Gazetecilere 'ders' diye okutulacak yazı!

Zaman Yazarı Nuriye Akman, tedavi gördüğü hastanede vefat eden gazeteci yazar Mehmet Ali Birand ile ilgili anılarını köşesine taşıdı...

Gazetecilere 'ders' diye okutulacak yazı!

İşte Zaman yazarı Nuriye Akman'ın bugünkü köşe yazısı...


Mehmet Ali Birand’ın öldüğü haberini perşembe sabahı duyduğumda bütün hücrelerimle “Allah rahmet eylesin” deyip ruhuna bir Fatiha yolladım. Yaradan’ın kendisine merhametle muamele etmesini öyle istedim ki, duamı defalarca tekrar etmekten kendimi alamadım.

Dost değildik, rahle-i tedrisinden  geçmediğim gibi, ortak pek az anımız vardı. Bazı insanları sevdiğinizi anlamanız için ölmesi gerekiyor.

Öğleye doğru hüznüme bir mahcubiyet duygusu eşlik etmeye başlamıştı. Hafızamdaki üç karenin ilkinde ikimiz de Sabah Gazetesi mensubuyuz. 1996 yılı olmalı. Ben Ankara’dayım, o İstanbul’da. Büromuza her gelişinde onu hayranlıkla izliyorum. Çünkü insanı ezmeyen bir karizması var. Neşeli ve sevecen. Bir defasında siyasilerden biriyle görüşmeye giderken bana dedi ki “Nuriye, bana birkaç baharatlı soru versene.” Gazeteci milletinin “her şeyi bilirim” edasıyla burnundan kıl aldırmayan kibrine alışık olduğumdan çok şaşırmıştım. Birand kapasitesinde, dört başı mamur bir gazeteci benim gibi becerisi sadece röportajla sınırlı olan meslektaşından yardım isteyebiliyor. “Estağfirullah” demiştim, “ne haddime!” Israr edince, “Acaba beğenir mi beğenmez mi” korkusuyla baharat depomu açmıştım. Konu neydi, konuk kimdi unutmuşum.

İkinci karede İstanbul’dayım. Sanırım 2004’tü. Skyturk için Empati programını yapıyorum. Konuklarımı, bir film sahnesindeki kahramanın ağzından konuşmaya ve kendilerini bir nesnenin yerine koymaya zorluyor, gözlerini bağlayıp ellerine az bilinen bir yiyecek verip kokusu ve tadından ne olduğunu tahmin etmelerini istiyorum. Özetle soyut düzlemde iç dünyalarına girip, bilinçaltlarını okuyorum. Birand da konuklarımdan biri.

Hayatı boyunca somut olaylarla haşır neşir olmuş bir gazeteci olarak zorlanacağını sanıyorum. Fakat inanılmaz bir performans çıkarıyor. Büyük bir keyifle oynuyor rolünü. Ne yazık ki hangi filmi ve nesneyi seçtiğimi ve onların ağzından neler söylediğini hatırlamıyorum, tattığı  yiyeceği tanıyıp tanımadığını da. Çünkü çekimden sonra çok acayip bir şey oldu.

Yönetmenimiz programın bandını kaybetti. Yer yarılsın beni içine çeksin! Ben şimdi bunu Birand’a nasıl bildireceğim: “Sizi yayınlayamıyoruz çünkü bandınız yok ortada.” Bant aslında çalınmıştı. Çalan içerden biriydi, yönetmene garezi vardı ama bunu açıklayamazdık.

Hiçbir dahlim olmadığı halde o gün Birand’ın gözünden düştüğümü hissettim. Gerçi Serdar Akinan durumu kendisine telefonla bildirdiğinde “Olur böyle şeyler. Ben de Arafat’la röportaj yaparken kameraya kaset koymamışım.” demişti ama sonra kendisiyle karşılaştığımda yüzündeki “Olur mu öyle şey Nuriye!” ifadesini unutamıyorum. Belki de mahcubiyetimden abartıyorumdur, çünkü yaralayıcı bir söz sarf etmemişti bana. Ne dese haklı olurdu aslında. Belki de olayın acısından korunmak için programın içeriğini de o an beynimden silmişim. Sadece ben mi, Birand’ın ölüm haberini aldığımda konuştuğum asistanım ve yönetmenim de hiçbir şey hatırlamıyordu.

İki ay önce kitap fuarında yan yana kitaplarımızı imzaladık. Onun müşterisi çoktu, bense tenhalardaydım. Sadece merhabalaştık. “Hayırlı olsun kitabınız” dedim. Ama ne muhabbet ettik ne de kitaplarımızı değiş tokuş. O tatsız hadisenin utancı yeniden hortladı içimde. Çocukça bir umutla bir ara bana dönüp “Sen neler yazdın bakalım” demesini bekliyordum. Demedi.

Akşam üzeri Birand’ın ölümü kesinleştiğinde, “Gazeteci her haberi yapıyor da kendi ölümünü haberleştiremiyor” diye düşündüm. Sonra iki Fatiha daha yollayıp hakkında söylenenlere kulak kabarttım. İnsanların acısını bütün kalbimle paylaşsam da ölüm algımızdaki klişelere takılmaktan kendimi alamıyordum:

Klişe bir: “Ölüm ona yakışmadı!”  Kayıplarımıza üzülürüz ama ölüm yakışıksız bir şey olmadığı gibi herkese de çok yakışır. Çünkü canımızı vermenin karşılığında sonsuz hayatı alırız. Bir kez ölünce ölümsüz oluruz artık.

Klişe iki: “Öleceği hiç aklıma gelmezdi!” Neden ki? Oysa hiç aklından çıkarmaman gerekir. Bir gazeteci büyüğümüz “Hiç ölmeyecek gibi yaşamaya mecburuz” diyordu. Bozuk bir teraziydi bu, hayatı tartamayan... Öteki kefesinde “Yarın ölecekmiş gibi yaşamalıyız” olmalıydı.

Klişe üç: “Onu hiç unutmayacağız!” Yalanın dikalâsı! Bir iki üzüleceksiniz, sonra günlük işlerinize dalacaksınız. Yavaş yavaş silinecek hafızanızdan. Gitgide daha az hatırlayacaksınız.

Klişe dört: “Hayatını kaybetti.” Nereden biliyorsunuz? Biz onu kaybetmiş olabiliriz ama o bir şey kaybetti mi gerçekten? Acaba ölüm haberini “Başka bir hayata gitti” diye veremez miyiz?

Klişe beş: “Her ölüm erkendir!” Kadere inananlar için klişelerin en büyüğü. Sanki levh-i mahfuzda her anımız kayıtlı değil! Her ölüm tam zamanında olur, ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra gelir ölüm meleği. O da bizim gibi emir kuludur çünkü.

Birand denince aklıma gelen üç kelimeyi sorsalar, “Hırs, sahicilik ve güleryüz” derim. Fakat her ölümün aynasında biraz da kendimizi seyrederiz. Onu sonsuzluğa uğurlarken hırsın hiçbir türüne yakın durmadığımı fark ettim. Gazeteciler aslında yaptıkları haberlerle yaralanıyorlar. Taşınamayacak kadar çok bilgiye maruz kalıyorlar çünkü. Hayatın hakiki manası zihnimde hep canlı kalsın diye, biriktirdiklerimi unutuşun dipsiz kuyusuna atıyorum artık. Dünyayla arama filtreler koyuyorum... 


<< Önceki Haber Gazetecilere 'ders' diye okutulacak yazı! Sonraki Haber >>

Haber Etiketleri:  
ÖNE ÇIKAN HABERLER