Yıkık şehrin gözyaşları!


Üstümüzde gökyüzü yerinde duruyor. Altımızda yeryüzü sağlam. Kış geliyor korkumuz yok. Başımızı sokacak evlerimiz ayakta çok şükür. Ama Pakistan öyle değil. Deprem bölgesini ilk gördüğünüzde, bugüne kadar hiç fark etmediğiniz, hayat kriterlerinde hesaba katmadığınız birçok imkanın, ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz. 8 Ekim tarihi Pakistan için hayatla ölümü birbirinden ayıran hattın yarılması anlamına geliyor. 7.6’lık deprem ve sonrasında ortaya çıkan manzara tam bir dram. Kardeş ülkenin Azad Keşmir bölgesi, büyük ölçüde şiddetli sarsıntıyla yok olmuş durumda. Üç büyük şehir, Muzefferabad, Balakot ve Bağ kentlerinde yıkım büyük. İlk anda mübalağa gibi gelebilir. Ama hiç abartısız şehirlerde kullanılabilecek tek bir bina kalmamış. Özellikle de Balakot’da bütün binalar yerle bir. Yıkılanlar sadece binalar da değil. Şiddetli sarsıntı, dağları yerinden oynatmış, adeta öğütüp nehirleri, vadileri doldurmuş. Pakistan depremini basitçe anlatmak gerekirse, en kolay yolu şu. Daha önce yaşadığımız, Büyük Marmara Depremi, Tsunami felaketi ya da herhangi bir afetteki en kötü, en acı, en inanılmaz manzarayı düşünün.. Pakistan işte bu felaket resminin kat kat daha fazlasıyla karşı karşıya. Adına yaşamak denilirse depremzede, acının, açlığın, yokluğun ve korkunun en dayanılmazını yaşıyor. Resmi rakamlara göre deprem yüz bine yakın insanın ölümüne yol açtı. Dile kolay hepsi birer evlat, kardeş, anne ya da baba olan yüz bin insan. Ama resmi makamların ihtiyatlı rakamlarına karşılık, bölgede nefes alıp vermeye devam eden herkes, ölü sayısının çok daha fazla olduğunu söylüyor. Ölüm deprem bölgesinde en alışılmış, en kanıksanmış gerçek. Depremin ilk günlerinde topraktan adeta ölüm fışkırmış gibi. Caddeler, sokaklar, enkaz yığınları hep ceset dolu. Hayatla ölüm çoğu zaman iç içe geçiyor. Bazen bir çocuk, bazen genç bir kadın ya da bir babanın enkazlar arasında fark edilen, toza toprağa karışmış, cansız ele, ayağa, yüze sarıldığını görüyorsunuz. Ağlamak, sadece bu olayı dışarıdan izleyenlerin başarabileceği kadar zor ve lüks deprem bölgesinde. Depremzedenin, kayıplarının yasını tutmaya, ne vakti ne hakkı ne de takati var. Çünkü akla gelebilecek her şeyin yerle bir olduğu şehirlerde, yaşamaya devam etmek, ölmekten çok daha zor. Deprem bölgesinde tek amaç yaşamak ve yaşatmak. İlk hafta bir panik havasında yapılan arama ve kurtarma çalışmalarından, ikinci haftada eser yok. Enkazlar ve altlarındaki binlerce ceset olduğu gibi duruyor. Şehirler ceset kokuyor, ama aldıran yok. Ölülerle uğraşmak, hem hayatta kalan depremzedeler, hem kurtarma ekipleri hem de devlet yöneticileri tarafından sadece zaman kaybı olarak görülüyor. Çünkü dağlık ve dağınık bir alan olan deprem bölgesinde, sarsıntının üzerinden 15 gün geçmesine rağmen hala ulaşılamayan kasabalar, köyler hala bir tentürdiot dökülemeyen yaralılar var. Öyle ki hastane bahçeleri, günlerce bekledikleri yardım ekipleri gelmeyince, yaralılarını sırtlanarak onlarca kilometre, aç susuz yürüyen köylülerle dolup taşıyor. Annesini, babasını ya da çocuğunu tedavi ettirebilmek