT’e, ne CIA’ya haber verdim. Kimselere söylemedim. Karıma bile... Bir iki kişiye şöyle bir çıtlattım o kadar. Gazeteye de söylemedim. Kuzey Irak’a gideceğim biliniyordu ama Kandil’e çıkma niyetimden haberleri yoktu. Öyleydi, çünkü üç yıl önceki Kandil planım son anda engellenmişti. Gizliliğe riayet şarttı. Her şey Erbil’de ayarlandı. Gerekli telefonlar yapıldı. Ve bir sabah vakti erkenden toplam 17 saat sürecek heyecanlı Kandil seferimiz başladı. Yanımda, Ankara büromuzdan Namık Durukan’la, NTV’nin Erbil’deki Irak temsilcisi Çetiner Çetin vardı. İki genç meslektaşım her şeye tanık oldular. Murat Karayılan yanında üç kişiyle geldi. Dört saat boyunca sadece o ve ben konuştuk. İki taraf da teybe kaydetti. Altını çiziyorum: Karayılan’la hiç baş başa kalmadık. PKK’nın dağdaki bir numarasının Ankara’ya mesajları teybe kaydedildi, ayrıntılı olarak Milliyet’in sayfalarında dört gün boyunca yayınlandı. Kısacası: Gizlisi saklısı olmayan bir görüşmeydi. Daha sohbetin başında da Karayılan’a şunu belirttim: “Her hangi bir yanlış anlamaya meydan vermek istemiyorum. Ankara’dan veya şu ya da bu çevreden Kandil’e bir mesaj getirmiş değilim. Gazeteci kimliğimle buradayım. Kandil’in düşüncelerini, varsa mesajlarını gazeteme yazmak için geldim.” Teyp kullanmayı sevmem. Vakit kaybı gelir bana. Dört gün boyunca gazetedeki köşemde yazdıklarımı dört saat boyunca tuttuğum notlardan yazdım. Bu arada Kandil’den dönüş yolunda, notlarımı Namık ve Çetiner’le karşılaştırdım, bazı düzeltmeler yaptım. Niyetim, Karayılan röportajından sonra Irak’ta kalıp Barzani’yle, sonra Talabani’yle görüşmekti. Bunlar da gerçekleşmek üzereydi. Daha sonra Habur’dan Türkiye’ye geçerek Diyarbakır’da nabız tutacaktım, DTP’lilerle de görüşecektim. Böylece, Kandil-Erbil-Diyarbakır üçgeninde durumun fotoğrafını daha iyi çekmiş olacaktım. Gazeteci olarak isteğim buydu. Ama ummadığım, önceden ihtimal vermediğim bazı gelişmeler gazetecilik heyecanımı biraz örseleyince, gezinin birinci ayağıyla, yani Kandil’le yetinip İstanbul’a döndüm. Telefonlar geldi Ankara’dan... Sonra da Ankara’ya gittim. “Hasan Cemal, sen Kandil Dağı’na neden gittin?” yazısının ikincisi yarına...
<< Önceki Haber KANDİL DAĞI'NA NEDEN GİTTİN? Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER