Hicret yolundan umre ve Mirac'a


Hicret, Mekke'den Medine'ye doğru gerçekleşmişti. Bizler, yine Hicret yolundan ama bu defa Medine'den Mekke'ye doğru yol alıyoruz. Tabii ki aynı şartlarda değil. Tabii ki aynı muhteva içinde değil. Ama 2011 yılında Hicret'i konuşarak, "Rasulullah Efendimiz'in Hicreti ile bugünler arasında nasıl bağlantılar kurulabilir"i konuşarak. Bizler, Mekke'ye, Allah'ın yeryüzünde kurulan ilk evini barındıran bu şehre, Mirac'ın iklimiyle buluşmak üzere gelmekteyiz. O Mirac ki, Rasulullah Efendimiz'in, Mekke'de, "İslam" dediği için karşı karşıya kaldığı zulümden bir nefesçik de olsa kurtulmak için Rabbin ikram ettiği bir "Yücelikler hicreti" idi ve Medine'ye Hicret ile Mirac arasında böyle, Rasulullah'ın şahsında İslam'ın aldığı nefes vardı. Yol boyunca konuşmalar oldu. Bendenizden rica edildi ben konuştum, İskender Pala Hoca'dan rica edildi o konuştu ve Selman Kuzu Bey'den rica edildi o konuştu. Bendeniz, Hicret'in "İslam için özgürce yaşanacak alan arama" mahiyeti üzerinde durdum, insanın içinde, inandıklarını özgürce yaşama iradesinin bulunmasının bir Hicret duygusu taşımak anlamına geldiğini ifade ettim. Rasulullah Efendimiz'le ilişkimizi, O'nun yaşadığı "Müslümanlık kıvamı"na yaklaşma niteliğine büründürmek gerektiğini, Medine buluşmalarının bunu sağlaması ölçüsünde değerli olacağını söyledim. Ve umre gibi, hac gibi, oruç gibi, namaz gibi vakitli ibadetlerin, sadece kendi ifa edildikleri vakitteki derinliğiyle kalmaması, bütün bir hayatı ibadet ruhu içinde yaşamaya yöneltmesi gerektiğini söyledim. Bunlar, benim her zamanki düşüncelerim. İskender Pala Hoca, aşklarımızı sorgulama babında, "Rasulullah'a aşk" üzerinde durdu, bu noktada bizim millet olarak gönül dünyamızın nasıl derinlikler taşıdığından bahsetti ve Hakani Mehmet Bey'in Na'ti'nin hikâyesini anlattı. O aşktaki derinliği anlamanız için hikâyeyi ondan bizzat dinlemeniz gerekir. İskender Pala Hoca, bu konuda bir derya. Aşk deyin, hele Peygamber aşkı deyin, konuşsun. Mest olursunuz. Hakani Mehmet Bey'in nat'ini, hikâyesini dinledikten sonra okursanız, eminim bir başka tat alacaksınız. Sadece şunu söyleyeyim: Hakani Mehmet Bey, Padişah'ın na't için vereceği hediyeyi, "Aşkımın karşılığını ahirette almak istiyorum" diyerek kabul etmiyor. Selman Kuzu Bey, tam da Mekke'ye girerken, Mekke'yi, Kabe'yi, Mirac'ı, Kur'an'da bunlarla gönül ilişkimizin hangi boyutta olması gerektiğine dair ayetleri öylesine güzel ve muhtevalı anlattı ki, kendim dahil herkesin çok istifade ettiğinden eminim. Selman Bey'in izahları, arada bir bina kalıncaya kadar görünemeyecek ölçüde kuşatılmış olan Harem-i Şerif'in beş altı yüz metre uzağındaki otelimize kadar devam etti. Otelimizden de görünmüyordu Harem. Oysa 10 kilometre uzaktan, Faruk Mercan Bey, Zemzem Tower'ın tepesindeki saat kulesini görmüştü. Evet, Zemzem Tower her yerden görülüyordu, neredeyse Mekke'nin sembolü (!) halinde. Açık söylüyorum, Harem-i Şerif'i şimdi göreceğim, az sonra göreceğim diye kıvranan ben, acı duydum. Bizim Mirac kutlamamız, umre oldu. Medine'den gelenlerin mikat mahalli olan Zülhuleyfe'de ihram namazımızı kılıp yola düşmüştük, geldik her zaman olağanüstülük içindeki Harem-i Şerif yine insanlarla kucaklaşmıştı. Onların içine daldık. Kabe'nin etrafında, kalp nakışlarımızı işleye işleye döndük, Sa'yde iç hicretimizi yapmak için yürüdük, yürüdük... Bana bir arkadaşım, "Miracını yaptın mı" diye sorar dururdu bir zamanlar... Ben de "Mirac kim biz kim" derdim, "O yolda olalım yeter" diye tamamlardım sözümü. Belki de Hicret'le, umre ile, namaz ile hep o Mirac'a doğru yürümek istemekteyiz. Kulağımız Türkiye'de. Buralardan, İslam dünyasının kalbinden bakıldığında, daha problemsiz bir Türkiye'nin sevildiğini belirtmeliyim.
<< Önceki Haber Hicret yolundan umre ve Mirac'a Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:  
ÖNE ÇIKAN HABERLER