için çabalayan insanların hali, taşıdıkları yaralılarından farksız. Yaralıların durumu ise içler acısı. En küçük yaralanmalar, ilk günlerde sadece bir pansuman yapılıp sarılmadığı için enfekte olmuş ve kangrene çevirmiş durumda. Ne yazık ki hastanelerde yapılan ameliyatların çoğu, tedavide geç kalındığı için, kurtarılamayan kol, bacak kesme işleminden başka bir işe yaramıyor. Muzefferabad, Balakot ve Bağ’da depremden sağ kurtulanlar çetin bir yaşam mücadelesinin tam ortasındalar. Yemek, içmek, ısınmak ya da temizlenmek gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamalarının imkanı yok. Yağmurdan, ya da soğuktan korunmak için sığınabilecekleri bir çadır, çocuklarına örtebilecekleri bir battaniye bulamıyorlar. Binlerce depremzede geceleri, yaktıkları ateşlerin başında titreyerek geçiriyorlar. Anneler ya da babalar kendileri dondukları halde, belki üç, belki beş çocuğundan geriye kalan tek çocuklarını soğuktan korumak için, üstlerindeki elbiselerini çıkarıp onlara örtüyorlar. Ne acıdır ki, bir çok insan, kendi evinin enkazını bir sığınak olarak kullanıyor. Hem de depremde can veren, ama bir türlü çıkarmaya vakit ve güç bulamadığı yakınlarının cesetleriyle birlikte aynı enkazı paylaşıyorlar. Başka çareleri de yok zaten. Yiyebilmek ve içebilmek tamamen gelen yardımlara bağlı. 8 Ekim’den haftalar sonra bile, tek bir yardım alamayan, tek bir lokma ekmek yiyemeden günlerini geçiren insanlar var. Öyle ki 15 gün sonra, önce helikopter yolculuğu, ardından 13 saat yürünerek ulaşılabilen bir köyde insanların, ağaç yapraklarını yemeye başladıkları görülüyor. Bu bir masal değil, gerçeğin ta kendisi. Pakistan’da depremzedenin yaşadığı dram bu kadarla da kalmıyor maalesef. Depremin üzerinden haftalar geçmesine rağmen manzara bir türlü değişmiyor. Hatta daha da kötüye gidiyor. Çünkü depremde sağ kalan insanları, bütün yokluk, zorluk, imkansızlık ve acılara ek olarak iki tehlike daha bekliyor. Tehlike’nin ilki salgın hastalık. Tifo, difteri ve kolera gibi hastalıklara karşı bir çok depremzede aşılandı. Ancak aşıları yapan sağlık ekipleri bile, aşıların bir salgını önleyebileceğine inanmıyor. Enkazların altında hala cesetlerin olması, dezenfekte için kireç bile bulunamaması, insanların suyla bile temizlenme imkanlarının olmaması tehlikeyi körüklüyor. Diğer tehlike ise kapıdaki kış. Bugün deprem felaketini yaşayan bölgede, normal zamanlarda bile, şiddetli soğuklar yüzünden günde 10’a yakın insanın donarak öldüğü söyleniyor. Şimdi ise, depremzede sığınabilecek bir çadır bir battaniye bile bulamıyor. 3 milyon insan tamamen kışa karşı korumasız. Kendilerine biçtikleri bir son var. Duyunca, şimdilik geceleri donduran soğuğa inat, iç yakıyor. Söyledikleri şey şu: “Yarımız depremde öldü, geri kalanın da yarısı salgın hastalıkta ölecek. Kışa kadar sağ kalabilenlerse ihtimal ki kışın soğuktan donarak ölüp gidecekler.” Ne yazık ki Pakistan’a yapılan yardımlar şu ana kadar onların kendilerine biçtiği bu sonu değiştirecek boyutta değil.
<< Önceki Haber Yıkık şehrin gözyaşları! Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:
ÖNE ÇIKAN HABERLER